'Dindar bir gençlik yetiştirmek istiyoruz'

09 Şubat 2012 Perşembe 13:34

Mütedeyyinler, muhalefetteyken pek özgürlükçü ve eşitlikçi oldukları halde, iktidara gelince hiç de öyle davranmıyorlar. Kendileri gibi düşünmeyenlere özgürlüğü çok görüyorlar.

'Dindar bir gençlik yetiştirmek istiyoruz'

Yukardaki başlık Başbakan Erdoğan’ın, 1 Şubat’ta sarf ettiği bir cümle. Aynı konuşmada “Ateist bir gençlik mi yetiştirelim?” ifadesinde de bulundu. Bu sözlerin nerelere varabileceğini anlatmadan önce, Başbakanın bu sözlerinden ne kastetmiş olabileceğini tahmin edelim: Dindar ahlaklıdır, dürüsttür, ateist veya dinsiz ahlaksızdır, şaibelidir.
En kısa yoldan, önce şunu diyelim: Başbakan, yaşamı boyunca, karşılaştığı veya tanıdığı her dindar, ahlaklı ve dürüst olmuş, diğer taraftan her dinsiz ve ateist, ahlaksız ve sahtekâr olarak görünüvermişse, bu iddiasında haksız sayılmaz. Ancak dindar olup ahlaksız olan ve güvenilir olmayan örnekler söz konusu olduğunda, “Din ortada, ahlakı ve dürüstlüğü emreder, inançlı kişi ahlaka aykırı düşmüşse din ne yapsın?” savıyla kotarılmaya çalışılırsa, “Peki, hangi tür ateizm ahlaksızlığı ve sahtekârlığı emreder veya meşru görür?” diye karşılık verilebilir.
Yukardaki argümanla, dindarlığa karşı çıktığım veya ateizmi savunduğum anlaşılmasın. Sadece dindarlığa fazla kredi verildiğini, ateiste de haksızlık yapıldığını belirtmek istiyorum. Şimdi, dindar bir gençlik yetiştirmenin ne tür mahzurlarının olabileceğini anlatmaya çalışacağım. Her şeyden önce, formel olarak, bu iddia laik rejime aykırı. Başbakan’ın İslam ülkelerinin devlet ve siyaset adamlarına laikliği önerirken, kendi ülkesinde, dinsel (İslami) bir dünya görüşünü savunması, bariz bir çelişki. Bu iddianın, içerik yönünden şu sakıncaları var. 

Geleneksel inanç yeterli mi?
a. Belli bir dine inanan kişi, kendi dininde olmayanları sapkın görür, onlara, kendi dindaşlarına gösterdiği sevgi ve saygıyı göstermez. Bu bir dışlamadır. Bir dindarın gözünde “öteki”, düşman olarak bile algılanabilir. Çok kültürlülüğün elzem olduğu bir çağda, dindarlığın üstünlüğünü, bir kural şeklinde savunmak, diğer insanlarla barış içinde yaşama anlayışına aykırıdır.
b. Bir dinin inanç maddeleri (Tanrı, ahiret, vahiy gibi) hiçbir zaman evrensel geçerlilik statüsüne yükselmedi. Bunları inkâr eden kişiye, bariz bir hakikati reddettin diyemeyiz. Bu tür inançlar, sübjektif alanın malzemesidir. Yani, birey inanır ama diğerinin inanması için yeterli delili yoktur. Bu sebeple inanmadığı için onu suçlayamaz. İslam peygamberi, bilindiği gibi bazı çağdaşlarını ikna ederdi. Kendisini koruyan öz amcası (Abu Talib) buna dâhil. Öyle anlaşılıyor ki, iman, bir mantıksal zaruretten ziyade bir nasip işi.
c. Ortaçağ kültürel şartlarından çok farklı olan çağımızda, bir insanın ahlaklı ve kişilikli bir yaşam sürdürebilmesi için, geleneksel inanç sistemlerinin kapasiteleri kâfi değil. Son iki asırda, felsefi etik, psikoloji, sosyoloji ve pedagoji alanında yapılan araştırmalar, ahlaklı ve güvenilir bireyler yetiştirmenin daha girift bir sorun olduğunu ortaya koyuyor.
d. Yaşadığımız bu zamanlarda, bedensel yıkıcı hazlar, yasak olmaktan çıktı ve büyük kentlerde meşrulaştı. Gençleri bunlardan sakındırmak için, Tanrı korkusu ve öbür dünyada ceza gibi iman akideleri yetmiyor. Gençlerin bu tür hazların zararları ve sosyal yaşamdaki olumsuz etkileri yönünde bilinçlendirilmesi gerekir. Bu ise, dinin konusu değil, genel eğitimin konusudur. Dinsel inancın yasaklayıcı kodlarının verimsizliğine örnek olarak, hem İslamiyet hem de diğer semavi dinlerde, yüksek mertebelere çıkmış din adamalarının işlediği büyük günahları gösterebiliriz. 

