Farklı kesimlerden 24 Nisan mesajları

24 Nisan 2014 Perşembe 13:49

Ermeni Soykırımı’nın 99. yıldönümünde çeşitli kesimlerden insanlara 24 Nisan mesajlarını sorduk.

Farklı kesimlerden 24 Nisan mesajları
 ‘Faciada canını kaybedenlerin ruhundan ve hatıralarından özür dileriz’

Ahmet Turan Alkan - Zaman gazetesi yazarı

Türkiye, 1915 Tehciri’nin acılarına artık samimiyetle sahip çıkmalı, konuyu “diplomatik başbelâsı” olarak değil, kendi tarihinin aydınlanması gereken bir sayfası olarak görmeli; Dersim, 33 kurşun vakası gibi...

1915’de kasten veya istemeden hayatlarını kaybeden binlerce Ermeni ile aynı tabiiyetten idik, komşuyduk, dosttuk, hemşeri idik. Konuyu 1915 ekseninde Türk tarafı-Ermeni tarafı diye ayrıştıran bizim zihnimizdir; Ermenilerle aramıza zihni mesafeler koyduk ve hâlâ derinleştiriyoruz bu mesafeleri.

Diplomatik bir krizi vaktinden önce önlemek adına değil; evvelâ hakikate duymamız gereken saygı icabı bu görevle yüzleşelim.

Hakikat odur: Türkiye’de 1915 senesinde binlerce, yüzbinlerce Ermeni vatandaşı idaresizliğimiz, gafletimiz, çaresizliğimiz, ihmâlimiz sebebiyle canından oldu; öyle ki bu menfur hadisede canlarını kaybedenlerden çok büyük bir çoğunluğu, Doğu Anadolu’daki Ermeni komitacılığı ile doğrudan ilgisi olmayan, bigünah sivil insanlardı.

Bu kara yıldan Müslüman nüfusa kalan kara miras, yüz seneden beri sanki bir şeyler olmamış gibi yaşamanın sahte iç huzurudur; hâlbuki o kara yılda Müslüman nüfus da trajediden hissesi aldı: Bilinci yaralandı ve o günden beri iyi değildir.

Cenab-ı Hak ve tarih önünde, Ermeni kardeşlerimize yaşattığımız bu büyük acılardan dolayı çok üzgünüz. Biz de acı çektik ve ağır bedeller ödedik. Keşke hiç yaşanmasaydı, keşke kanlı 1915 yılını, müşterek tarihimizden illetli bir ur gibi oyup çıkarmak mümkün olabilseydi.

Özür dileriz. Faciada canını kaybedenlerin ruhundan ve hatıralarından özür dileriz. Yakınlarından özür dileriz. İçlerinde akrabası olsun olmasın, dünyanın neresinde olursa olsun, her Ermeni’ye bu elîm hadiseden ötürü bir özür borçlu olduğumuzu düşünüyoruz. Anadolu’da güçlü ve üretken bir Ermeni nüfusu ile yan yana, iç içe geleceğe birlikte yürümek isterdik ama olmadı. Oysa ki, böylesi hepimiz için daha iyi olurdu.

Evet, açık ve samimi bir dille hakikate karşı özür dilemeli, büyük barış adına büyük acılarla yüzleşmeye göğüs germeliyiz.

‘Devletin Ermeni cephesinde yeni bir şey yok!’

Cüneyt Özdemir - Gazeteci

Bundan yıllar önce Nişantaşı’nda yürüyorum. Trafik sıkışmış. Arabalar durmuş. Hava sıcak, bazı şoförler kollarını camlardan dışarı çıkartmışlar. Kaldırımlar kalabalık. İşte o kalabalığın içinde şoförün biri, arabanın camından sarkıp kaldırımda önümde yürüyen bir kişiye laf attı. Gerçi küfür etmedi ama küfürden beter 1-2 cümle kurdu. Önümdeki kişi, söylenilen sözleri duydu ve adımlarını hızlandırdı. Bir baktım Orhan Pamuk. Tam o malum demecinin Türkiye’de malum çevreler tarafından çarptırılıp Türkiye’nin Orhan Pamuk’a dar edilmeye çalışıldığı günlerdeyiz. Orhan Pamuk adımlarını hızlandırdı. Ben de hızlandırdım, arkasından yanına yetiştim. ‘Orhan Bey takmayın böyle sözleri, siz yalnız değilsiniz’ dedim. Beni görünce şaşırdı. Ayaküstü yürürken tedirgin birkaç cümle daha ettik, sonra ayrıldık. Öğleden sonra telefonum çaldı. Orhan Pamuk, verdiğim destek için teşekkür ediyor.

