Dr. Ali Şeriati

18 Ekim 2012, 14:46
Dr. Ali Şeriati
“Kürdistan medeniyetin beşiğidir ve bugünkü çağdaş dünya medeniyetinin başlangıcı da Kürtler’e dayanır. Günümüz çağdaş Batı medeniyeti Yunan medeniyetinden doğmuştur ama Yunan medeniyetini kuranlar Kürtler’dir ve Mezopotamya’ya, Dicle ve Fırat arasına dayanır.
Yunan medeniyeti, Kürdistan’dan Yunanistan’a hîcret eden Kürtler’in kurduğu bir medeniyettir. Kürtler’in Yunanistan’a gitmeleri ile başlamıştır. Hepsinden önemlisi ve açıkçası ‘Çağdaş Amerikan Medeniyeti’dir. Çok ilginçtir ki, Batı, hiçbir zaman Dicle ve Fırat arasındaki yöreden bahsetmiyor, Behr’un- Nehreyn’den sözetmiyor. Çünkü bundan sözederse geliştirdiği bütün teoriler boşa çıkacaktır. Oysa bütüncül bir gelişme seyri vardır. Daha önce dediğimiz gibi, Yunan medeniyetinin kaynağı Kürtler’e dayanır. Kürtler iki nehir (Dicle ve Fırat) arasında yaşamaktadır. Mezopotamya, dünyanın kültür, medeniyet ve felsefe merkezidir. Riyazî bilimlerin ilk gelişme gösterdiği yer bu iki nehir arası bölgedir.”

Dr. Ali Şeriatî (rh. a.)
   İslam dünyasının 20. yy’da yetiştirdiği en büyük düşünür ve entellektüel, hiç kuşkusuz, fikirleri ve eserleriyle İslamî düşünce dünyasında bir çığır açan, düşünsel bir devrim gerçekleştiren Dr. Ali Şeriatî (ﻋﻟﻰ ﺸﺮﻴﻌﺘﻰ)’dir.
     1933 yılında doğup henüz gencecikyaşta, 1977 yılında şehîd edilen ve sadece 44 yıl yaşadığı halde, bu kısacık ömre binlerce yıllık bir birikim ve okyanuslar derinliğinde bir ufuk sığdıran ruşenfikr bir insan olan Ali Şeriatî hakkında, ölümünden bu yana dünyanın farklı ülkelerinde onlarca kitap yazıldı, yüzlerce konferans / panel düzenlendi, binlerce makale kaleme alındı. Öyle ki, hakkında yazılan yazıların ve verilen konferansların sayısı, hayatteyken kendisinin yazdığı yazıları ve verdiği konferanları sayıca aştı.
     Farklı coğrafya, kavim ve mezhepten Müslüman bireylerin (bu fâkir kardeşiniz dahil olmak üzere) düşünsel kimliğinin ve ideolojik kişiliğinin oluşmasına vesile olan Dr. Ali Şeriatî hakkında, bugüne dek yapılmış olanların bir iki katı daha yapılsa, öyle sanıyorum ki yine de yetersiz olacaktır.
     İran Seyahatnamesi içinde kaleme aldığımız1979 İslam Devrimi1987 Mekke Hacc Katliâmı1988 Halepçe Katliâmı2010 Mavi Marmara Hadisesi2011 Tunus ve Mısır Yasemin Devrimleri ve 2012 – 13 Arap Baharı Hadiseleri ile İmam HumeynîBurhaneddin RabbanîHalid İslambolîAyetullâh Mahmud TaleganîDr. Muhammed Hüseynî Beheştî,Dr. Mustafa ÇemranMuhamed Ali Recaî veCevad Bahoner biyografilerinden sonra, şu anda okumakta olduğunuz bu bölümde de Dr. Ali Şeriatî’nin biyografisini yazacağız.
     Böylesine büyük bir fikir adamını benim gibi aciz bir insan anlatabilir mi, emin değilim doğrusu.
     Cahiller cesaretli olurmuş; deneyeceğim...
     Ali Şeriatî (ﻋﻟﻰ ﺸﺮﻴﻌﺘﻰ), miladî 23 Kasım 1933(= İranî takvime göre 2 Âzer 1312) tarihinde, İran’ın kuzeydoğu toprakları olan Rezevî Xorasan (ﺨﺭﺍﺴﺎﻥ ﺭﻀﻭﻯ) vilayetinin Sebzevar(ﺴﺒﺰﻭﺍﺭ) ilçesine bağlı Mezınan (ﻤﺰﻴﻨﺎﻥ) nâhiyesinin 124 haneli Kahek (ﮐﺎﻫﮏ) köyünde doğdu. Doğduğu köy, toprağının kuraklığı ile meşhur bir çöl yerleşkesidir.
     Varlıklı bir ailede gözlerini dünyaya açan Ali’nin babası, çağdaş bir millîyetçi olanMuhammed Taki Şeriatî (ﻤﺤﻤﺪ ﺘﻘﻰ ﺸﺮﻴﻌﺘﻰ), annesi ise Zehrâ Eminî (ﺰﻫﺮﺍ ﻤﻴﻨﻰ)’dir. Annesi, küçük toprak sahibi bir ailenin kızıydı.
     Ali Şeriatî’nin babası ise öğretmendi. Rıza Şâh Pehlevî (ﺮﻀﺎ ﺸﺎﻩ ﭙﻬﻠﻮﻯ) tarafından 1935 yılında başlatılan “yeniden yapılandırma” sürecinde dönemin Millî Eğitim Bakanlığı’nda çalışmaya başlar, Ali henüz 2 yaşındayken.
     Minik Ali 7 yaşına geldiğinde, Meşhed’deki İbn Yemin İlkokulu’nda okul hayatına adım atar, 1939. Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Ali, ülkenin daha aşağı sınıflarından olan yoksul insanlarıyla, öğrencilik yıllarında tanışır. Yoksul kesimlere olan ilgisi ve Kapitalizm’e karşı duyduğu nefret, daha o yıllarda içinde yeşermeye başlar.
     Küçük Ali, henüz ilkokul öğrencisiyken, bir ara ülkedeki siyasî olaylardan dolayı okulu bırakmak zorunda kalır ve köyüne döner. Bu devreyi ailesi, Ali’yi  köyde medreseye göndererek değerlendirte­cektir. Böylece Ali, daha o küçük yaşta medrese öğrenimi ile de tanışır.
     8 yaşındaki Ali’nin öğretmen babası Muhammed Taki Şeriatî, 2 Ekim 1941 tarihindeİran Komünist Partisi olan ve kısaca “Tudeh”olarak bilinen “İran Kitleler Partisi” (Fars. ﺤﺰﺐ ﺘﻮﺪﻩ ﺍﻴﺮﺍﻦ [Hizbê Tudeh İran]) kurulunca, bu parti ile ilişkiye girer. Bu gelişme küçük Ali’nin siyasetle ilgilenmeye başlamasının bir nevî başlangıcı olur. Ancak daha sonraları Ali’nin babası Tudeh ile anlaşmazlıklara düşer ve bu partiye karşı fikirsel bağlamda mücadeleye koyulur.
     Ali’nin babası daha sonra “Millî Cephe” lideri Dr. Muhammed Musaddıq (ﻤﺤﻤﺪ ﻤﺼﺘﻴﻖ)’ın sürdürdüğü Milli Hareket’e katılır. Rezevî Xorasan il merkezi olan Meşhed (ﻤﺸﻬﺪ) şehrinde 1947 yılında açılan 1953 yılında patlak veren “İran petrolünün millîleştirilmesi”hareketinde de aktif rol oynayan “İslamî Hakikatleri Yayma Merkezi” (Fars. ﻤﺮﮑﺰ ﺍﻨﺘﺸﺎﺮ ﺤﻘﻴﻘﺎﺖ ﺴﻼﻤﻰ  [Merkezê İntişarê Heqiqatê İslamî]) adlı okulda öğretmenlik yapar.
     Ali Şeriatî’nin özellikle ilk ve ortaokul süresince derslerine fazla önem vermeyen, geceleri sabahlara kadar kitaplar okuyan ve okul ödevlerini ihmal eden bir yapısı vardır. Daha ortaokulda ikenMevlânâ Celaleddîn-i Rumî (ﻤﻮﻻﻨﺎ ﺠﻼﻞﺍﻠﺪﻴﻦ ﺮﻮﻤﻰ)’in “Mesnevî”si ile tanışır, ardından bunuHallac-ı Mansur (ﺤﻼﺝ ﻤﻨﺼﻮﺮ) ve Cüneyd-i Bağdadî (ﺠﻨﻴﺪ ﺑﻐﺪﺍﺪﻯ) gibi irfan yolcuları takip eder.
     13 yaşındayken Ali Şeriatî, 1946 yılındaMeşhed Firdevsî Lisesi (Fars. ﺪﺑﻴﺮﺴﺘﺎﻦ ﻔﺮﺪﻮﺴﻰ ﻤﺸﻬﺪ [Dıbiristanê Ferdovsî Meşhed])’ne kaydolur. İki yıl sonra, 1948’de de, babasının öğretmenlik yaptığı İslamî Hakikatleri Yayma Merkezi’ne girer. Ondan da iki yıl sonra, 1950 yılında Meşhed Öğretmen Okulu’na başlar.
