Ortadoğu'nun tarihi insanın tarihi

26 Aralık 2011 Pazartesi 11:35

Zamanla dini bir meşruiyet de kazanan Ortadoğu’daki geleneksel ataerkil iktidar özlemi, baskıcı ve otoriter bir hüviyete büründü. Özellikle geçen asrın başında adaletle hükmetmeyi terk edip Batılı konvansiyonel güçlerin arzuladıkları şekilde eski milli benliklerine geri döndüler. Bu ise, İslam’ın medeniyet anlayışına en büyük darbe oldu. Yazarımız Veysel Yenigül'ün Star Gazetesin (Açık Görüş)de yayınlanan yazısı:

Ortadoğu'nun tarihi insanın tarihi

Chantal Mouffe “Siyaset, özellikle de demokratik siyaset, çatışma ve bölünmelerin üstesinden hiçbir zaman gelemez. Amacı her çatışma ve çeşitlilik bağlamı içinde birlik kurmaktır, bir ‘onlar’ karşısında, bir ‘biz’ oluşturmakla ilgilenir” der. Mouffe’un bu veciz sözü, pratik değer açısından Ortadoğu gerçekliğine ve siyasetine uyarlanabilir mi bilmem ama demokratikleşmeyi temel alarak sorunlarının üstesinden gelmek isteyen ülkemiz için fevkalade önem arz ediyor. Demokratik siyaseti temel toplumsal ve siyasal sorunlarımızın çözümü için esas alacaksak, toplumu benzeştirmekten, farklıkları göz ardı etmekten ve gri tonları es geçmekten vazgeçmemiz gerekir her şeyden önce. “Ya bendensin, ya da öteki” anlayışının demokratik kültür ve siyaset paradigmasıyla örtüşen bir tarafı bulunmamaktadır. Toplumsal yaşam ve doğa gibi, insanların da düşünceleri renkli ve dinamiktir. Hülasa, insan düşüncesi, hiçbir zaman siyah-beyaz şeklinde kategorize edilmeye gelmez.

Modern insanların çoğu, bugün hâlâ çepeçevre kuşatıldığına ve kendi kaderinin dünyanın diğer ucundaki bireylerin kaderiyle iflah olmaz bir biçimde benzerlik arz ettiğine inanmıyor. Hakeza, olası nükleer bir savaşın, bugün içinde yaşadığımız gezegenin geleceğini nasıl ve ne yönde etkileyebileceği, dahası böyle bir savaşın gezegeni yaşanılabilir bir yer olmaktan çıkarabilme ihtimali üzerinde pek az düşündüğü kanısındayım. İnsanların ekseriyeti ağır bir dezenformasyon bombardımanı altında sunulu olanlar çerçevesinde düşünmekte ve öyle hareket etmektedir. Gerçek olan şu ki; bugün hakikati öğrenmek isteyen kişi, sunulu her şeye şüphe ile yaklaşmalıdır.

Tarihte, özellikle 18 ve 19. yy’ın sonunda Modernizm ve Aydınlanmacı(!) çağla birlikte başlayan hızlı düşünsel ve teknolojik gelişmeler ışığındaki siyasal evrilmeler, toplumsal planda insanların bugün hayal bile etmekte güçlük çektiği sonuçlara yol açmıştır.

Tarih boyunca hemen bütün dinlerin ve ideolojilerin ileri sürdüğü iyi-kötü, adalet-zulüm, tevhid-şirk, ışık-karanlık vs. düalist kavramlaştırmalar belirli bir altyapıyla birlikte bir dünya tasavvuruna delalet eder. Bu ve benzeri kavramların özünde simgesel hale gelen bir mücadele, iyi olanın üstünlüğü ile biterse dünyaya adalet ve barış, huzur ve refah gelecek; kötü olanın üstünlüğü halinde de dünya; felaketin, kaosun, zulmün, hukuksuzluğun başını alıp gittiği bir arenayı andıracak ve karanlığa mahkum olacaktı.

Modern çağ ve sonrasındaki gelişmeler insanlığı aydınlanma mitine ‘daha doğrusu putuna’ boyun eğmeye çağırıyordu. Ne ilginçtir ki bu, tanrılara karşı kazanılmış bir zafer olarak takdim ediliyordu. Biricik argümanı ise ‘aklın özgürleşmesi’ idi.

Modernizmin insan projesi

Kant’ın, “insan kendi hatasıyla düşmüş olduğu çukurdan ancak aklını kullanarak çıkabilir” tezi; insanı kendi özünü merak etmeye, varlığın mahiyetini araştırmaya sevk etmek yerine maddeyi işlevsel kılarak, araştırma faaliyetiyle birlikte öğrenmeye, yapısını çözümlemeye ve farklı amaçlar dahilinde kullanmaya itiyordu.

