Kürt meselesinde inadın bedeli

01 Şubat 2012 Çarşamba 13:15

PROF. DR. AHMET ÖZER * / AK Parti sorunun parçası olan aktörleri dışlayarak sorunu çözemez.

Kürt meselesinde inadın bedeli
Kürt meselesi geldiği noktada gene karşılıklı çatışma ve inatlaşma ile kilitlendi. Büyük can ve mal kayıplarına neden olan bu durumun en görünür nedeni hem iktidarın hem de örgütün çözüm konusunda yanlış hesap yapması. Bugün Türkiye’de bir iktidar sorunu yaşanıyor. Bu iktidar eksikliğinden değil, aksine iktidar fazlalığından kaynaklanıyor. Ünlü bir söz var: “İktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar.” AK Parti hükümeti de üçüncü döneminde iyice bozulmaya; kendini mutlak iktidar gibi görmeye, daha da tehlikelisi uygulamalarını buna göre yapmaya başladı. Öyle ki birçok önemli konuda meclise bile ihtiyaç duymadan Kanun Hükmünde Kararnamelerle ülkeyi yönetmeye başladı. Sadece bu da değil, yargıyı istediği yönde karar almaya, medyayı istediği biçimde yönlendirmeye, sermayeyi ise adeta müşteri ilişkisi içinde hapsetmeyi başarmış durumda.

Bu neden böyle oldu? Kanımca en bariz iki nedeni şöyle dile getirilebilir: Biri, Türkiye’nin 1990’lı yıllardaki çok partili koalisyonlarının aşırı istikrarsızlığının oluşturduğu negatif algının etkisiyle aşırı istikrara tapınma derecesinde yönelmek. Çünkü mevcut iktidar, geçmiş yıllardaki istikrarsızlığı bahane ederek ve bu konuda epey hoşnutsuz olan kamuoyunu da kullanarak 2011’in Türkiye’sinde istikrar adına aşırı bir güç yoğunlaştırmıştır. Ademi merkeziyetçilik adına yola çıkanlar adeta katı merkeziyetçiliğin durağında takılıp kalmıştır. Türkiye için ikisi de iyi olmayan istikrarsızlıktan aşırı istikrara, diğer bir deyişle bir uçtan öbür uca bir savrulma sözkonusu. Fuat Keyman’ın (27.11.2011-Radikal 2) belirttiği gibi, 1990’lı yıllar demokrasinin araçsallaştığı ve içinin boşaltıldığı yıllardı, 2010’lu yıllar ise demokrasinin ekonomik istikrar adına içinin boşaltıldığı yıllar olabilir.

Dolayısıyla AK Parti bugün için ‘güç bende istediğimi istediğim biçimde yaparım’ havasında. Bunda önemli rol oynayan ikinci unsur ise AKP’yi dizginleyecek güçlü bir muhalafetin olmaması. CHP iç sorunlarıyla didişmekten ve geleneksel politikaların donuk alanına hapsolmaktan iktidarı düzgün biçimde denetlemeye zaman bulamıyor. Değişim ve dönüşüme öncülük etmek yerine 1930’ların mirasını savunma yarışı içine girmiş gözüküyor. Bu ise ana muhalefet partisine geniş yığınlar nezdinde kazandırmaktan ziyade kaybettiriyor. Hal böyle olunca AKP iktidarı çözmek istediği sorunları kendi meşrebince çözüyor, toplumun çözmesini beklediği sorunların ise adını koyuyor ama çözmüyor, sadece çözüyormuş gibi yapıyor. Bunun için geçmişe bir göz atmak yeter. Kürt sorunu, Alevi sorunu, Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu, hukuk sorunu, düşünce ve ifade özgürlüğü sorunu, faili meçhuller sorunu vb. Bunların tümünün adını koydu, ama aradan neredeyse on yıl geçti, hiçbirini çözmedi. Bu sorunlardan en acil ve can yakıcısı olan Kürt sorununda da maalesef yol alınamadı. Şimdi başa, hatta 1990’lı yıllara dönme endişesi ve tehlikesi belirdi. Çatışmalar devam ediyor. Dağdakiler güya indirilecekti, içeri alınmaktan dolayı ovada adam bırakılmadı. Aydınlar, bilim insanları, hukuk adamları, yayıncılar, avukatlar, gazeteciler peşpeşe gerekçe gösterilmeden içeri alınıyor. Herkes ‘sıra ne zaman bana gelecek’ diye beklemeye başladı. Düne kadar PKK ile görüşürken birdenbire savaşmaya başlandı, Öcalan’la müzakere etmekten katı bir tecride dönüldü. BDP ise bir yandan iktidarın ve yargının baskısı öbür yandan yeterince özgün politika üretemediği için tamamen devre dışı kaldı. Bunun üzerine iktidar ben istediğimi istediğim biçimde yaparım tarzı bir siyasete geldi.