     Lise döneminde Ali Şeriatî artık, felsefe ve irfan konularına odaklanmış haldedir. Kendisi bu halini sonraki yıllarda anlatırken, “Bu dönemde beynim felsefe ile genişliyor, kalbim irfan ile dağlanıyordu” sözleriyle ifade edecektir.
     Meşhed Öğretmen Okulu’nda okuduğu yıllarda Ali Şeriatî, toplumun “daha az ayrıcalıklı” ekonomik sınıflardan olan genç insanlar ile dostluklar kurar ve o dönemde İran'da var olan yoksulluğu, fâkirliği daha iyi anlamaya başlar. Aynı zamanda bu dönemde, Batı felsefi ve siyasî düşüncesi ile tanışır. Sürekli okuyarak ve araştırarak, modern sosyoloji ve felsefenin bakış açıları ile geleneksel İslamî ilkeler aracılığıyla ve bunları beyninde harmanlayarak Müslüman toplumların karşılaştığı siyasî, sosyal, ekonomik, kültürel ve ekolojik sorunlara çözüm bulmak için kafa yorar. Başta Cemaleddîn Afganî (ﺠﻤﺎﻞﺍﻠﺪﻴﻦ ﺍﻻﻔﻐﺎﻨﻰ), Muhammed İkbâl (ﻤﺤﻤﺪ ﺍﻘﺑﺎﻞ), Sigmund Freud ve Alexis Carrel olmak üzere, pekçok Doğulu ve Batılı düşünürlerin eserlerini okuyup fikirlerini öğrenmeye çalışır.
     Ali Şeriatî ayrıca o dönemde, henüz lise öğrencisiyken, Meşhed’de yayınlanan bir günlük yerel gazetede makaleler kaleme alarak yazarlığa ilk adımını atar. Yine bu yıllarda kurulan İslam Öğrencileri Teşkilâtı (Fars. ﺴﺎﺰﻤﺎﻦ ﺪﺍﻨﺸﺠﻮﻴﺎﻦ ﺍﺴﻼﻤﻰ[Sazmanê Danişcûyanê İslamî]) adlı öğrenci hareketine üye olur.
     1952 yılında Ali Şeriatî, henü 19 yaşındayken“öğretmen” olur. Babasının yolundadır artık, O da. Babası gibi öğretmendir. Meşhed Kültür Dairesi (Fars. ﻭﺯﺍﺮﺖ ﻔﺮﻫﻨﮓ ﻤﺸﻬﺪ [Wezaretê Ferhengê Meşhed])’nde çalışmaya başlayan genç öğretmen Ali Şeriatî, ilk öğretmenliğini, köylerde yapar. Kısa bir zaman sonra katıldığı hükûmet aleyhindeki bir sokak gösterisi nedeniyle tutuklanır ve kısa bir süre tutuklu kalır. Demir parmaklıklarla, ilk tanışmasıdır bu, 1952.
     Bu kısa tutukluluk, Ali Şeriatî’yi toplumsal olaylara daha duyarlı hale getirir ve kişisel olarak O’nun hayatında bir “kırılma noktası” kabul edilebilir. Bu sosyal kargaşa ortamının içinde, hayatının bundan sonrasına etkileyeceği isimlerden biri olan Cevdet Seher (ﺠﻮﺪﺖ ﺴﻬﺮ)’den “Ebû Zerr-i Ğifarî” adlı eseri, babasının teşviki ve gözetimi altında, Arapça’dan Farsça’ya tercüme eder.Peygamber Efendimiz (saw)’in ilk sahabelerinden, İmam Ali (as)’nin yoldaşı Ebû Zerr, adetâ kendisi için yıllar evvelinde kalmış yitiğidir. Ali Şeriatî’nin ilerleyen yıllardaki birçok söylevsel çıkış noktalarına referans olarak Ebû Zerr’i kullandığı görülecektir.
     Hapisten çıktıktan sonra, İran’ın kuzeybatıındaki Doğu Azerbaycan (Fars. ﺁﺬﺭﺑﺎﻴﺠﺎﻥ ﺸﺮﻘﻰ[Azerbaycanê Şerqî]) vilayetinin Bostanâbâd (ﺑﺴﺘﺎﻥﺁﺑﺎﺪ) ilçesine bağlı Tikmedaş(ﺘﻴﮑﻤﻪﺪﺍﺶ) nahiyesinin Abbasê Ğerbî (ﻋﺑﺎﺲ ﻏﺮﺑﻰ) köyünün 141 haneli Ahmedâbâd (ﺍﺤﻤﺪﺁﺑﺎﺪ) mezrâsında bir süre ilkokul öğretmenliği yapar.
     1954 yılında, 21 yaşındayken “edebiyat diploması” alır, Ali Şeriatî.
     1955 yılında Meşhed Edebiyat Fakültesi (Fars. ﺪﺍﻨﺸﮑﺪﻩ ﻫﻨﺮ ﻤﺸﻬﺪ[Danîşkedê Hûner Meşhed]) kurulur ve bu ünivesitenin ilk öğrencilerinden biri de Ali Şeriati’dir. Hem öğretmenliği hemde Edebiyat Fakültesi’nde öğrenciliği beraber sürdürür. Bu arada daha – sonraları ilkokullarda uzunca bir süre “ders kitabı” olarak kullanılacak olan – “Dînî Ahlâk Eğitimi” adlı kitabını kaleme alır ve kitap, 1956’da yayımlanır. Aynı süreç içinde kaleme aldığı “Mekteb-i Vasıtâ” ve “Ebû Zer” adlı kitaplarını da yayımlar. Artık sayısı düzineleri bulacak olan yazın hayatına ciddî olarak başlayan bir Ali Şeriati vardır.
     Ali Şeriatî bu dönemde, eşzamanlı olarak radyo programları yapmaktadır. Şiir yazmaya yönelir.
     1950’li yıllardaki Edebiyat Fakültesiöğrenciliği zamanındaki bir diğer çok önemli olay da, aynı üniversitede okuyan ve sonradan evlenip hayatını birleştirecek olanBibi Fatımâ Puran Şeriatî (ﺑﻰﺑﻰ ﻔﺎﻄﻤﻪ ﭙﻮﺮﺍﻦ ﺸﺮﻴﻌﺘﻰ) ile tanışmasıdır. Gönlünü Puran’a kaptıran genç Ali, böylece üniversitede okurken “aşk” duygusuyla da tanışır. Puran’ın ağabeyi, Şâh rejimi tarafından şehîd edilmiştir.
     Ali ile sonradan evleneceği Puran’ın tanışması da ilginçtir: Puran, okumak için bazı kitaplar aramaktadır. Aradığı kitapların Ali isminde bir öğrencide bulunabilceeği bilgisi, arkadaşları tarafından kendisine iletilir. Bunun üzerine Puran, aradığı kitaplara ulaşmak için Ali’yle tanışmak ister. Bir dönem arkadaşlık ederler; ardından, tabiî bizim Ali “abayı yakmıştır”, dayanamayıp duygularını Puran’a açıklar ve evlenme teklif eder. Ancak Puran açık, ailesi de son derece modern ve serbest, Ali’nin ailesi de görece daha dîndar ve kapalı olduğu için Puran Ali’nin evlilik teklifine “Hayır” cevabını verir. Fakat Ali aşkından vazgeçmez ve tam ikibuçuk yıl uğraştıktan sonra her iki aile de ikna edilir. Evlilik gerçekleşir, 1958. Ancak Ali Şeriatî’nin ailesi, örtüsüz bir kızı gelin aldıkları için akraba çevreleri tarafından çok eleştirilir.