Haliyle akıl bir noktadan sonra, insandan ayrışarak ve onu da madde gibi boyunduruğu altına alarak fiziki yönüyle çözümlemeye çalışan bir aygıta dönüştü.

Post-modernistler, bu yüzden akılcılık, ilerleme, aydınlanma gibi genel-geçer kavramların, kitleleri huzura kavuşturmaktan uzaklaşması ve kurtuluş vaatlerinin boş çıkması nedeniyle modernizme ve onun insanları tek tipleştirici, tahakkümcü, aç gözlü, sömürgeci ve zorba kılan yapısına bir nevi isyan ederler. Bu çağın karakteri ve yapısına kısaca değinmek gerekirse, post-modern çağ; ötekiyi, aykırı olanı, dışlananı, farklılığı geri çağırıyor. Çünkü modernizmin insan projesi tükenmiş ve insanlık iki büyük dünya savaşıyla tam bir çöküş yaşamıştır. Bu bağlamda Dostoyevski’nin kahramanının “Tanrı yoksa her şey mubahtır” sözü, sanatla felsefi düşünce arasında sağlam bir geçiş köprüsü bulunduğunun delilidir. Hakeza, Nietzsche’nin “tanrı öldü” sözü modern hiçliğin zirvesidir. Geleneksel dünyasından ve onun derin köklerinden kopmuş bireyin nerde duracağı tam bir sorun oluşturuyordu. “Tanrı’yı kendi elleriyle öldüren” bireyin güçlü, adil, paylaşımcı, bilgili ve mutlu olması için değerlerini yeni baştan yaratması gerekiyordu.

Modern insan, aslında bunu başaramadığı için Nietzsche var gücüyle isyan ediyordu!..

Nietzsche’ye göre insan, önceden bağlı olduğu değerleri yıkarken, tutunabilmesi için bu dünyada yeni değerler yaratamaması tam bir trajedi idi. Çünkü bir düşüncenin; mantıksal temellerini istediğiniz kadar güçlü tutsanız da insanın doğası nihai kurtuluşa yatkındır ve hep onu arar. Böyle bir arayış ise sonsuza dek mutlak özgürlüğü, tanrısal gücü çağrıştırır. Bu kısırdöngüye akıl aracılığıyla bir anlam veremeyen insanı tam anlamıyla nihilite “hiçlik” duygusu beklemektedir. Bu dünya onun için yeterli gelmiyor. Evrensel değerler dediğimiz “insanlık, adalet, özgürlük, kardeşlik ve eşitlik” insanın o fıtratından doğmuştur. Bu yüzden insan, hep aradığı şeyi kavramsallaştırarak hayallerini canlı tutmaya çalışır.

İnsanlar eskiden er meydanında savaşır, kazanan şartlarını ortaya koyar; yenilen ise kabul eder ve anlaşma sağlanırdı. Bugünkü savaşlar çok karmaşık ve bütün yönleriyle farklılık arz etmekteler. Bilge krallar, adil hükümdarlar, düşmanına bile gölge olan peygamberler yoktur. Bunun yerine, ‘ortak akıl’ süsü verilmiş iktidar odakları, sözüm ona ruhsuz stratejistler vardır.

Huntigton’un “medeniyetler çatışması” dediği olgunun tezahür etmeye başlamadığını kim söyleyebilir bugün? Medeniyetler, tarihin değişik evrelerinde farklı boyutlarda bir savaşın aracı haline gelmiş olsa da, aslında günümüzde kendine ait simgelerle görünür hale gelmek istemektedir. Simgeler salt görünen şeyler değil, muhtevası; kültürel, coğrafi ve özellikle de dini algılama biçiminizden kaynaklı kavramlardan mücehhez pratiklerdir. Modern ulus devletlerde yasaların rasyonel, baskıcı ve kolektif bir kimlik dayatmasına karşı özgül kimliğinizi görünür ve farklı kılan biricik sembollerdir bunlar.