Bu anı bir kez daha burada anlatmamın nedeni, Türkiye’de Ermeni Soykırımı konusunda çok korkunç zamanlardan geçmiş olduğumuzu hatırlatmak. Nasıl PEKAKA’ya yıllarca, PEKEKE bile denilemediyse Ermeni Soykırımı’na da yıllarca ‘soykırım’ denilemedi. Başına ‘sözde’ eklemeden hâlâ denilemiyor.

Yıllardır Türkiye’nin farklı devlet organlarını, polisi, askeri ilgilendiren çeşitli insan hakları ile ilgili haberler yapıyorum. Yakın dönemde izlediğim, haberleştirdiğim pek çok davada hep aynı duvar karşıma çıkıyor. Devletin devleti korumak konusunda müthiş bir refleksi var. Memurunu korkunç sahipleniyor. Devlete kapağı bir kez atan, hatalı hatasız aldığı her kararda arkasında devleti buluyor. Bu yüzden, devlet için kurşunu atan da yiyen de şerefli ilan ediliyor. Bu devlet geleneği, kuşkusuz bir günde oluşmadı. Bir geleneğin dünden bugüne taşınması, o kadar… 1915 yılında, Anadolu topraklarında yaşananlar da tuhaf bir şekilde Türkiye devleti tarafından sahipleniliyor. Tıpkı Gezi parkı olaylarında 8 gencin öldürülmesinin gözden gelinip polisin destan yazması gibi… Orhan Pamuk’un o günkü deyimi ile ‘Evet, 1915 yılında Anadolu’da bir şeyler oldu.’ İyi de, ne oldu? Bu sorunun cevabının bu topraklarda verileceğine dair bir umudum yok. Her geçen gün Ankaralılaşan, tek parti rejimine doğru sürüklenen, devletin birey karşısında takviye edildiği bir siyasal ortamda Türkiye’de yeni bir şey çıkacağını da beklemiyorum.

Güvercin tedirginliğinde adımlarla korkmaya devam!

‘Her şey o kız çocuğunun konuşmasının engellenmesiyle başladı’

Ece Temelkuran - Gazeteci-yazar

Türk. Bu sözcük mağarada bir eko gibi. Ses, bir kere senden çıktı mı dalga dalga keşfeder ya mağaranın hiç göremediğin yerlerini. Eko uzayıp karanlıkta yayıldıkça bir tedirginlik sarar insanı. "Demek o kadar derin", "Demek dibi bucağı yok"... Eko, boşluk duygusu yaratır, bir tür çaresizlik. Ses büyüdükçe mağarada, sen küçülürsün. Mağaranın büyüklüğüyle baş edemeyeceğini düşünürsün. "Belki hiç girmemek en iyisi"...

Ermeni. Bu sözcük, kocaman bir dünya ona "Tadımızı kaçırma" dediği için artık konuşmamaya  karar vermiş bir kız çocuğu gibi. Söz, söylenmeye söylenmeye etrafı kalın bir kabuk tutar, Anadolu'da kabuklu bir kız çocuğu bu. Onun başına gelenleri herkes biliyor. Ama hatırlamaktan, duymaktan o kadar çok korkuyorlar ki, kız konuşur endişesiyle o kadar çekilmez bir gürültü ediyorlar ki, o da susup büyük gözleriyle hayret ediyor.

O kız çocuğunu, derinliğinden ve karanlığından korkup geri çıkanlar mağaradan hızla uzaklaşmaya çalışırken, mağaranın ağzında durup, kendi dilindeki o türküyü tek başına söylerken hayal ediyorum. 24 Nisan böyle bir şey bana kalırsa.

Büsbütün unutmak diye bir şey yok. Çünkü unuttuğunu bile hatırlamamak diye bir şey yok. İnsan hiç değilse, bir şeyi unutmuş olduğunu hatırlar. 24 Nisan daha gelmeden başlayan, "Hayır hayır!" diye bağıran gürültü bundan. Daha kız çocuğu ağzını açmadan...