     O yıllarda İran, oldukça çalkantılı bir süreçten geçiyordu... Anayasanın değiştirilmesi ve Şâh’ın mutlak yetkilerle donatılması amacıyla bir kurucular meclisinin oluşturulmaya başlandığı günlerdeAyetullâh-i Uzmâ Seyyîd Hüseyin Tabatabaî Burucerdî (ﺍﻴﺖﷲ ﺍﻠﻌﻈﻤﻰ ﺴﻴﺪ ﺤﺴﻴﻦ ﻄﺑﺎﻄﺑﺎﻴﻰ ﺑﺭﻮﺠﺮﺪﻯ)’nin bu gelişmelere olumlu baktığı, hatta bazı üst düzey yetkililerle bu konuda müşaverelere katıldığı yolunda bir söylentinin yayılması, talebesiAyetullâh-i Uzmâ İmam Seyyîd Rûhullâh Mustafawî Musewî Xomeynî (ﺁﻴﺖﷲ ﺍﻠﻌﻇﻤﺎ ﺍﻤﺎﻡ ﺴﻴﺪ ﺮﻮﺡﷲ ﻤﺼﻄﻔﻮﻯ ﻤﻮﺴﻮﻯ ﺨﻤﻴﻨﻰ)’yi fevkalade üzmüş ve karşılıklı görüşmelerde gerekli uyarılarda bulunmanın yanısıra o dönemin önde gelen bazı müçtehîd ve diğer dîn adamlarıyla birlikte hocası Ayetullâh Burucerdî’ye açık bir mektup yazarak son günlerde ortalıkta dolaşan bu söylenti konusunda gerçeği açıklayıp açıkça tavır koymasını istemiştir. Bu açık mektuba Ayetullâh Burucerdî cevap verecek ve sözkonusu anayasa değişikliğine olumlu baktığı yolundaki söylentileri yalanlayacaktı. Bu açıklamanın yapıldığı günlerde Lübnan’da sürgünde bulunanAyetullâh Seyyîd Ebû’l- Qasım Mustafawî Kaşanî (ﺍﻴﺖﷲ ﺴﻴﺪ ﺍﺑﻮﻠﻘﺎﺴﻡ ﻤﺼﻄﻔﻮﻯ ﮐﺎﺸﺎﻧﻰ) de oradan yayınladığı bir bildiride Şâh’ın bu yeni kararlarından caydırılması gerektiğini vurgulamakta ve böyle bir girişime ciddîyetle karşı durulması gerektiğini hatırlatmaktaydı. (İmam Humeynî’nin ilim ve mücadele dolu biyografisi için bkz. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 19; örnek şahsiyeti, ahlâkı ve aile yaşamı için bkz. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 17)

     Meclisin 16. dönem seçimlerinde Ayetullâh Kaşanî, Tahran halkının oyunu alarak “milletvekilliği” kazanır. Mücadeleci ve mücahîd bir âlim olan Ayetullâh Kaşanî liderliğindeki ulemâ kanadının “Millî Cephe” kanadıyla ittifakta bulunup ortak bir siyaset izlemesi, siyasî terazi kefesinin “İran petrolünün millîleştirilmesinden yana olanlar” lehine değişmesini sağlamış ve böylece Şâh, hem mecliste hem de kamuoyunda büyük bir yenilgi almıştı. Bu arada Ayetullâh Kaşanî’nin desteklediği “Fedâîyanê İslam” (= İslam Fedâîleri) örgütü, Şâh’ın paravan ve kukla hükûmetlerine ağır ve ürkütücü darbeler indiren muazzam operasyonlarda bulunuyor ve bu desteklerin gölgesinde yürüyen “Millî Cephe” lideri Dr. Muhammed Musaddıq (ﻤﺤﻤﺪ ﻤﺼﺘﻴﻖ), nihayet “başbakanlık” koltuğuna oturmayı başarıyordu. Hem üniversite öğrencisi ve hem de köy öğretmeni olan Ali Şeriatî de, Dr. Musaddıq’ın başını çektiği “Millî Cephe”nin bir üyesi olmuştu.
     Çok geçmeden Tahran, halkın toplu kıyâmına şahîd olur. Artık İran halkı niceden beridir yüreğinde taşıdığı emellerinden birine kavuşmuş ve İngiltere tarafından hortumlanan İran petrolleri “millîleştirilmişti”. Ne var ki çok geçmeden Dr. Musaddıq – Ayetullâh Kaşanî koalisyonunda ciddî rahatsızlıklar görülmeye başlanır. “İslam Fedâîleri”, Ayetullâh Kaşanî ve Dr. Musaddıq’la kurmay politikacıları arasındaki ihtilâflar, bu grupları karşı karşıya getirecek noktaya ulaşmakta gecikmez. Ayetullâh Kaşanî, “petrolün millîleştirilmesine” karşılık İngiltere’ye tazminat ödenmesine ısrarla karşı çıkmakta ve “Asıl, İran’ın petrolünü 50 yıldır hortumlayıp yağmalamakta olan İngiltere’nin bize tazminat ödemesi gerekir” diyerek onurlu ve erdemli bir tavır sergilemektedir. Bu nedenle Ayetullâh Kaşanî, Dr. Musaddıq’ı tehditkâr bir dille uyarmış ve bu konuda zerrece taviz vermemesini, hiçbir görüşme ve müzakereye katılmamasını istemiştir.
     Diğer taraftan Dr. Musaddıq, İngiltere’nin yerini ABD’ye bırakmaya ve İran petrolleriyle diğer ekonomik ve sınaî dallarda işlerin Amerikan şirketlerine devredilmesini sağlamaya çalışıyordu ki, Ayetullâh Kaşanî buna da kesinlikle karşı çıkıyordu.
     Şâh ve saray erkanı, daha önceki dönemlerden çok farklı bir şekilde ve kelimenin tam anlamıyla Amerika’nın emrine girmiş, bu devletin “tasmalı uşağı” haline gelmişlerdi; şimdi İran’da İngilizler’in yerini tamamen Amerikalılar almıştı artık.
     Amerikalılar sür’atle işe başlamış; 1957 yılında İran gizli istihbaratı SAVAK’ı kurarak Şâh’ın muhaliflerini acımasızca ortadan kaldırmış ve Amerikancı bir takım reformlar için gerekli ortamı hazırlayabilmek maksadıyla ülkede korkunç bir baskı, polis rejimi ve “derin devlet terörü” estirmeye başlamışlardı.
     Ali Şeriatî, ve babası Muhammed Taki Şeriatî 1957 yılında Millî Cephe hareketi 16 üye ile birlikte polis tarafından tekrar tutuklanırlar, 8 ay tutuklu kalırlar.
     Bu sadece bir tutuklanma değil, aynı zamanda Ali Şeriatî’nin ilk işkence gördüğü tutuklanmasıdır. Bu tutuklanmalardan sonra rejim, pişmanlık mektubu yazan herkesin affedileceğini açıklar, ancak tutuklular bunu kabul etmez. Bu esnada Ali’nin gözlerini bağlayarak tutukluların görebileceği bir yere getirip, saymaya başlarlar. Bu şekilde bir idam gerçekleşeceği süsü vermeye çalışırlar; durumu gören tutuklular bu tuzağa inanır ve pişmanlık mektubu yazarlar. Ve bu tutukluluk hali son bulur.
     Amerikan şirketleri, selefleri İngiltere’nin konumunu elde edip ondan boşalan yerleri doldurabilmek maksadıyla Fars Körfezi’ne akın ederler. Bu arada ABD ile SSCB arasındaki şiddetli rekabet ve soğuk savaş, stratejik Fars Körfezi’ndeki hassasiyetlerin doruğa tırmanmasına neden olur.
     İran’ın geleneksel tarımcılığı, ekonomik ve sosyal yapısı, Amerikalılar’ın İran’daki çıkarlarını garantileyebilmek için gerçekleştirmeyi düşündükleri reform girişimleri önündeki diğer bir önemli engel teşkil etmekdeydi. Bu şartlar altındaki bir İran, genellikle ABD’den satın alınacak askerî teçhizatla Amerikan şirketlerinin ürettikleri malların tüketimine harcanacak olan yüksek rakamlı petrol gelirlerini kendi iç piyasasında kullanabilecek durumda asla değildi.
     “Toprak Reformu” projesi, Şâh’ın “Ak Devrim”inin prensiplerini halka kabul ettirmek için ortam hazırlama yolunda atılmış bir deneme adımıydı. İnceden inceye hesaplanmış ilk adımdı bu. Toprak reformu yoğun propagandalarla halka sunuldu; “toprak ağalarına ve hanlığa karşı mücadele, yoksul çiftçilere toprak dağıtımı ve arazilerin köylüler arasında bölüştürülmesi, üretim ve mahsulün arttırılması” gibi çarpıcı sloganlarla desteklenip süslendi. Bu reformun perde arkasını bilip de itiraza kalkışacak olanlar “feodallerden yana olmak”la suçlanıyor, kolayca zan altında bırakılıyordu. (“İran petrolünün millîleştirilmesi” hareketi hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz.Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 22)
     Ali Şeriatî ile Puran Şeriatî, 1958 yılında evlenirler. (Daha sonraki yıllarda bu evlilikten üçü kız biri erkek dört çocukları olur: SaraSusenMona ve İhsan)
     Yine aynı yıl Ali Şeriatî, Edebiyat Fakültesi’ni birincilikle bitirir. 1959 yılında bu başarısının bir sonucu olarak, o yıllarda kendi ülkesinde başarılı olmuş birçok İranlı öğrenci gibi O da “burslu olarak” Avrupa’da tercih edeceği bir ülkede ve bölümde yüksek öğrenim için gönderilir. Ali Şeriatî’nin tercihi Paris olacaktır; Fransa’nın başkenti Paris’tekiSorbonne Üniversitesi (Frsz. L’Université de Paris – Sorbonne).
     Ali Şeriatî, İran’ı terkedip yüksek lisans için Fransa’ya gidip yerleştiğinde, henüz birkaç aylık evlidir ve hânımı hamiledir. Hamile eşi Puran’ı İran’da bırakıp gider.
     1959 yılında Ali Şeriatî’nin kendi deyimiyle “Paris zindanındaki günleri”başlar. Paris Sorbonne Üniversitesi’ne “doktora öğrencisi” olarak kayıt yaptırır. Ali Şeriatî yüksek lisan için Fransa’ya gittiğinde 26 yaşında, evli ve bir çocuk babasıdır.