Bu sembollerin şahsında somutlaşan farklı dünya görüşleri, bugün Ortadoğu üzerinden birbirlerine stratejik avantaj ve üstünlük sağlama saikiyle ‘din eksenli’ yeni bir kapışmada sahne alıyorlar. Modern aydınlanmacı uygarlığın günahlarından biri olan Yahudi düşmanlığı post modern siyasetin kirli kaygan zemininde başat bir güç olarak gizli bir şekilde tedavüldedir. Yahudilerin binlerce yıl önceki hayallerini Ortadoğu’ya dikte ettirme çabaları çok açık bir şekilde üçüncü dünya savaşı sebebidir. Bu anlaşılır bir durum ama etraftaki ülkelerin bu belayı başından nasıl kovacakları, onunla nasıl baş edecekleri de kendi başına bir sorun olarak ortada. İsrail’in güvenliği, enerji nakil hatlarının korunması global güçlerin öncelikleri arasındayken, asıl tehdit ise İran olarak öne çıkmaktadır. Gerçek olan şu ki karşılıklı olarak birbirini yok sayma ve imha etme üzerine kurgulanan stratejiler Ortadoğu’da felakete davetiyedir.

Şu acı gerçeği de bir kez daha itiraf etmeliyiz ki, bilgiye sahip merkezler her zaman gücün de sahibi olmuştur. Bunun içindir ki İslam Peygamberi “ilim Çin’de bile olsa alınız” demiştir.

Ne var ki Peygamber’in ümmeti asırlardan bu yana cehaletin, kıskançlığın, adaletsizliğin, zulmün, diktatörlüğün pençesinde can çekişmektedir. Kralları debdebeli, şatafatlı bir hayat sürerken halkları çoğu yerde kuru ekmeğe muhtaç haldedir. İslam Peygamberi kendi çağındaki putperestlere, aşağılık ve kof sistemlere lanet okuyarak, mazlumların vicdanı olmuş, onları vahyin ışığı ile aydınlatarak bilginin hazinelerine ortak kılmıştı. Nefsin buyurganlığındaki her şey ve ona düşkün, köleci, tefeci, ahlakın dibe vurduğu bir toplumda yaşayan bu insanlarla yüce bir gönül muhabbetiyle kurduğu ilişkiler, o dönemin diktatörlüklerini tarihe gömmüştü. Ne var ki o püriten kabileci ruh, vefatından kısa bir süre sonra fizikken olmasa da ruhen ayağa kalkma mücadelesi vermiş ve adaleti tahtından kovmuştu.

Zamanla kendisi için dini bir meşruiyet de kazanan Ortadoğu’daki geleneksel ataerkil iktidar özlemi, baskıcı ve otoriter bir hüviyete bürünerek, özellikle geçen asrın başında adaletle hükmetmeyi terk edip Batılı konvansiyonel güç odaklarının arzuladıkları şekilde eski milli benliklerine geri dönüşü gerçekleştirdiler. İslam’ın medeniyet anlayışı kanımca en büyük darbeyi burada yemiştir. Bu sonucun en büyük mağduru ise Kürtler olmuştur.

Thomas Hobbes’un “insan, insanın kurdudur” sözü; insanı bir bütün olarak düşündüğümüzde her ne kadar mutlak bir realite olmasa da yabana atılır gibi değildir. Zira insanın onu aşması için, sahih düşünmesi kadar, kontrolü yüksek ahlaki bir karaktere sahip olması elzemdir. Hakeza düşünceleri uğruna, ilkeleri uğruna bedel vermeyi göze alması da gerekmektedir. Şöyle ki; nefsin arzularına, düşüncenin asaleti ile karşı koyarsanız kendinizi aşar, ötekilerle ortak evrensel paydalar inşa eder ve orada buluşursunuz. Bu olmadığı takdirde, devreye halklar adına söz alıp konuşmaya yetkili ama halktan bağımsız hareket eden, çıkar merkezli güç odakları girer. Sırtını başkalarına dayayarak kendi halkını ezer ve sömürür. Nedense bilinen bu duruma pek rıza göstermeyen halk bazen sessiz kalmayı da yeğleyebilmiştir. Özellikle Kürtlerin hakları söz konusu oldu mu, bütün İslam dünyası sağır ve sessiz kalmayı yeğlemiştir.

Kutsal kitaplara rağmen Ortadoğu...

Bugün Ortadoğu’da diktatörlükleri kuran değil ama onları uzun süre yaşatan bu halkların kendisi değil de nedir?

Kutsal kitaplar, insanlara paylaşmayı, adaleti, iyiliği harfi harfine tarif ederek yol göstermesine rağmen; onları bundan alıkoyan, adaletsizliğe, zorbalığa, hakkından daha fazlasına sahip olmaya iten ve buna rıza gösteren iksir nedir?

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, modern aydınlanma ideolojileri ve Darvinci kaba ilerlemecilik anlayışının zirvede olduğu zaman kesitinde vuku bulmuştur.

