Geçmişin kuyusunda unutulan hikayeler...

Geçmişin kuyusunda unutulan hikayeler...

Mesut Fırat

Hınıs Haber
11 Eylül 2015, 13:17
 24 Temmuz Suruç katliamından sonra yoğunlaşan çatışma ortamı üzerine ister iktidar yanlısı ister muhalif olsun çoğu kişi aynı soruyu sordu ve bu soruya ürettiği cevaplar eşliğinde yaşananları anlamlandırmaya çalıştı. Soru basitti: “Çatışmaları kim başlattı?” Her ne kadar olanları takip etmek, tekil olayların çetelesini tutmak ve daha da önemlisi yanı başında ölüm kol gezerken bir tepki geliştirmek açısından bu sorunun bir anlamı varsa bile gerçekte ne olduğunu algılamamız bakımından, bizi hakikate ulaştırması açısından bu soru, son kertede pek bir şey ifade etmiyor. Kanımca sorulacak başat soru şu olmalıydı: “Kürt sorunu neden halen çözülemiyor ve neden 7 Haziran gibi en mutlu olduğumuz zamanların peşi sıra şiddet Kürdistan’da neredeyse tek seçenek haline gelebiliyor?”

Sürekli olarak kronolojik bir hattın üzerinde düşüncelerimizi ve eylemlerimizi sabitlememizi isteyenler bu soruları sormamızı istemiyorlar. Çünkü bu soruları sormaya başladığımız vakit, ölümlerin günahını sırtımıza yüklemek için gerekli olan moral ve siyasal üstünlüğü kaybedecekler. Bir savaş haritası gibi kullandıkları zaman çizelgesinde geriye gittikçe savunmasız kalıyorlar ve boş retoriğin gölgesine sığınıyorlar. Çatışma ortamını açıklamak için seçim öncesi süreci hatırlatmamıza bile tahammül edemeyenler, alt alta dizdikleri ve basit dil oyunlarıyla birbirlerine bağladıkları bir kronolojiyi hakikatin yerine tahkim ediyorlar. İktidar blokunun yeni okumuş tayfası zaten bu taktikler konusunda çok ehiller. Yeri geldiğinde Roboski meselesinin çözülmesinin onur meselesi olduğunu bile söyleyebiliyorlar ama gerçeğin çölüne geldiğimizde, devletin bu meseleye bilindik cezalandırmama stratejisiyle yaklaştığı inkâr edilemez bir noktaya gelindiğinde, Roboski ya anlık bir hataya dönüşüyor ya da şiddet savunucularının -ki onlar biz oluyoruz- istismar ettikleri bir konuya.

İktidar, geçmişe takılmamızı istemiyor, hafızanın tazelenmesini istemiyor. Kanlı bir hafızanın hatırasında saklı olan unutuşun konforuyla bizi sınırlarını kendilerinin çizdiği, kontrol ettikleri ve manipüle ettikleri bir şimdiki zamana hapsetmeyi arzuluyorlar. Bu ‘şimdiki zaman’, geçmişi baştan aşağı kurgulayıp boşaltırken geleceği de tahayyülün dışına itiyor. İstiyorlar ki çıkışı olmayan bir labirentte kapana kısılmış gibi hissedelim ve salt var olanın banalliğinde “bir şeyler değişiyor” performansına dâhil olalım. Aslında değişen bir şeyler var, hiçbir performans birbirinin tıpkısı değildir. Devlet, üzerindeki inkâr yükünü attı, yok saymanın kısır söz dağarcığından kurtulmaya çalışıyor. Fakat inkârın yerine koyduğu şey ikrar değil, sonsuz bir oyalama stratejisi ve işlevleri uyarınca çeşitlendirilmiş bir askeri-sivil blok.