Hatırlayanla alay eden, onu zayıf bulan, yürümeyi, ilerlemeyi, devam etmeyi engelleyen düşman olarak görüyor bu toprak. Ermenilerle ilgili değil bu sadece. Ama bu arazın başlangıcı muhakkak ki onlarla ilgili. Şimdi Berkin deyince, "Hatırlatıp hatırlatıp çocuğu kullanıyorsunuz" diyenlerin çiğliğinin tarihi Ermenilerle ilgili. Daha Roboski sözcüğü ağzımızdan çıkmadan lafın ağzımıza tıkılması da, Uğur Kaymaz deyince sanki kötü bir hatıraya bağlanıp kalmışız gibi horlanmamız da, Ceylan Önkol dediğimizde, Hrant dediğimizde sanki bu memleketin çok tadı varmış da, biz kaçırmışız gibi düşmanlaştırılmamız bundan. Her şey o kız çocuğunun konuşmasının engellenmesiyle başladı. Ve sonra işte o seller bu çamurları getirdi.

Ben o kız çocuğunun neden sustuğunu hatırlıyorum. Onu dinliyorum. Eğer o isterse sarılıyorum...

‘Kur’an’da insanları yurtlarından çıkarmak kuvvetli biçimde lanetlenir’

Fatma Bostan Ünsal - AK Parti Kurucu Üyesi

Doksan dokuz yıl önce 24 Nisan 1915’de başlayan “Büyük Felaketimiz”e insanlığın bütün değer, din ve birikimlerinden, büyük insanlık trajedilerinden çıkarılan derslerden süzülerek oluşturulan ‘İnsancıl Hukuk’tan ziyade sürekli olarak “yurtlarından çıkarmak” ağır suçunun bahsedildiği Kur’an’a muhatap bir Müslüman olarak konuya yaklaşmak istiyorum. Resmi söylem, bu olay için I. Dünya Savaşı sırasında Ermenilere uygulanan “zorunlu tehcir“ ifadesini kullanıyor, hemen hepimiz biliyoruz ki, konu insanların yerlerini değiştirmesinin çok ötesine geçmiştir. Fakat ben burada, sanki çok normal bir husus gibi görülen,  “zorunlu tehcir”in, Kur’an buna “insanların yurtlarından çıkarılması” diyor, İslam’da nasıl kabul edilemez olduğuna değinmek istiyorum.

Bakara Suresi, 84-85’deki “Birbirlerinizin kanlarını dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarından çıkarmayacaksınız diye sizden sağlam bir söz almıştık… Sonra birbirinizi öldürüyor ve bir kısmınız bir kısmını yurtlarından çıkarıyor… Bunun sonucu dünya hayatında rezil olmak kıyamet gününde ise azabın en şiddetlisine uğramak” ifadeler, “insanları yurtlarından çıkarma”yı çok güçlü bir şekilde lanetlediği halde, şaşırtıcı şekilde Müslümanlar olarak bu konuda ilgisiz kalıyoruz.

Kur’an’ın, daha önceki milletlerin yaptığı yanlışları anlatarak öğüt, emir, nehiyde bulunduğunu biliyoruz. Bu yüzden, yukarıda bahsedilen olayları Yahudiler de yapsa, bunun Kur’an’da geçmesinin sebebi, “tarihsel bir bilgi vermek değil”, bu konudaki yanlışa dikkat çekmek ve böyle bir yanlışın Allah nezdinde nasıl ağır bir suç olduğunu göstermektir.  Bu kadar açık Kur’an hükümlerine rağmen, bin yıldır birlikte yaşadığımız, bu topraklara yerleşmemizi kendileriyle ittifak yapmaya borçlu olduğumuz ve bu itibarla kader birliği ettiğimiz için bir millet olduğumuz bir gruba, yani Ermenilere karşı  “zorunlu tehcir”e yönelik güçlü bir Müslüman itirazı gelmemesi ve resmi söylemin bunu nötr bir durum gibi yansıtabilmesi şaşırtıcıdır.