Etik değerler
e. Türkiye örneğinde de olduğu gibi mütedeyyin kimseler, muhalefetteyken pek özgürlükçü ve eşitlikçi oldukları halde, iktidara geldiklerinde öyle olmadıkları müşahede edildi, ediliyor. Kendileri gibi düşünmeyenlere özgürlüğü çok görürler. Diğer dünyalara pencereleri kapalıdır. Bu sebeple mütedeyyin yöneticiler olarak, farklı inanç ve dünya görüşlerine mensup kitleleri yönetmekte güçlük çekerler. Bu güçlük onları kavgacı ruhlara dönüştürebilir. Türk mütedeyyinlerinin diğer bir vasfı da, milliyetçi olmaları. İslam dininin özüne aykırı olan bu durum, Kürt meselesinin çözülmesinde en büyük engeldir. Gerçek bir Müslümanın milliyetçi olamayacağı bilinmeli. Bu milliyetçilik yüzünden Uludere’de katledilen 34 Kürt’e pek de aldırmadılar. Kişi, dindar ve milliyetçi olmakla vicdan bütünlüğünü ne derece koruyabilir? Bu, cevabı milyonları ilgilendirecek çok önemli bir soru. 

Gençleri özgür bırakmak
f. İnsanlar arasındaki ilişkilerde önemli olan, etik değerler ve davranışlardır. Bize karşı bir eylemde bulunan kişinin beni ilgilendiren yönü, o eylemin iyi mi kötü mü olduğu, hangi ahlaki değerle ilişkili olduğudur. O eylemi icra eden kişinin, hangi metafizik inançta olduğu, Tanrı’ya inanıp inanmadığı, beni ilgilendirmez. Bundan kastım, ahlak normlarının bağımsız normlar olduğunu belirtmek. İnanç sistemleri ve ideolojiler ahlaka sahip çıkarak, kendi meşruiyetlerini kanıtlamaya çalışırlar. Aslında ahlak kodlarının ve ahlaksal eylemin hiçbir inanca ve ideolojiye ihtiyacı yoktur. Bu yüzden, hiçbir dine mensup olmayanlarda güzel ahlakın örneklerini, diğer taraftan inançlı kimselerden, ahlaka aykırı davranışlar görürüz. Bu da gösteriyor ki, metafizik inançlar, ahlaksal eyleme yol açmıyorsa (ki çoğu zaman açmaz) ahlaksal değer taşımazlar. Hatta bazen dindar kişi, günah işlemede kendini imtiyazlı görebilir: “İmanım var Tanrı beni affeder, ama imansızınkini affetmez” şeklinde düşünebilir.
g. Ateistin durumuna gelince, Tanrı’nın varlığına inanmayan ve bunun ispatını kendine iş edinen kişiye acımak gerekir. Bunun durumu, Tanrı’nın varlığını ispat etmeyi, kendine iş edinen kişiden farksızdır. Çünkü Tanrı, varlığının kabulünü, insanın yücelmesi için şart koşsaydı, diğer evrensel nimetleri gibi, onu da evrensel yapardı. Varlığına delalet eden daha kesin alametler ortaya koyardı. Bunu yapmadı. Ona inanana da inanmayana da, nimetlerini yağdırıyor. Hatta bazen inanmayana daha fazla verip inanandan kısıyor. Onun ne istediğini, ona bırakmak lazım. Tanrı’ya en büyük haksızlık, hatta, bir insanın işleyebileceği en büyük günah, inanan kişinin, kendini Tanrı yerine koyması, onun adına konuşmasıdır. Bir taraftan, beklenmedik büyük bir servete kavuşan talihli bir kişinin, bu büyük nimetten dolayı, Tanrı’nın varlığına iman etmesi, diğer taraftan akıl ve mantığıyla, Tanrı’nın varlığına bir türlü kanaat getiremeyen ve zihinsel yetilerinin bu varlığı idrakten aciz kaldığını söyleyip onun varlığına inanmaması. Hangisine güvenirsiniz? Birincisi, bir felakete maruz kalınca inancından her an vazgeçebilir. Diğeri, güçlü bir kanıt bulunca her an inanabilir.
Yıllardır gençlere ders veren bir hoca olarak, bana “Dindar bir gençlik yetiştirelim mi?” diye sorsalar, cevabım “Hayır” olur. Peki, “Size göre nasıl bir gençlik olsun?” sorusuna da şu cevabı veririm: İyiliği, kötülüğü olduğu gibi anlatırım. Dini, en büyük dindarın kitabından okuturum. Dinsizliği ve ateizmi ise en büyük ateistin kitabından. İdeolojileri de, en güçlü kurucularının eserlerinden aktarırım. Seçimi onlara bırakırım. Kendi seçimimi onlara dayatmam. Sorsalar, “Hocam sizin seçiminiz nedir?” diye, uygun zaman ve zeminde söylerim. Ama onları özgür bırakırım. Çünkü onların muhakemesine hep güvenmişimdir. 

YASİN CEYLAN:  Prof. Dr., ODTÜ, Felsefe
(RADİKAL İKİ)



Yorum Gönder