Bugünlerde bizi sürekli geçmişe, Kürt demenin bile yasak olduğu lanetli zamanlara çağırıyorlar. Hakkını yemeyelim, bu çağrı, vakti zamanında birçok Kürdü heyecanlandırmış, yeni bir döneme girileceği beklentisi yaratmıştı. Vadettiklerini tamamen yerine getirmediklerini de söyleyemeyiz, yeni bir döneme girildi. Fakat AKP eliyle yürütülen bu dönemde ya suçların failleri anonimleştirildi veyahut suç, basit bir parlamento mücadelesinin pragmatizmi uyarınca CHP’nin üzerine atıldı. Görüldüğü üzere, AKP de birçok iktidar gibi yanlışla doğrunun karışımı üzerine bir retorik geliştirdi, nihayetinde CHP için dedikleri doğruydu ama günahsız bir geleneğin temsilcileri olduğu düpedüz yalandı. Muhafazakâr- dindar kesim iktidarın dışına itilip baskılandığı için görülmeyen hakikat, örneğin kendilerini dayandırdıkları Kazım Karabekir çizgisinde net biçimde açığa çıkıyor. Şeyh Said İsyanı bahanesiyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılınca, Kazım Karabekir kendisi ve arkadaşlarının “şaki Kürtlerle” aynı kefeye konulmasından çok rahatsız olur. Hatta Şeyh Sait İsyanının TCF’nin kapatılmasına bahane olması için Ankara tarafından planlandığını ileri sürer. Nakarat hep aynıdır devlet şarkısında, Kürtler hep maşadır, ya dış güçlerin ya da kendi cemaatlerinin düşmanı iç güçlerin. Bugün de aynı sıkıcı nakaratı tekrarlıyorlar, kâh İsrail’in kâh İran’ın kâh Batılı güçlerin kâh Kemalistlerin kâh hepsinin taşeronu oluveriyoruz.

20’lerde, 30’larda, 90’larda görünmez ve bilinmez kılınmaya çalışılarak neredeyse hiç olmamış gibi lanse edilen devlet şiddeti, bugün kontrollü bir teşhir taktiğiyle hikâyesinden kopartılıyor. Artık Kürdistan’da meselenin sadece devlete isyan eden ‘dağlı şakiler’ olmadığını, bir halkın olayın öznesi olduğunu inkâr etmek o kadar kolay olmuyor. Resmi devletluların halka açık fermanlarında tam aksi söylense bile veya milli iradenin önemli bir kısmı için tanıdığı bir Kürtten nefret etmemenin tek yolu ‘iyi Kürtlere’ sığınmak olsa bile, ‘iyi Kürtlerin’ sayısının her geçen gün azaldığı aşikar. Ama halen ölen Kürdün ismi yok, halen yaşadığı hayatın içerisinden bir bakış yok. “Artık bu ülkede kimse ölmesin”, “hepimiz kardeşiz, bu ayrılık niye” sloganlarına yine ölü Kürt çocukları, teşhir edilmiş kadın bedenleri, paramparça organlar, ablukaya alınmış kentler, yakılan ormanlar, dağ keçilerinin ve katırların ölüleri eşlik ediyor. Ölüm tarlası kıldıkları Kürdistan’da salt bedenleri kurban etmek iktidara yetmiyor. Coğrafyasının cansızlaştırılmasına, kimliksizleştirilmesine direnen Kürtlerin hikâyelerini de yok etmeleri gerekiyor. Hikâyeler bazen anlatıcısız, bazen dinleyicisiz bırakılıyor. Bazen sanki hiç yoklarmış gibi unutuşun kuyusuna atılıyorlar, bazen ise kurban edilenlerin birbirinden koparılan, sıradanlaştırılan ve jenerikleştirilen acılarıyla tahrip ediliyorlar.

“Hiçbir dava, ölümün gerekçesi olamaz” gibi beylik laflarla bir yere varamıyoruz. İnsanlar öldü, ölüyorlar. Ormanlar yakıldı, kentler bombalandı, köyler boşaltıldı, hayvanlar katledildi, Kürdistan bir hayalete dönüştürülmek istendi. Tarla kölesi olmamız bile onlara fazla geldi, bizi evlerinin hizmetçileri kılmak istediler. Kısmen başardılar da ama hep bir çatlak oldu. O çatlaklardan sızan sular gittikçe çoğaldı ve bugün sömürgeciliğin bendine doğru akıyor. Bugün takınılacak yegâne doğru tutum, bu akışın bir parçası olmaktır. Bunu başarmak ise öncelikle doğru soruları sormaktan geçiyor çünkü yanlış sorulara verilen cevaplar ölümcül olabiliyor.


Yorum Gönder