Peki istediği ne? Bugün için devlet daha doğrusu devleti ele geçirmiş olan AK Parti Kürt sorununu 1) Kültrel hakları bireysel düzeyde tanımak 2)Eğer PKK’lılar silahlarını bırakıp gelirse bunu sessiz sedasız halletmek (gözyummak) 3)Dini bütünlük çimentosuyla yeni bir birlik beraberlik inşaa etmek istiyor. Ancak şu var: AK Parti sorunun parçası olan aktörleri dışlayarak sorunu çözemez. Yapılması gereken bu aktörlerin sürece dahil edilmesi. Tabi eğer çözüm isteniyorsa. Ölümler daha fazla ölümü, kan kanı, intikam intikamı çağırır.. Bu kısır döngüye girildi mi sonu nereye varır bilinmez... Peki örgüt ne yapmak istiyor, daha doğrusu AKP’nin bu pozisyonuna karşı talebi ne? O da şöyle görünüyor: 1) Kürt meselesini, özyönetim, Kürtçe eğitim temelinde çözmek 2) PKK’nin yasal Kürt siyasetinin esas aktörü olarak entegre edilmesine izin verilmesini sağlamak 3)Öcalan’ın koşullarını iyileştirmek.

Her iki taraf da bu isteklerini askeri, siyasi, ideolojik ve diplomatik araçları kullanarak gerçekleştirmek istiyor. Devlet, askeri açıdan, PKK’yi devrimci halka savaşına ve bir iç savaşa yol açmadan güçten düşürerek, deyim yerindeyse ‘belini kırarak’ masaya oturtmak istiyor. Medyayı da kullanarak itibarsızlaştırmaya; siyasi açıdan KCK tutuklamalarıyla budamaya çalışıyor. Diplomatik açıdan ise bir yandan çekişmeli olduğu İsrail ve stratejik ortak dediği ABD’den lojistik destek sağlamaya çalışıyor, öbür yandan Barzani ve Talabani’den yardım istiyor.

PKK ise yaptığı saldırılarla güç göstermenin ötesinde devleti kendisini tanımaya zorlamak istiyor. Siyasi ve ideolojik açıdan ise Kürt kitlesiyle bağlarını savaş koşullarında daha da güçlendirmeye çalışıyor. Çünkü PKK’nin asıl gücü dağdaki güç değil, Kürt kitlesi ile kurduğu bağ ve bu bağın oluşturduğu sosyolojik meşruiyettir.

Azımsanmayacak bir Kürt kitlesi bütün olan bitene rağmen şöyle düşünüyor: “Eğer PKK olmasaydı ve devlete karşı mücadele etmeseydi, haklarımızın gündeme gelmesi bir yana kimse adımızı bile duymayacaktı. Bugün eğer Kürtler birtakım haklar kazanmışsa bu PKK’nın sayesindedir.” İşte PKK’nın en büyük gücü Kürt toplumunda oluşturduğu bu algıda saklı. Tabi buna karşılık PKK’nın silahlı eylemlerinin Kürtlere çok zarar verdiğini, Kürt gençlerinin canına, köylerine, ormanlarına, zenginlik kaynaklarına mal olduğunu ileri süren Kürtler de yok değil. Ama bugün için siyasette hâkim durumda olanlar bunlar değil, birinci görüşte olanlardır. Sonuç itibariyle bu kısır çatışma ortamından çıkılması elzemdir. Bu konuda başta siyaset kurumu ve sivil toplum kuruluşları olmak üzere herkese tam da şimdi büyük görev düşüyor. Yarın olduğunda geç olabilir. 

*Prof. Dr. Ahmet Özer/ Taraf(hertaraf)

Yorum Gönder