Bülent Arınç'a açık mektup

15 Şubat 2012 Çarşamba 02:27

Size bu mektubu yazarken ne kadar samimi olduğumu belirtmeme gerek yok, kalbimin el verdiklerini yazıyorum. Ve keşke bu mektubu bu minval üzere sürdürebilseydim. Ama ne yazık ki, bugünlerde kırgınım size! Hayır, hemen gardınızı almayın, siz hala benim için o berjer koltukta oturan adamsınız...

Bülent Arınç'a açık mektup
Bülent Bey,

“Sayın” kelimesini “medeni” dilimiz Türkçenin başına kim bela etti (bazıları suçu Ecevit’e yükler) bilmiyorum, ama ben hiç sevmiyorum, o yüzden elimden geldiğince kimseye “sayın” diye hitap etmemeye özen gösteriyorum. Size, başına hiçbir sıfat getirmeden soyadınızla değil de adınızla hitap ettiğim için öncelikle bağışlayın beni; ama nedense bazı insanların ön isimleri daha çok yakışıyor onlara. Adınızla her karşılaştığımda bir resim canlanıyor gözümde. Gecenin bir vakti, berjer bir koltuğa oturmuş, okuma gözlüğü boynunda asılı, dizinde kaldığı yerden ters çevrilmiş bir kitap, bir gözü belki zaman zaman televizyona kayan, önünde ille de Türk kahvesi, memleketin gidişatı hakkında kederlenen, kendi sorumluluğundan kaynaklı hadiseler karşısında üzülen, başardıklarına da pek sevinmeyen, zaten görevinin bunu başarmak olduğuna inanan bir insanın resmi... Yüzünüzle bütünleşmiş ve hiç eksilmeyen hüzne ve kedere bulanmış merhametli gülümseme, bu adamdan hiç kötülük gelmez duygusunu veriyor bana. Kendime o kadar yakın buluyorum ki bu harikulade duruşunuzu... Çünkü içinde riyanın zerresini barındırmıyor, sahtelik adına hiçbir şey görmüyorum onda. Mütedeyyin, Allah korkusundan tir tir titreyen, kul hakkını yerse cehennem azabından kurtulmayacağına kani, kelamın kutsiyetine inanmış sizin gibi bir şahsiyet, zaman zaman bana keşke politikanın girdabında değil de, büyük bir hayır kurumunun başında olsaydı dedirtiyor ama hemen bu fikrimden vazgeçiyorum; politika denilen ve hep cambazlara uygun görülen meslekte iyi ki böyle bir adam var da, hani günün birinde “vicdan” namına bir şey aramak zorunda kalırsak bir yerlerde ona gideriz, o da bizi eli boş göndermez diyerek rahatlıyorum.

Sizi uzaktan tanıdığım ilk günlerde bu düşünceye kapıldım ve o gün bugün -ki bir hayli zaman oldu- hiç yan yana gelip iki kelam etmediğimiz halde, bu fikrim hiç değişmedi.

Geçen yıl, yaklaşık kırk yıldan beri memleketinden uzak düşmüş, oralarda bize isyanın ve hasretin en güzel şarkılarını bestelemiş Şivan Perwer’le Almanya’da yaptığınız görüşmeyle bu fikrim iyice pekişti. Bir politikacı, firari bir sanatçının ayağına gitmiş, ona memleketin eski memleket olmadığını, artık kendisini de aramızda görmek istediğini söylemişti. Doğrusu Şivan Perwer de sizi kırmamış, TRT Şeş’e çıkmıştı da adını lanetliler listesine yazdırmıştı. Olsun, hem siz, hem de Perwer aynı anda yücelmiştiniz gözümde. Ondan hemen sonra bu yılın başında Meclis’te yaptığınız bütçe konuşması ise, hani en umutsuz zamanları olur ya insanın, hani her şeyin bittiğini sandığı, işte öyle bir anda benim için ışık oldu, umut oldu büyüdü, bu memleketten kolay kolay ümit kesilmez dedirtti bana. Daha çok sevdim sizi!

Orada dediniz ki, “Kürtlerin bütün haklarını vereceğiz!” Bu cümlenizden ben şu sonuçları çıkardım: “Kürtler vardır, bütün temel insani hakları gasp edilmiştir, bu hakkı kim gasp ettiyse, bu gaspı şu anda bizim hükümetimize devretmiştir, yani biz hükümet olduğumuzda kucağımızda Kürtlerin gasp edilmiş haklar manzumesini bulduk, onun için henüz belli olmayan bir tarihte bu hakların tümünü gerçek sahiplerine iade edeceğiz.” Ben yukarıdaki cümlenizden bunları anladım, “medeni” dilimiz Türkçeyi bilen hemen hemen herkes de sanırım o cümleden böyle bir sonuç çıkarır. Sanırım bu konuda hemfikiriz.