     Paris’te önce Fransızca öğrenir ve henüz daha bu dili öğrenme aşamasındayken eline aldığı bir“Fransızca – Farsça Sözlük”le odasına kapanıp Alexis Carrel’den “Dua” adlı eseri tercüme eder. Bu eseri tercüme etmesi ile Avrupa’da özellikle Paris’te o sıralar yoğun olarak bir fikirsel kabul görmüş olan varoluşçuluktan (eksiztansiyalizm) etkilenmeye başlamıştır. Bu sonraları O’nu etkileyen isimlerden biri olan Jean – Paul Sartre ile doruk noktasına ulaşacaktır.
     Aynı yıl, 1959, Ali Fransa’dayken İran’da ilk çocuğu ve tek oğlu İhsan dünyaya gelir, Ali Şeriatî “baba” olur.(GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN NOT: Ali Şeriatî’nin şu anda 54 yaşında olan oğlu İhsan Şeriatî, İran’da yaşamaktadır ve feslefe ve sosyoloji profesörüdür.)
     Gurbetteki “çiçeği burnunda baba” Ali Şeriatî’nin çocuğunun ilk fotoğrafını görmesi ve eşinin yanında olamaması, O’nda derin üzüntülere neden olur. Bir yıl sonra, eşini ve oğlunu yanına almak için İran’a döner, eşini ve oğlunu alıp Fransa’ya getirir, 1960.
     Doktora öğrencisi olduğu yıllarda öğrenimi ve yaptığı araştırmalar, üniversite ile sınırlı kalmaz. 1530 yılında kurulmuş 430 yıllık köklü bir geçmişe sahip Fransa Koleji (Frsz.Collège de France) adlı araştırma merkezinde SSCB asıllı Fransalı sosyolog Georges Gurvitch (Fransız vatandaşı olmadan önceki Sovyet vatandaşlığı zamanındaki adıGeorgij Davidoviç Gurviç) ile “Sosyoloji” çalışmaları yapar, Dinler Sosyolojisi (Frsz.La Sociologie Religieuse) adlı araştırma merkezinde de Fransız oryantalist Jacques Augustin Berque ile “Dîn Sosyolojisi” üzerine çalışmalarda bulunur. Hatta çoğu zaman asıl doktora programını ihmal edip, sosyoloji ve dîn üzerine yaptığı araştırmalara yoğunlaşır.
     Ayrıca bu dönemde Ali Şeriatî, yine kendisini çok etkileyecek olan isimlerin en başında gelen ve dünyanın 20. yy’da gördüğü en büyük düşünürlerden biri olan Martinik asıllı düşünür Frantz Fanon ile yakından tanışacak, sonra da Fanon’un dünyaca ünlü“Yeryüzünün Lanetlileri” adlı kitabını etüd edecektir. Ancak bu büyük üstâdını, kısa süre sonra kaybeder; Frantz Fanon, 6 Aralık 1961 tarihinde vefât eder.
     Paris’teki öğrenciliği sırasında Ali Şeriatî, o sıralarda ülke içinde de yoğun karışıklıklara sebep olan 1954 – 62Cezayir Millî Kurtuluş Hareketi (Ar. ﺤﺮﮐﺔ ﺍﻠﺘﺤﺮﻴﺮ ﺍﻠﻮﻄﻨﻲ ﺍﻠﺠﺰﺍﺌﺮﻴﺔ [Hareket’el- Tahrîr el- Watanîyye el- Ceza’îr]; Frsz. Mouvement de Libération Nationale Algérien) ile yakından ilgilenir ve temasa geçer.
     Bununla da yetinmeyen Ali Şeriatî, aynı zamanda Paris’te faaliyet gösteren Afrikalı diğer kurtuluş örgütleri ile de irtibata geçer. Başta da Fransız sömürgesi altında bulunan SenegalTogoGineGabon,KamerunCibuti ve Madagaskar, tabiî ki.
     Belçika sömürgeciliğine karşı verilen kurtuluş savaşını kazanıp bağımslığına kavuşan Afrika ülkesi Kongo’nun (1971 – 97 arası ismi Zaire; şimdiki ismiDemokratik Kongo) ilk devlet başkanı olan Patrice Émery Lumumba (gerçek ismi Tasumbu Tawosa; kimlikteki ismiÉlias Okit’Asombo), 17 Ocak 1961 günü Kongo’nun Katanga eyaletinin Lubumbashikentinde vefât edince, Fransa’nın başkenti Paris’te Afrikalı öğrenciler ve aralarında Ali Şeriatî’nin de bulunduğu diğer ülkelerden devrimci öğrenciler, aynı gün Patrice Lumumba için bir anma gösterisi düzenlerler. Bu gösteriye katıldığı için Ali Şeriatî tutuklanır ve Fransız polisi tarafından cezaevine atılır. Bir süre Paris’te cezaevinde kaldıktan sonra serbest kalır ve tekrar Sorbonne Üniversitesi’ndeki okuluna döner.
     Paris’te kaldığı süre boyunca Afrikalı cemiyetler ile irtibatını devam ettirecektir. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen Müslüman öğrencilerle görüşür, “İslamî vahdet” çerçevesinde Cezayirli, Tunuslu, Faslı öğrencilerle, “Afrika’nın birliği ve kurtuluşu” çerçevesinde de Senegalli, Togolu, Kamerunlu, Madagaskarlı öğrencilerle müşterek çalışmalar yapar.Ancak Ali Şeriatî’nin Afrika ülkelerine ve mazlum siyahî halklara yönelik bu çalışmaları Fransız polisinin ve gizli servisinin dikkatini çeker ve Ali Şeriatî öldürülmek istenir. Tutulan kiralık katillerce düzenlenen suikastte Şeriatî yaralı olarak kurtulur. Hastaneye kaldırılır ve haftalarca hastahanede yatar.
     1961 yılında ülkesi İran’da Ayetullâh Seyyîd Mahmud Ellayî Taleganî (ﺁﻴﺖﷲ ﺴﻴﺪ ﻤﺤﻤﻮﺪ ﻋﻼﻴﻰ ﻄﺎﻠﻘﺎﻨﻰ), Ayetullâh Seyyîd Dr. Mûhâmmed Hûseynî Beheştî (ﺁﻴﺖﷲ ﺴﻴﺪ ﺪﻜﺘﺭ ﻤﺤﻤﺪ ﺤﺴﻴﻨﻰ ﺒﻬﺸﺘﻰ), Mehdi Bazergân(ﻤﻬﺪﻯ ﺒﺎﺯﺮﮔﺎﻦ), Dr. Ali Şeriâtî (ﻋﻟﻰ ﺸﺮﻴﻌﺘﻰ),Yadullâh Sahabî (ﻴﺪﷲ ﺴﺤﺎﺒﻰ), Dr. Mustafa Çemran Sawecî (ﻤﺼﻄﻔﻰ ﭽﻤﺮﺍﻦ ﺴﺎﻮﺠﻰ),Sadıq Qutbzâde (ﺼﺎﺪﻖ ﻗﻄﺐﺯﺍﺪﻩ), İbrahim Yezdî (ﺍﺑﺮﺍﻫﻴﻢ ﻴﺯﺪﻯ), Muhammed Ali Recaî(ﻤﺤﻤﺪ ﻋﻟﻰ ﺭﺠﺎﻴﻰ) ve Ayetullâh Dr. Muhammed Cevad Bahoner (ﺁﻴﺖﷲ ﺪﻜﺘﺭ ﻤﺤﻤﺪ ﺠﻮﺍﺪ ﺑﺎﻫﻨﺭ) gibi isimlerin öncülüğünde İran Özgürlük Hareketi (Fars. ﻨﻬﺿﺖ ﺁﺯﺍﺪﻯ ﺍﻴﺮﺍﻦ[Nehzetê Azadî İran]) adlı hareket kurulunca, Paris’te üniversite okuyan Ali Şeriatî de bu hareketin üyesi olur. (Ayetullâh Taleganî’nin ilim ve mücadele dolu biyografisi için bkz.Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 45; Ayetullâh Beheştî’nin ilim ve mücadele dolu biyografisi için bkz. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 46; Dr. Mustafa Çemran’ın ilim ve mücadele dolu biyografisi için bkz.Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 47; Muhammed Ali Recaî ve Dr. Cevad Bahoner’in ilim ve mücadele dolu biyografileri için bkz. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 48)
     Bir yıl sonra, 1962 yılında Ali Şeriatî’nin ikinci çocuğu ve ilk kızı Susen dünyaya gelir.(GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN NOT: Ali Şeriatî’nin şu anda 51 yaşında olan kızı Susen Şeriatî, İran’da yaşamaktadır ve sosyolog ve gazetecidir.)
     Kızı Susan’ın doğduğu aynı yıl, Ali Şeriatî’nin annesi İran’da vefât eder. Ali cenazeye gidemez ama annesinin 40. günü yasına katılmak üzere İran’a gider. Karayolu ile Fransa’ya dönecekleri zaman, eşinin ikinci çocuğuna hamile olması nedeniyle uçak yolculuğunu tercih ederler. Bu “son dakika” ulaşım aracı değişikliği, O’nun İran gizli servisiSAVAK tarafından tutuklanmasını engellemiştir.