Savaş dönemi ihanet söylemleri ile zorunlu tehcirin savunulması da, benzer tecrübeyi yaşamış Hz. Muhammed’in uygulamaları ile ne kadar ters olduğunu hatırlamak zorundayız. Küçücük bir kent devleti olan Medine’nin savunulması sırasında, Yahudi kabileleri ahitlerini yerine getirmeyince, sadece o kabileyi bağlayıcı şekilde davranıldığını hatırladığımızda, resmi söylemin kendini savunmak için söyledikleri bile bir Müslüman için kabul edilemez olmaktadır. 1 milyon kilometrekarelik bir coğrafyada, 1000 yıllık bir tarihi ittifak neticesinde kader birliği ettiğiniz bir millet olduğunuz ve ayrıca “korumak” sorumluluğu altında olduğunuz bir grubu toptan zorla “yurtlarından çıkarmak”, başka hiçbir kötü sonucu olmasa bile bizim için bu dünya ve öteki dünyada büyük bir laneti gerektirecektir. İşte bu yüzden sadece zorunlu tehcirle kalsa bile, bu “Büyük Felaket” sadece Ermeniler için değil, bu topraklardaki herkes için büyük bir felakettir. Anlatılanlardan da biliyoruz ki, zorunlu tehcir uygulama aşamasında insanlar katledilmiş, malları gasp edilmiş, bu göç sırasında olağanüstü sefalet çekilmiş, kız ve erkek çocukları yetim kalmış, aileler parçalanmıştır. O dönemde uygulanan bu büyük zulümler aynı milletin unsurları arasında derin yaralar açmış, bu uygulamalara yönelik doğru yaklaşım gösterilmediği için bu derin yaralar 99 yıldır kanamaya devam etmiştir. “Büyük Felaketi”mizi sağaltacak görüş ve feraset sahibi tutum alma ümidi ile…

‘1915’te yaşanan gerçek büyük felaketle yüzleşilmesi gerekir’

Harun Tekin - Sanatçı

1915’te bu topraklarda yaşanan trajedi, artık resmi tarih tarafından gölgelenemeyecek biçimde konuşulur olmaya, devlet katında bile bu konuda utangaç taziyeler seslendirilmeye başlamışken, şu iki noktanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Birincisi, Türkiye toplumunun sürdürülemez patolojisi, kimlik krizleri, ötekileştirme nöbetleri ve periyodik olarak kendisini içinde bulduğu türlü feci durumdan kurtulmasının belki de en önemli şartı, 1915'te yaşananların geniş toplum kesimlerince gerçek anlamda anlaşılması ve bu gerçek büyük felaketle yüzleşilmesidir. Bu yüzleşme gerçekleşmeden kendimize ve birbirimize olan dev öfkemiz dinmeyecek, sebebini de bilemiyor olacağız. İkincisi de, bu yüzleşmenin vurgusu isimlendirmede değil, ortak bir anlam düzleminde buluşabilmekte aranmalı.

Yaşananlar tam anlamıyla bir ‘soykırım’

Hüda Kaya - Yazar

Bir zamanlar şu ezberi övünerek kullanırdık. ‘Türkiye’nin % 98 i Müslümandır’ diye.

Bize öğretilen değil de, gerçek tarih ve vicdan ile tanıştıkça utanır olmuştum buna benzer sözlerden. Daha 80 yıl öncesinde bu toprakların en az yarısının Müslüman olmayan halklar olduğunu öğrendiğimde beynimde şimşekler çakmıştı. Neredeydi bu milyonlarca insan?

TC’nin her bir sayfası kirli ve kanlı idi.

100 yılın utancı idi yaşanılanlar.

Kimileri hâlâ ‘Soykırım’, kimileri de ‘Tehcir’ bile diyemiyorlarsa da, yaşanılanlar, gerçekler gün gibi ortadaydı.

Farz edelim ki, hiçbir katliam olmamış olsa bile milyonlarca insanın yerinden, yurdundan, evinden, köyünden zorla atılması, sürülmesi soykırımın bir başka boyutu değil midir?

Bir halkın hangi gerekçe olursa olsun, anayurdundan, toprağından koparılması köklerinden koparılasıdır ve bu başlı başına bir insanlık suçudur.

Oysa yaşananlar tam anlamıyla bir ‘soykırım’dır.

Bunun sayısal tartışmaları ile polemik yapmak tarihsel vicdansızlığın bir izdüşümüdür.

Benim inancıma göre ‘Bir kişiyi öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir.’

Bizleri affedebilecek misiniz?