Bu konuşmanızdan sonra Uludere’de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı 34 gariban Kürt köylüsünün devletin ölüm makinelerinden yağdırılan amansız bombalarla parçalanmaları bile size karşı beslediğim umudumu söndürmedi. İktidarda “Allah korkusunu yüreğinin en hassas yerinde bütün kalbiyle hisseden” en azından sizin gibi birkaç vicdan sahibi insan var, er ya da geç bu korkunç facianın faillerinden gereken hesabı sorup, bu katliamdan dolayı özür dileyecekler nasılsa dedim kendi kendime ve o gün bugün her sabah bu faillerin tespit edildiğine dair bir haberle karşılaşmak ve beklenen o özrü işitmek umuduyla başlıyorum güne. Bu mektubu yazdığım güne kadar henüz o haber gelmemiş, o özrü işitmemiştim. O haber gelinceye kadar da umutla bekleyeceğim.

Muhterem Bülent Bey,

Size bu mektubu yazarken ne kadar samimi olduğumu belirtmeme gerek yok, kalbimin el verdiklerini yazıyorum. Ve keşke bu mektubu bu minval üzere sürdürebilseydim. Ama ne yazık ki, bugünlerde kırgınım size! Hayır, hemen gardınızı almayın, siz hala benim için o berjer koltukta oturan adamsınız, hala yüzünüzdeki kederin acı çeken samimi bir insanın kederi olduğuna inanıyorum ama öyle bir laf ettiniz iki, ne yapsam size sitem etmekten, size gücenmekten alamıyorum kendimi. Bir televizyon kanalına çıktınız ve “Kürtçe bir medeniyet dili değil,” dediniz. Dediniz ve beni çok kırdınız. Dikkat edin “bizi” demiyorum, anadili Kürtçe olan, ana dilini ana kucağı olarak gören, kendini Kürt hisseden binlerce insanı kırdığınıza eminim, ama ben hiçbirisinin adına konuşmaya yetkili değilim, sadece ama sadece kendimden sorumluyum, o yüzden “beni kırdınız” diyorum, yoksa kendime bir kıymet vehmettiğimden değil. Peki, ben kimim?

Ben, daha çok küçükken dili yüzünden başı belaya girmiş, dili yüzünden zincirle dövülmüş, dili yüzünden aşağılanmış, horlanmış bir Kürdüm. Kendimi ifade etmeye başladığım günden itibaren yüksek sesle Fazıl Hüsnü’ye nazire yaparcasına “Kürtçem, ses bayrağım!” diye bağırmak isteyen birisi oldum hep ama ne yazık ki Kürtçem hiçbir zaman ‘ses bayrağım’ olmadı. Dilimle ifade edemedim kendimi. Bu yüzden, benim durumumda olan dünya edebiyatının birçok yazarı gibi, öteki dile, sizin deyiminizle ‘medeni’ dile, benim deyimimle ‘resmi’ dilime Türkçeye sarıldım. Dokuz yaşımda haki renkli, gri bir yatılı bölge okulunun soğuk bir demir ranzasında Türkçeyi öğrenirken, daha sonra öğrendiğim kelimeleri ardı ardına dizip onlardan bir nesir oluştururken, o nesrin içine gayri ihtiyari Kürtçe bir tını sızdı. Yazdıklarım Türkçe miydi, yoksa Kürtçe düşünülmüş, Türkçe kelimelerle hayat bulmuş melez bir karışım mıydı, onu yazdığım on iki kitabımın okurları karar versin, asıl demek istediğim şu: Sizin deyiminizle ‘medeni’ dilim Türkçe bana yetmemiş olacak ki, o yatılı okuldan firar ettikten hemen sonra anadilimin alfabesinin peşine düştüm. Hiçbir yerde yoktu. Şu anda yönetici olduğunuz devlet onu yasaklamıştı. O alfabeyi nerede buldum biliyor musunuz? Kimliklerine sahip çıktılar diye, dillerinden taviz vermediler diye tutuklanıp idamları istenen benden bir kuşak önceki birtakım Kürt münevverlerinin bir askeri mahkemede, bir askeri savcısının hazırladığı iddianamesine verdikleri cevapta. On yaşında olmalıyım, o iddianamenin karşı savunmasından şunu öğrendim: Kürtçe Hint-Avrupa kökenli bir dildi. Alfabesi 31 harfti, 4 lehçesi vardı, Latin, Arap ve Kiril alfabeleriyle okunup yazılabiliyor, gelişmiş bir klasik dönem edebiyatı var, en ünlü edibi Ehmedê Xanî, en ünlü eseri sizin mensubu olduğunuz hükümetin Kültür Bakanlığı’nın da yayınladığı Mem û Zîn’di. Malumatı uzatıp saçma sapan bir savunmaya girişmeyeyim, bunları yazmak bile bana acı veriyor. Bu çağda bunları birilerine hatırlatmak onun zekasıyla dalga geçmek gibi geliyor bana, onun için bağışlayın beni, öğrendiklerim bana kalsın. Bunları öğrendikten yıllar yıllar sonra, İstanbul’da Mehmed Uzun adında bir çelebi adamla karşılaştım. Tıpkı Şivan Perwer gibi o da ‘vahşi’ dili başına bela olmuş birisiydi.