     İran’da ise gösteriler, olaylar durmuyor, rejime duyulan kitlesel tepki gittikçe bir halk ayaklanmasına dönüşüyordu. 1958 yılında, Eyalet ve Vilayet Cemiyetleri’nin kurulması ve Şâh’ın “Altı Maddelik Tasarıları”nın ortaya konulmasıyla,Ayetullâh Humeynî, Şâh rejimi aleyhine şiddetli mücadelesini başlatır. Tarihe “15 Xordad Kıyamı” adıyla geçen 5 Haziran 1963’tek kanlı olaylardan sonra rejim aleyhine yaptığı bir konuşma sonucu tutuklanarak başkent Tahran’dakiİşretâbâd Askerî Garnizon Hapishanesi’ne konur. Fakat aynı gün ordan çıkarılıp Tahran Qasr Zindanı’na nakledilir. Burada da sadece 19 gün tutulduktan sonra tekrardan İşretâbâd Askerî Garnizon Hapishanesi’ne atılır. (“15 Xordad Hadisesi” hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz.Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 17)
     5 Haziran 1963 tarihindeki “15 Xordad Kıyamı”, Ayetullâh Humeynî’nin İran halkı nezdinde “rehber” (“imam”) olarak kabul edilmesi sonucunu doğurmuştur ve 16 yıl sonra, 11 Şubat 1979’da zafere kavuşacak olan İslam Devrimi haraketinin “başlangıç günü” olarak kabul edilir. Bu açıdan, çok önemli bir tarih ve hadisedir.
     1963 yılındaki “15 Xordad Hadisesi”nden sonra Şâhlık rejimi ile ayetullâhlar arasındaki husumet iyice büyür. Hapishaneler dîndar insanlar ile dolar, bu süreçte. Halk ise durmadan bu durumu protesto eder. Hükûmet, dîn adamlarından bazılarını Irak’ın Necef şehrine sürmek ister. Bu “sürgün edilecek isimler” listesinde İmam Humeynî’nin ismi de vardır. Sürgün emrinin gerçekleşmesi önünde zorluk çıkartırlarsa öldürülecekleri yolundaki tehdit de, bu “sürgün mesajı”na eklenmiştir. Tüm bunlar olurken habis Şâhlık rejimi, o güne kadar askerlikten muaf olan “ilâhiyât fakültesi” öğrencilerini ve kadınları zorla askere almaya başlar. Hapisler, gözaltılar sürüp gider.
     İmam Humeynî’nin tutuklandığı haberi, inanılmaz bir sür’atle Qum ve havalisine yayılmış ve kadınlı erkekli kalabalık gruplar çevre köylerle Qum’un uzak mahallelerinden yola çıkıp biricik rehberlerinin evine doğru yürümeye başlamıştı. Kalabalıkların ciddî ve kararlı öfkesi karşısında polis kuvvetleri kaçıp gizlenmekten başka çare bulamamış, ancak çok sayıda ağır teçhizat ve yeni takviye birliklerinin desteğiyle tekrar barikatlar oluşturabilmişlerdi. Bunun da yetmeyeceği anlaşılacak ve çok geçmeden Qum’un havalisindeki kışlalarla garnizon ve tümenlerden gelen askerî birlikler şehrin dört bir yanını kuşatacaktı.
     İmam Humeynî’nin cezaevine konulması, halkta büyük bir tepkiye sebep olur. Tutuklanma haberinin yayılması üzerine kitleler eylemlere başlarlar. Kalabalığa ateş açma tehdidiyle kısmen durdurulan eylemler, Tahran’a yürüyüş ile devam eder. Şâh Rıza Pehlevî çok zor bir duruma düşer. Şâhlık rejimi, İmam Humeynî’yi halkın protesto gösterileri nedeniyle ancak 10 ay tutuklu tutabildikten sonra mecburen serbest bırakmak zorunda kalır. Ancak İmam, serbest kaldıktan sonra da boş durmaz, bilâkis mücadelesine daha bir güçlenmiş ve hatta kitleselleşmiş bir şekilde devam eder.

     Kalabalık kitleler “Allâh-û Ekber” feryâdları arasında Fatımâ Masume Türbesi’nden çıkarken yüzlerce makinâlı tüfekten boşalan kurşunlarla ortalık bir anda kan gölüne döner. Bu katliâma rağmen Müslüman halk dağılmamakta ısrar eder ve bu kıyasıya mücadele birkaç saat sürer. Dehşete kapılan güvenlik güçleri tekrar yardım isteyince, Tahran’dan havalanan savaş jetleri halkı yıldırabilmek amacıyla ses duvarını aşarak Qum kenti üzerinde alçaktan uçuşlara başlarlar. Korkunç bir katliâm olmuş, kara, hava ve polis kuvvetlerinin halka ölüm kusturduğu silâhlarıyla kıyâm bastırılmıştı. Askerî kamyonlar dört bir yanı dolduran şehîdlerin cesetleriyle yaralıları, ölü – diri demeden sür’atle toplamış ve belirsiz yerlere götürmüşlerdi. O gün kutsal Qum kenti, kanlara bulanmış sokaklarıyla, henüz savaştan çıkmış mazlum bir şehri andırıyordu.
     15 Xordad sabahı, İmam Humeynî’nin tutuklandığı haberi Tahran, Meşhed, Şiraz ve diğer şehirlere de yayılır ve Qum’da yaşanan faciânın benzeri bu şehirlerde de yaşanır. Tahran’ın çevresindeki köy ve mahallelerde yaşayan halk, haberi duyar duymaz Tahran’a akın etmeye başlar. Şehrin girişlerinde barikat kuran tanklar, panzerler ve diğer zırhlılarla donanmış askerî birlikler öfkeli kalabalıkların şehir merkezine girebilmesini engelleyebilmek amacıyla Veramin kavşağında halkın üzerine ateş açarak ortalığı kan gölüne çevirir. Diğer taraftan Tahran Kapalıçarşıalışveriş çarşısında ve şehir merkezinde toplanan esnaf ve diğer ahali “Ya Humeynî Ya Ölüm” sloganları atarak Şâh’ın Mermer Sarayı’na doğru yürümeye başlar. Tahran’ın fâkir mahallelerinden müteşekkil güney bölgesi halkı da yoğun kalabalıklar halinde aynı sloganlarla şehrin merkezine doğru ilerler. (NOT: Şâh’ın her zaman en yakın adamı olarak gençlik yıllarından itibaren Pehlevî rejimine hizmet veren General Hüseyin Ferdost, yazdığı hatırâtında, “15 Xordad Kıyâmı”nın bastırılması için Amerikalı emniyet görevlileriyle siyasî uzmanların en tanınmış elemanlarından nasıl yardım alındığını ve bizzat Şâh başta olmak üzere ordu kurmaylarıyla SAVAK ve saray memurlarının nasıl korku ve dehşete kapılarak eteklerinin tutuştuğunu ve Şâh’la generallerinin, halkın kıyamını bastırabilmek için topçu ve tankçı birliklere nasıl çılgınca ateş emri verdiklerini detaylarıyla anlatmaktadır.)
     “15 Xordad Kıyâmı”ndan iki gün sonra Şâh Rıza Pehlevî, bu kıyamı bir “başıbozukluk, anarşi ve vâhşîce girişim” olarak niteleyecek ve “Kara yobazlarla kızıl yobazların elbirliği” (= İslamcılar ile komünistlerin elbirliği) şeklindeki tanımlamalarla mes’eleyi yurtdışından kaynaklanıyormuş gibi göstermeye çalışarak dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır’a maletme yoluna gidecekti. Oysa bunun asılsız bir iddiâ olduğu daha sonra defaatle kanıtlanacaktır. Nitekim Sovyet Komünist Partisi, bu onurlu halk ayaklanması için “Şâh’ın ilerici reform hareketlerine karşı gerçekleştirilen kör ve gerici bir hareket” ifadelerini kullanacaktı.
     İmam Humeynî, serbest kaldıktan kısa bir süre sonra yine camide halka çok etkileyici bir konuşma yapar. Hemen akabinde Şâhlık rejimin gizli servisi SAVAK tarafından tutuklanıp, İran Şâhlık rejiminin en yakın dostu olan komşu devlet Türkiye’ye sürgüne gönderilir, 4 Kasım 1965.
     İran’da bütün bu süreç yaşanırken, Ali Şeriatî Paris’ye üniversite okumaktadır. 1964 yılında, üçüncü çocuğu ve ikinci kızı Sara dünyaya gelir. (GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN NOT: Ali Şeriatî’nin şu anda 49 yaşında olan kızı Dr. Sara Şeriatî, İran’da yaşamaktadır ve sosyoloji doktoru olup, Tahran’da üniversitede sosyal bilimler alanında öğretim üyeliği yapmaktadır.)
      Bu dönemde özellikle şiirden uzaklaşmasını tenkit eden dostlarına, “Şimdi şiiri düşünemem, İran’a dönünce ‘nereden başlarım’ı düşünüyorum” der.