Darvinist perspektifli siyasi ve toplumsal ahlakın öngördüğü dünya böyle bir ‘elimisnasyonu’ yani güçsüzlerin yok olmasını zorunlu ve normal görüyordu! O savaşlarda milyonlarca insanın ölümü sonucunda “güçsüz, vasıfsız ve asalaklardan kurtulmakla” kurulan dünya, çok daha müreffeh ve mutlu bir dünya mı oldu?

Bugüne gelirsek, 2000’li yıllarla birlikte dünya ölçeğinde oluşan yeni konseptin özünde siyasi İslami hareketleri demokrasi içine çekerek Ortadoğu’ya yeni bir düzen getirme amacı yatmaktadır. Bunu öngören dünya liderliği, enerji nakil ve petrol boru hatlarının güvenliği için istikrarı yegane şart koşuyor. Ne var ki kendileri için nihai manada istikrar ise başkalarının istikrarsızlığından geçiyor. Bu çelişki nasıl giderilecek sorusu, başlı başına ele alınması gereken bir konudur.

Fakat evdeki hesap çarşıya uymayabilir; halklarının rızasını almamış ve demokratik kriterler ışığında hiçbir meşruiyeti olmayan anti demokratik baskıcı iktidarlar ve krallık rejimleri, çıkarlarını korumak adına satranç tahtasının en başköşesini sinsice tutuyor olmaları planları bir kez daha bozabilme ihtimalini taşıyor. Türkiye’de ise değişimin lokomotifi gibi duran siyasi hareketlerin otoriter bir tavırla Ortadoğu’daki klasik denge siyasetini lehine çevirme veya bundan medet umar hale gelme ihtimali bu noktada her türlü sıkıntıya gerek dışarıda gerek içeride kapı aralamakta...

Dış dinamiklerin tahrik edici buyurgan yapısı ile iç dinamiklerin meşru ve makul hedefleri çoğu konuda örtüşemeyince Ortadoğu halkları mevcut yönetimlere ve birbirlerine haklı olarak öfkeleniyorlar. Bu nedenle herkes bulunduğu pozisyonu terk edip bir adım öne çıkmaya yelteniyor.

VEYSEL YENİGÜL / Felsefeci - Yazar
STAR GAZETESİ/ Açık Görüş

Yorum Gönder

Toplam Yorum Sayısı 3

Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

mazhar 5 yıl önce yorumlandı

Ortadoğu üzerine internette arama yaparken denk geldim. Hoş bir analiz olmuş. Ortadoğu ya yeniden medeniyet dinamiğine dönecek yada şiddet mahkumu olarak uzun süre kendine eziyet edecek. Gerçi bugün Ortadoğu’daki ayaklanmaların en önemli özelliği ideolojisiz olmaları. Ayaklanan halkların taleplerine ve öğütlenmelerine baktığımızda karşımıza melez bir oluşum çıkıyor. Burada, batı karşıtı söylem de yok. Kullanılan tek söylem, insan hakları söylemi. Batıdan alınan araçlarla, batıdan alınan kavramlar yerel dinamitlerle harmanlanmış. Ortak insanlık mirasının ürünü olan medeniyetler tarih boyunca insanoğluna alternatif zenginlikler sundu. Geçmişte olduğu gibi bugünde medeniyetler arası etkileşim ve karşılıklı ilişki kaçınılmaz. Bugün önemli olan bu etkileşimi ve bütün bu birikimlerini kucaklayan, içselleştiren bir yöntemle gerçekleştirmek. Bu yaklaşım hem insanlığın ortak değerlerine hem de medeniyetler arası iş birliğine dayalı barışçıl bir yöntemle küreselleşmenin ortaya çıkardığı yeni meydan okumalara bir takım cevaplar oluşturabilir.

0 Kişi beğendi.
Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

C. Fıtrat Özaydın 5 yıl önce yorumlandı

eyvallah hocam..tasavvurunuz, analizleriniz ve ustalıklı kaleminizi selamladık...

0 Kişi beğendi.
Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

İrfan Burulday 5 yıl önce yorumlandı

"Ortadoğu gerçekliğine ve siyasetine uyarlanabilir mi bilmem ama demokratikleşmeyi temel alarak sorunlarının üstesinden gelmek isteyen ülkemiz için fevkalade önem arz ediyor." Cümlesinde ki "ülkemiz kavramlaştırmasından hoşlanmasam da yazı geyet bilimsel bir gerçeklik etrafında somutlaşıyor. Eline sağlık üstad.

0 Kişi beğendi.