Memleketinden on beş yıl ayrı kalmıştı. Kuzey Avrupa’nın soğuktan ve yalnızlıktan kaskatı kesilmiş bir ülkesinde, daracık bir odada, hasret içinde anadilinin kelimelerine ruh vererek romanlar yazmıştı. Ancak o romanların o kadar sınırlı bir okuru vardı ki! Siz de taktir edersiniz ki, okuma yazma eğitimle edinilen bir süreçtir. Ama Kürtler bir mucizeyi gerçekleştirmişlerdi, okuluna gitmeden kendi dillerini okuyup yazabiliyorlardı ve inanın yeryüzünde bunu başarmış başka bir halk yoktur. İşte ben o romanları aldım, ağzımdan burnumdan oluk oluk kan getirerek bana öğretilen ve şu ana kadar hayatımı idame etmemi sağladığı için minnet borçlu olduğum öteki dilime, yani “medeni” dilimiz Türkçeye çevirdim. Eğer ömrü vefa etseydi, çok değil bir iki yıl daha yaşasaydı Mehmed Uzun, inanın Nobel alacaktı! Adı adaylar arasında geçiyordu ve oraya çok yaklaşmıştı ama Allah ona, “senden bu kadar, seni yanıma alıyorum, oradan bak anadilinin bundan sonraki serencamına,” dedi ve meleklerine teslim etti onu, ruhu şad olsun! Söylediklerinizi Mehmed duymadı demeyin, vefat ettiğinde siz Meclis başkanıydınız, bir başsağlığı telgrafı göndermiştiniz eşine, ruhların her şeye kadir olduğunu siz benden daha iyi bilirsiniz, inanın o da çok kırılmıştır size...

En çok da neden biliyor musunuz? ‘Medeni’ ve ‘vahşi’ ayrımını yapmak size yakışmadığı için. Bu ayrımı Batılı sömürgeciler yaptı çünkü. Beyaz adam hasır şapkasını taktı ve o ilkel, vahşi kabileleri medenileştirmeye gitti önce Kongo’ya, oradan Amazonlara, sonra dünyanın dört bir yanına. Kendileri “medeni” bir dünyadan gitmişlerdi, oradakilerin tümü vahşiydi. Önce medeni dillerini öğrettiler zorla onlara, onların “ilkel” dillerini de hayatlarından çekip aldılar. Kürtlerin başına gelen de bundan hiç farklı değildi. Bir dili yasaklar, onu hayatın dışına çıkarırsanız o dil vahşileşmez, tam tersine yaptıklarınız vahşet olarak yazılır tarihe ve o vahşet bir lanet gibi kıyamete kadar yapışır yakanıza. Sizi bu vahşetin müsebbibi olarak görmediğim ve her türlü vahşete karşı olduğunuzu bildiğim için kırıldım size. Hem bildiğim kadarıyla siz Kürtçe bilmiyorsunuz, bilmediğiniz bir dil hakkında nasıl böyle bir yargıya varıyorsunuz Allah aşkına? Mesela ben Madakasgarca bilmem, o dilin bir ‘medeniyet dili’ olup olmadığı hakkında en ufak bir fikrim yok benim. Hem “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” değil miydi Bülent Bey?

Biliyorum uzadı mektubum, ama bu münakaşanın bugünün işi olmadığına dair bir Bediüzzaman Seidê Nûrsî anekdotuyla bitireyim. Bediüzzaman bundan tam 104 yıl önce İstanbul’a geldiğinde sizin deyiminizle “medeni” dil Türkçeyi bilmiyor, hayatını “vahşi” dili Kürtçeyle idame ettiriyordu. İstanbul’da cami cami gezerek özellikle Kürt hamallara Kürtçe hutbeler okudu. Bu yüzden başı belaya girdi, “İstanbul’un medeni kurallarına” aykırı davranıyor gerekçesiyle alıp tımarhaneye kapattılar. Sonra da kodese.... Çok sonra, tımarhanede yaşadıklarını “Divan-ı Harb-i Örfi” adlı kitabının sonuna, “Devr-i İstibdad ve Said-i Kürdi’nin Pençeleşmesi” başlıklı bir makaleyle ekledi. Ona göre, Kürtlüğünden dolayı ona “deli” gömleğini giydirmişlerdi. Yazısının giriş paragrafı bu mektubun da son paragrafı olsun:

“Ben Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Kaba olan ahvalimi Kürdistan kapanıyla tartmalı, hassas olan medeni İstanbul mizanıyla tartmamalısınız. Öyle yaparsanız, maden-i saadetimiz olan Dersaadet’ten önümüze sed çekmiş olursunuz. Hem de ekser Kürdleri tımarhaneye sevk etmek lazım gelir. Zira Kürdistan’da en revaçlı olan ahlak, cesaret, izzet-i nefis, salabet-i diniye, muvafakat-ı kalb ve lisandır. Medeniyette nezaket denilen emr, onlarca müdahenedir.”

İşte böyle Bülent Bey, bu hikaye çok eski bir hikayedir.

En kalbi duygularımla size mahsus selam ederim.

*Muhsin Kızılkaya/ Yazar
Star Açık Görüş

Yorum Gönder