     Sara’nın doğduğu aynı yıl, 1964’te Sayfuddin (ﺴﻴﻒﺍﻠﺪﻴﻦ)’den “Belh’in Faziletleri Tarihi” adlı eseri doktora tezi olarak hazırlayan Ali Şeriatî, böylece Fransa’daki eğitimini tamamlar ve 1964 yılında “tarih ve sosyoloji doktoru” olarak ülkesi İran’a döner. Ali Şeriatî Fransa’dan İran’a geri döndüğünde 31 yaşında, evli ve 3 çocuk babasıdır.
     Fakat kısaca SAVAK olarak bilinen İran istihbarat servisi “Ülke Emniyet ve İstihbarat Örgütü”(Fars. ﺴﺎﺯﻤﺎﻦ ﺍﻄﻼﻋﺎﺖ ﻮ ﺍﻤﻨﻴﺖ ﮐﺸﻮﺮ[Sazmanê İttilaat û Emniyetê Keşver]), Ali Şeriatî’yi ülkeye giriş yapar yapmaz sınırda tutuklar. Uzun süren sorgulama döneminden sonra – zaman zaman yazılarında da belirttiği – Kızılkale Hapishanesi’ne gönderilir. Burada 6 ay kadar alıkonulduktan sonra suçlanacak somut bir şey bulamadıklarından, Şeriatî serbest bırakılır. 
     Serbest kaldıktan sonra, 1959’da Fransa’ya gitmeden önce çalıştığı daire olan Meşhed Kültür Dairesi (Fars. ﻭﺯﺍﺮﺖ ﻔﺮﻫﻨﮓ ﻤﺸﻬﺪ  [Wezaretê Ferhengê Meşhed])’ne başvurur, tekrar. Burada yine aynı şekilde, “ilkokul öğretmeni” olarak görevine başlar.
     Dünyanın ve Avrupa’nın en saygın üniversitelerinden biri olan Paris Sorbonne Üniversitesi’nde yüksek lisansını tamamlayıp “tarih ve sosyoloji doktoru” olarak memleketi İran’a geri dönen Dr. Ali Şeriatî gibi bir “beyin”in Meşhed’in kırsal köylerinde “ilkokul öğretmenliği” yapması, mecburiyettendir elbette ki. Fransa’ya gitmeden kısa süre önce evlenen, bir çocuk sahibi olan, üniversite okumak için Fransa’ya hânımı ve çocuğuyla birlikte gidip yerleşen, iki çocuğu da orada doğan, oradaki Afrika ülkelerine destek amaçlı gösterilere katıldığı için tutuklanan, bunca meşakkat içinde yüksek lisansını tamamlayan, Fransa’dan eşi ve kucağında tam üç çocuğuyla ülkesine geri dönen, İran’a ayak basar basmaz da İran gizli servisi tarafından tutuklanan ve aylarca cezaevinde kalan bir insanın,“kendini yeniden toparlaması için”, “ilkokul öğretmenliği” bile oldukça büyük bir şans idi, aslında. 
     İlkokul öğretmeni tarih ve sosyoloji doktoru Ali Şeriati, bir yıl kadar köylerde öğretmenlik yaptıktan sonra – ve bu süre zarfında kendini toparladıktan sonra -, 1965 yılında İran Eğitim Bakanlığı’nda“Ders Kitaplarını Hazırlama Komisyonu”nda çalışmaya başlar. O’nun için bunun anlamı, sadece “iyi bir yere gelmek” değil, aynı zamanda memleketi Meşhed’den ayrılıp başkent Tahran’a yerleşmek demektir.
     Ancak Tahran’daki bu görevi de sadece bir yıl sürer. 1966 yılında Meşhed Firdevsî Üniversitesi (Fars. ﺪﺍﻨﺸﮕﺎﻩ ﻔﺮﺪﻮﺴﻰ ﻤﺸﻬﺪ [Danîşgahê Ferdowsî Meşhed])’nde “tarih hocası” olarak ders vermeye başlar. Bir yıl önce “ilkokul öğretmeni” olarak ayrıldığı memleketi Meşhed’e, sadece bir yıl sonra “üniversite hocası” olarak geri dönmüştür, Dr. Ali Şeriatî.
     Ancak “yerinde dıurmasını bilmeyen” bu genç adam, bir yıl sonra tekrar başkent Tahran’a döner ve 1967 yılından itibaren Tahran’daki, O’nun fikir ve irfan dolu hayatındaki en en en önemli kurum olan “Hüseyniye-i İrşâd” (ﺤﺴﻴﻨﻴﻪ ﺍﺭﺸﺎﺪ) adlı enstitüde dersler vermeye başlar. Hüseyniye-i İrşâd’daki ders halkaları, aynı zamanda büyük düşünür Ali Şeriatî’nin İran gençliğini Kerbelâ ve Aşura’nın devrimci rûhuyla yetiştirmesinin ve 12 yıl sonra zafere ulaşacak olan İslam Devrimi hareketine fikrî ve entellektüel öğretmenlik yapmasının başlangıcıdır.
     Bir yıl sonra, Dr. Ali Şeriatî, 1968’de Dr. Mustafa Çemran ve İbrahim Yezdî’nin ABD’de kurduğu ve kısa adı MSA olan Amerika Müslüman Öğrenciler Derneği (İng.Muslim Students Association of America)’ne üye olur.
     1968 yılında – en ünlü eserlerinden biri olan – “Kevir”(Çöl) adlı kitabını yazar.
     Dr. Ali Şeriatî’nin Hüseyniye-i İrşâd’da verdiği ders halkalarına katılan öğrenciler, günler ve haftalar geçtikçe çığ gibi büyüyor, Ali Şeriatî’nin dersleri ve fikirleri İran gençliği ve kadınlar üzerinde müthiş etkiler bırakıyor, şöhreti kısa sürede tüm yurt çapına yayılıyordu. Tüm bu eğitim hayatının arta kalan vakitlerinde kitap tercümeleri yapıyor, yakın çevresinin düzenlediği ev toplantılarına katılıyordu.
     Ali Şeriatî’nin İran’daki okur – yazar kesim ve özellikle üniversite gençliği ve İranlı kadınlar arasında tanınmasının en önemli başlangıç noktası, Hüseyniye-i İrşâd’da verdiği dersler olmuştur. Bugün dahi deşifreleri kitap halinde yayınlanan, birçok dile tercüme edilen bu konferanslar ayrıca ses kayıtları olarak internet üzerinden çok geniş bir kesime ulaşabilmektedir. Ali Şeriatî’nin sadece ender yetişen bir düşünür ve müthiş bir kalem gücüne sahip bir yazar değil, aynı zamanda çok ama çok iyi bir hatip olduğu, Hüseyniye-i İrşâd’daki konuşmalarından ve bu konuşmalardan etkilenen gençlerin düşünce hayatlarındaki değişikliklerden anlaşılmaktadır.
     Ali Şeriatî ayrıca Hüseyniye-i İrşâd’da kurumu da kendi içinde geliştirmeye çalışmış, orada bir kütüphane oluşturmuş ve konuşmalarının hiçbir zaman “dînî bir konuşma”yla sınırlı kalmasını istememiştir. Hüseyniye-i İrşâd’daki konuşmalarının birer “vaaz” olmadığını, kendisinin de bir “dîn görevlisi” gibi görülmemesi gerektiğini vurgulamıştır.
     Bu arada Ali Şeriatî birçok eser kaleme almış, birçok yerde konuşmalarda bulunmuş ve İslamî gençlik üzerinde büyük bir etkiye sahip olmuştu. Dr. Ali Şeriatî bu dönem içinde yüzlerce eser verdi. Eserlerinde İslam ümmetinin vahdeti üzerinde durarak, emperyalizmin İslam toplumlarında oynadığı oyunlara dikkat çekmeye çalışmıştır.
     Her geçen gün Şeriatî’nin fikir ve düşünceleri çevresinde artan gençlik kesimi ve bu kesimin beraberinde getirdiği hareket, habis Şâhlık rejiminin dikkatlerinin çekmeye başlamıştı Bu hareketin biraz daha genişlemeden bastırılması gerekiyordu. Bu nedenle rejimin görevlileri, Ali Şeriatî’yi gözden düşürmek için çeşitli planlar uyguladılar.
     1970 yılında “Din ve Barış” (Jap. 宗教と平和 [Şukyo to Heywa]) başlıklı bir organizasyon için Japonya’ya dâvet edilir, ancak Şâhlık rejiminin bir kumpası sonucu dâvet kendisine geç ulaştırılır. Böylece Japonya’daki bu çok önemli ve kendisi için oldukça değişik olacak olan organizasyonda konferans vermek üzere hazır bulunamaz.
     Ali Şeriatî’nin ders halkalarından ve konferanslarından rahatsız olan İran Şâhlık rejimi gizli servisi SAVAK, ünlü düşünürün ders verdiği Hüseyniye-i İrşâd üzerinde baskılarını arttırırken, Dr. Şeriatî’nin halen kaydının bulunduğunu Meşhed Firdevsî Üniversitesi’ndeki hocalık lisansını da iptal ettirir, 1971.
     Şâhlık rejiminin, Ali Şeriatî’nin öğretmenliğini engellemek için ileri sürdüğü gerekçeler arasında, “Öğrencileri rejim aleyhinde kışkırtmak”“Siyasî ve ideolojik konuşmalar yapmak” gibi gerekçelerin yanında, oldukça ilginç gerekçeler de vardır: “Sınıfa Qûr’ân-ı Kerîm götürmek”“Sınıfta sigara içmek ve dersi sigara içerek anlatmak”...
     Aynı yıl, 1971 yılında Ali Şeriatî’nin son çocuğu olan kızı Mona dünyaya gelir.(GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN NOT: Ali Şeriatî’nin şu anda 42 yaşında olan kızı Muna Şeriatî, İran’da yaşamaktadır.)
     Son çocukları Mona Meşhed’de doğduğunda, Ali Şeriatî Tahran’da, hânımı Puran Şeriatî ve tüm çocukları Meşhed’dedir.
     Yine aynı yıl, Hüseyniye-i İrşâd’ın düzenlediği Hacc organizasyonuyla Hacc’a gider. Gitmeden evvel “vasiyet”ini de yazar. 
     Aynı dönemde Mısır’a gider. Tüm katılımcıların piramitleri ve Firavun’un mezarını ziyaret ettiği vakitlerde o, bu mezarlara taş taşırken ölen Afrikalı kölelerin yasını tutmakta, onların mezarları başında durmaktadır.
     Ülkesine döndükten sonra Hüseyniye-i İrşâd’da ders vermeye devam eder.  Ardı ardına konferanslar verir (zaten kitaplarının çoğu bu konferanslardan derlemelerdir). İthamlar da devam etmektedir. Sunumlarında hem geleneksel Şiâ hem de geleneksel Sünnîlik eleştirisi yaptığı, kadınların toplantılara katılmasını sağladığı gerekçeleri, tiyatroya verdiği önem ve “Ebû Zerr”gösterisinin bu kurum altında yapılmasından dolayı büyük tepkiler alır. Bu durum Ali’yi çok üzmektedir. Şâh rejimi bir yandan, gelenekçi – muhafazâkâr kesimler diğer yandan, Ali Şeriatî’ye karşı cephe alırlar. Çeşitli kurumlara “Gezici Kütüphane” önerisini sunar, Ali Şeriatî. Ancak hiçbir kurumdan olumlu karşılık alamaz.
     1972 yılında Hüseyniye-i İrşâd, habis Şâhlık rejimi tarafından kapattırılır. Rejim bununla da kalmaz, bir yıl sonra, 1973’te aldığı kararla Ali Şeriatî’nin tüm kitaplarını ve yazılarını yasaklar. Ali Şeriatî’nin yazıları ve konuşmaları yasaklanınca, öğrencileri O’nun yazılarını ve konuşmalarını “Ali Serdebarî” ve “Ali Sebzevarzâde” müstear ismiyle yaymaya devam ederler. (Sebzevar, Ali Şeriatî’nin doğduğu ilçenin adıdır.)
     Artık rejimin Ali Şeriatî üzerindeki baskıları giderek artmaktadır. Ali Şeriatî çoğu zaman gizli ev toplantıları düzenler; o dönemde bir arkadaşının dediği gibi, “Artık O bir ‘kültür gerillası’dır”. Monarşiye karşı olan özgürlük mücadelesini yarı gizli bir biçimde sürdürmeye devam eder.
     1973 yılında Dr. Ali Şeriatî hakkında “tutuklama kararı” çıkartılır ve rejim tarafından aranmaya başlanır. Ancak Ali Şeriatî’yi bulamayan SAVAK, babasını ve bazı akrabalarını gözaltına alır. Bunun üzerine Ali Şeriatî, mecburen kendisi ortaya çıkıp SAVAK’a teslim olur.
     Ali Şeriatî, - devrimden sonra “müze” yapılan ve geçen bölümde sizler için gezip tanıttığımız – “Suikastlere Karşı Ortak Komite Cezaevi” (Fars. ﺰﻨﺪﺍﻦ ﮐﻤﻴﺘﻪ ﻤﺸﺘﺭﮎ ﻀﺪﺨﺭﺍﺑﮑﺎﺭﻯ [Zindanê Kumiteyê Mûşterekê Dadxrabkarî]) adlı “işkence merkezi”ne atılır. (Bugün “İbret Müzesi” adını taşıyan bir müze olan, Şâh dönemindeki ünlü “işkence evi” hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 50)
     Dr. Ali Şeriatî için burada, 18 ay sürecek zorlu işkencelere uğradığı zindan hayatı başlar. Çoğu zaman karanlık bir hücrede tek başına tutulur ve hergün periyodik olarak en iğrenç ve insanlıkdışı işkencelere tabi tutulur.
     Fakat Ali Şeriatî Şâh rejiminin zindanlarında en ağır ve insanlıkdışı işkenceler altındayken, ancak filmlerde rastlanabilecek çoook ama çok ilginç bir hadise yaşanır: 1974 yılının Mart ayında İran şâhı Muhammed Şâh Rıza Pehlevî (ﻤﺤﻤﺪ ﺸﺎﻩ ﺮﻀﺎ ﭙﻬﻠﻮﻯ), kısa adıOPEC olan Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (İng. Organization of Petroleum Exporting Countries) üyesi ülkelerin toplantısına katılmak üzere Cezayir’e gider.
     Kaderin cilvesine bakın ki, dönemin Cezayir Dışişleri Bakanı Yardımcısı, zamanında Ali Şeriatî ile birlikte Paris’te okumuş ve beraber Cezayir Kurtuluş Hareketi’nde bulunmuş olduğu Abdullatif Humeysetî’dir. Humeysetî, Şâh Rıza Pehlevî’den OPEC toplantısı esnasında, eski sınıf arkadaşı Ali Şeriatî’yi serbest bırakmasını rica eder. Şâh ülkesine döndükten sonra bu rica üzerine Ali Şeriatî’yi serbest bırakır.
     Ali Şeriatî artık mâhkum değildir ama sürekli gözetim altında tutulur. Bedeni zindanda uğradığı işkencelerden dolayı bitkindir ve ışığa karşı aşırı derece duyarlılık göstermektedir. Ama Şeriatî bu işkenceler karşısında dahi husumete hiçbir zaman kapılmaz. Çevresine sürekli bütün konuşmalarında, monarşiye karşı mücadelenin silâhla olmaması gerektiğini, bütün çalışmalarının fikirsel ve düşünsel boyutta sürmesi gerektiğini söyler.
     Serbest bırakılan ancak “ev hapsi”nde tutulan Dr. Ali Şeriatî, Tahran’da çok sıkıntılı günler yaşıyordu. Bütün toplantı ve sohbetlerini gizli yapmak zorundaydı. SAVAK’ın göz hapsi, ailesinin normal yaşantısını dahi engeller hale gelmişti. Ali Şeriatî artık bundan sonra ailesi ile birlikte, yani hânımını ve çocuklarını da alıp Avrupa’ya hicret etmenin yollarını düşünmeye başlar.
     Zorlu bir sürecin ardından SAVAK’ı da atlatarak Mayıs 1977’de, İran’dan uçakla Belçika’ya, oradan da İngiltere’ye geçer.
     Bu hicretini kendisi şöyle ifade ediyordu: “Hak ve İslam yolunda yeni bir dönem.”
     İngiltere’nin en güneyindeki Hampshirevilayetinin Manş Denizi (İng. The Channel; Bret. Mor Breizh; Corn. Mor Bretannek) kıyısındaki Southampton ilçeine, bir tanıdığının yanına yerleşir. Fakat çocukları (ABD’de eğitime gönderdiği İhsan hariç) ve eşi Puran, hâlâ İran‘dadırlar. Puran Hânım, sadece iki kızını (Susan ve Sara’yı) İngiltere’ye, babalarının yanına gönderebilir;kendisine ve en küçük kızı Mona’ya havaalanında yurdışına çıkış için izin verilmez. Diğer kızları Susan ve Sara uçağa binip İngiltere’ye, babalarının yanına giderler, 18 Haziran 1977.
     İngiltere’deki arkadaşının evinde, kızları Susan ve Sara ile birlikte kalan Dr. Ali Şeriatî, bundan sonra eşi Puran’ı ve küzük kızı Mona’yı bekleyecektir.
     Ancak çocuklar annelerine kavuşmayı umarken, sadece bir gün sonra, yanında kaldıkları babalarını kaybederler, “esrarengiz” bir şekilde...
     19 Haziran 1977 günün sabahı, yani Susan ve Sara’nın gelmesinin ferdâsı günü, Ali Şeriati evde, tek başına kaldığı odanın kapı eşiğinde cansız vaziyette bulunur. Baba ve çocuklar henüz İngiltere’de bir akrabanın evinde bir gece geçirip, kısaca sohbet etme imkanı bulmuştur ki, aynı gecenin sabahı Ali Şeriatî esrarengiz bir şekilde şehîd edilir.
     Ailesi ve sevenleri, yıkılır adetâ...
     Bu ani ve genç yaştaki vefâtı hakkında SAVAK’tan şüphelenilmektedir. Çünkü o sırada Şeriatî’nin bedensel hiçbir rahatsızlığı yoktu. Ayrıca vefâtın üzerinden daha iki saat geçmeden, ev İran Konsolosluğu tarafından aranır ve cenazenin resmî işlemlerinin yapılması istenir. Vefâtın ardından ceset üzerinde otopsiye dahi izin verilmez.Belgesel olarak ispatlanamamıştır ancak Şeriatî’yi SAVAK’ın zehirleyip şehîd ettiği bilgisi büyük ölçüde yaygındır.
     Ayrıca İran Şâhlık devleti, yaşadığı zaman türlü oyunlarla kullanamadıkları ve her türlü çileyi çektirdikleri Dr. Ali Şeriatî’nin cesedi üzerinden bir “meşrûluk” çıkarmaya kalkmış, naaşı İran’da devlet töreni ile defnetmeyi ve Batı’ya karşı Ali Şeriatî’yi sanki monarşiye destek çıkan bir aydın gibi sunma telaşına düşmüştür.Maalesef katil SAVAK, cenazeye de sahip çıkmak ister. Ancak sevenleri, eşi ve oğlu bu duruma müdahale ederler.
     Bunun üzerine Ali Şeriat’i’nin ailesi ve yakın çevresinin gayretleri ile naaşı Suriye’nin başkentiŞam’a, Hz. Zeyneb Türbesi’ne götürülür. Ali Şeriatî’nin cenazesi Şam’da, Peygamber Efendimiz (saw)’in torunu, Hz. İmam Ali (as) ile Hz. Fatımâ Zehrâ (sa)’nın kızı, Hz. İmam Hasan (as) ve Hz. İmam Hüseyin (as)’ın kızkardeşi Hz. Zeynep (sa) annemizin yanına defnedilir.
     Şehîd Dr. Ali Şeriatî’nin Şam’daki cenazesine katılanlardan biri de Şehîd Dr. Mustafa Çemran’dır ve cenazede – tarihe geçen – bir mersiye okur.
     Dr. Mustafa Çemran’ın Ali Şeriatî’nin cenazesinde okuduğu ve cenazedeki herkesi gözyaşlarına boğan mersiye şöyledir:
     “Ey Ali...
     Seni tanımamla birlikte ‘Kevir’ini açtım. Rûhunun ve kalbinin derinliklerinde yüzdüm. Kendi gizli ve söylenmedik duygularımı onda buldum. Bundan önce kendimi hep yalnız hissederdim. Hatta kendi duygu ve düşüncelerimden, gayri tabiî kendimden utanırdım. Fakat seninle tanışınca, yalnızlıkların uzağında bir kapının önüne geldim. Seninle sırdaş ve dert ortağı oldum.
     Ey Ali...
     Sen bana ‘kendin olma’ olgusunu öğrettin. Kendime yabancıydım, manevî ve rûhî boyutlarımı tanımıyordum. Sen beni bir gül bahçesine götürdün, kötülükleri ve güzellikleri görmem için bir gedik açtın.
     Ey Ali...
     Belki hayrete düşeceksin; geçen hafta ‘Bint-i Cebel’ savaş cephesinde idim. Yanımda bir kitap götürmüştüm, o kitap senin ‘Kevir’indi.
     ‘Kevir’ ki; bir mânâ ve zenginlik alemi... Beni bulutların ötesindeki ezeliyet ve ebediyetle buluşturuyordu. ‘Kevir’ ki; onda yokoluşun çığlığını işitiyordum. Vücûdun baskısından kurtulup, gökyüzü melekûtuna doğru uçuyordum. Yalnızlık dünyasında vahdet mertebesine ulaşıyordum. ‘Kevir’ ki; benim vücûd cevherimi soyuyor, yakıcı hakikat güneşinin önünde çıplak bırakıp eritiyordu. İhlas ve samimiyete ters düşen herşeyi yerle bir ediyor, beni aşk kurbangâhında Âlemi Yaratan’a fedâ ediyordu.
     Ey Ali...
     Seninle birlikte ‘Kevir’e gidiyorum. Yalnızlık ‘Kevir’ine... Tarihin o korkunç tufanında aşkın kavurucu ateşi altına.
     Ey Ali...
     Seninle birlikte Hacc’a gidiyorum. Şevk ve heyecanla, yücelik ve celâl karşısında yok oluşa... Ve Allâh’a senin bakışınla bakıyorum.
     Ey Ali...
     Seninle birlikte Fırat kenarındaki hurmalıklara gidiyorum.
     Ey Ali...
     Dert ve endişe sahibi olmayı gecenin kalbinde buluyorum. Açılmış engin bir kuyu senin derdini bana döküyor.
     Ey Ali...
     Seninle birlikte Hz. Fatımâ’nın küçük ama küçüklüğüyle birlikte, dünyanın ve tarihin hepsinden büyük evini görmeye gidiyorum. Öyle bir ev ki; Hz. Ali’yi, Fatımâ’yı, Zeyneb’i, Hüseyn’i kendinde toplamış. Öyle küçük bir ev ki; aşkın ortaya çıkış yeri, fedakârlığın, imânın, istikametin ve şehâdetin... 
     Ey Ali...
     Senin kokun, ismin, sözlerin ve düşüncelerin beni Allâh’a daha çok yaklaştıran bir çeşit ibadettir.
     Ey Ali...
     Bizim tüm samimî namazlarımızda bizimlesin. Bizlerin göklere her yükselişinde, bizlere eşlik ediyorsun.
     Hak yolunda şehâdet mertebesine ulaşan mücahîdlere şahîd ve şehîdsin.”
     Ali Şeriatî, genç sayılabilecek bir yaşta, henüz 44 yaşındayken şehîd edilmesine rağmen, Müslüman bir coğrafyaya ait olmanın bütün sıkıntılarını çekmiş, İslam dünyasının geri kalmış ve sömürgeleştirilmiş konumundan kurtarılması için önemli çalışmalar yapmış ve bu yolda ömrünü harcamış bir aydındı.
  Hiç kuşkusuz, İslam dünyasının 20. yy’da yetiştirdiği en büyük düşünür ve entellektüeldi. Fikirleri ve eserleriyle İslamî düşünce dünyasında bir çığır açan, düşünsel bir devrim gerçekleştiren isimdi.
     1933 yılında doğup henüz gencecik yaşta, 1977 yılında şehîd edilen ve sadece 44 yıl yaşadığı halde, bu kısacık ömre binlerce yıllık bir birikim ve okyanuslar derinliğinde bir ufuk sığdıran ruşenfikr bir insan olan Ali Şeriatî hakkında, ölümünden bu yana dünyanın farklı ülkelerinde onlarca kitap yazıldı, yüzlerce konferans / panel düzenlendi, binlerce makale kaleme alındı. Öyle ki, hakkında yazılan yazıların ve verilen konferansların sayısı, hayatteyken kendisinin yazdığı yazıları ve verdiği konferanları sayıca aştı.
     Farklı coğrafya, kavim ve mezhepten Müslüman bireylerin düşünsel kimliğinin ve ideolojik kişiliğinin oluşmasına vesile olan Dr. Ali Şeriatî hakkında, bugüne dek yapılmış olanların bir iki katı daha yapılsa, öyle sanıyorum ki yine de yetersiz olacaktır.
     Ali Şeriatî, geride onlarca eser, yüzlerce makale, konferans ve biribinden güzel şiirler bıraktı. Eserleri dünyanın farklı dillerine çevrildi, yüzlerce ülke ve coğrafyada okuyucuya ulaştı.
     O, “İslam Devrimi’nin öğretmeni” idi, ancak fikirleri ve düşünceleriyle öğretmenlik yaptığı devrimi göremedi. Devrimden iki yıl önce şehîd edildi.
     19 Haziran 1977 tarihinde şehîd olan Dr. Ali Şeriatî’den tam 1 yıl 7 ay 23 gün sonra, 11 Şubat 1979 tarihinde İran İslam Devrimi zafere ulaştı.

Derleyen ve Yazan: İbrahim Sediyani /Ufkumuz.com

Yorum Gönder

Toplam Yorum Sayısı 2

Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

OĞUZ AKIN 12 ay önce yorumlandı

KÜRDİSTAN MEDENİYETLERİN BEŞİĞİ MİDİR AHAHAHAAA :D

Kişi beğendi.
Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

Diyadin Fırat 4 yıl önce yorumlandı

Ali Şeriatının hayatını yazdığınız için teşekkür ederim.Gerçek inanç adamı olduğu geniş okuyucu bu zatı tanıması çok faydalı olacaktır.Kaynakların tükendği,maddi ve manevi,kaynakların tükendiği bu gezegenin bizden sonra gelen varislermize yaşanabilinir durumda bırakmamız için Ali Şeriatiyi ve fikirlerini bilmemiz gerekir diye düşünüyorum.Bu hizmetinizden dolayı sizi ve HINIS HABERE teşekkür ediyorum.saygılarımla

Kişi beğendi.