‘Kürtler ve Türkler 1915-1916 sırasında olanlara dair insani bir şekilde empati kurmalılar’

İhsan Yılmaz - Fatih Üniversitesi öğretim üyesi

Özellikle Ermeniler ama aynı zamanda Kürtler ve Türkler 1800’lerde olanları, 1917 öncesi ve sonrasında olanları anlamaya çalışmalılar. Özellikle Kürtler ve Türkler ise 1915-1916 sırasında olanlara dair insani bir şekilde empati kurmalılar. Kendimizi eleştirmeliyiz, tarih olayların sırasını birbirine karıştırmamalı ve suçu diğer tarafa atmaya çalışmamalıyız. Mesela Kürtler ve Türkler, Ermeni çetelerinin Kürt ve Türklere yaptıkları vahşet ne olursa olsun, bunun savaş bölgesinde bile olmayan Batı Anadolu Ermenilerinin sürgününü meşru kılmadığını kabul etmeliler. Ayrıca güvenlik tedbirlerinden, gıda dağıtımına, Suriye’ye yaya yollamaya kadar başlarına gelenlerin savaş koşullarının yansız ve doğal sonuçları olmadığını ve bunların önemli ölçüde savaş şartlarında bile olsa önlenebilir şeyler olduğunu da kabul etmeliyiz. Kürtlerin ve de Türklerin bu masum sivillere saldırılarını ve bu çok ciddi gerilim on yıllardır bilindiği halde güvenlik tedbirlerinin çok zayıf oluşunu asla önemsizleştirmemeliyiz. Asla, 24 saat içinde ayrılmak zorunda kalan Ermenilerin arkalarında bıraktıkları mal ve mülklerinden kimlerin faydalandığını unutmamalıyız.

Geriye dönüp baktığımızda, Osmanlı vatandaşı Ermenilerin başına gelenler için ‘soykırım’ sözcüğünü kullanmak konuyu daha da karmaşık bir hale getiriyor ve Türklerin ve Kürtlerin kendi ülkelerinin tarihiyle yüzleşmesine yardım etmiyor. İkinci büyük sorun ise, meseleyi hukuka indirgemek oluyor. Konu bundan çok daha karışık ve hukuki sonuçlarıyla düşünmek yerine, tarihsel, insani, siyasi ve sosyal boyutlarına odaklanmalıyız. Üçüncü olarak, Rusya, Britanya, Fransa gibi yabancı güçler Ermeni sorununun oluşumunda kendi siyasi amaçları için olumsuz ama çok etkili bir rol oynadılar. Onların bu işe hâlâ karışmaktaki ısrarları, Türkleri ve Kürtleri anlaşılır bir şekilde kendilerini müdafaa etmeye zorluyor. Bunları söylemekle birlikte, Türklerin ve Kürtlerin özellikle de benim gibi dindar Müslümanların kendi tarihlerine tekrar bakmak ve laik, milliyetçi Jön Türklerin hatalarını savunmamakla ilgili insani ve de İslami yükümlülükleri ortadan kalkmış olmuyor.

1915’de olanlar akademisyenlerin, tarihçilerin, entelektüellerin ve gazetecilerin medeni bir tartışma ortamında konuşacakları bir şekilde sivil alana bırakılmalı. Soykırım kelimesini kabul etmek gibi ön şartlar koşulmamalı. Önemli olan, Ermeni, Kürt ve Türklerin başına gelen çok acı olayları öğrenmek ve onlarla özeleştiri yaparak yüzleşmek. Elbette farklı fikirler olacaktır ve insanlara bu görüşlerden birini zorla kabul ettiremeyiz. Fakat özgür bir tartışma ortamı, iki tarafın da birbirini empati kurarak anlamasına yardımcı olacaktır. Bugün taraflar sadece kendi pozisyonlarını kanıtlayacak noktaları seçip öne çıkarmakla meşguller. Ayrıca, konu, devletler, üçüncü ülkeler, yasal koşullar vesaire olduğunda da insanlar geriliyorlar. Eğer diyalog, tartışma ve konuşma ortamı oluşturabilirsek kamuoyları sadece 1915’de ne olduğu hakkında değil, öncesi ve sonrası hakkında da daha fazla bilgi sahibi olacaktır ki, bu da Türklerin ve Kürtlerin yararınadır.

‘Ne mutlu ‘Özür dilerim’ diyene’

İsmail Saymaz - Gazeteci

Her 24 Nisan’da aklıma şu soru takılır: Acaba Ermeniler kökleri kurutulurcasına kırılmasa, Anadolu’da ve hayatta kalabilseydiler, bugünün Türkiyesi ne halde olurdu?

Malatya’da hiçbir genç, sadece kendi inancını anlattığı için komşusuna kin duymayacak, onları boğazlamaya yeltenmeyecekti belki de.

Tanıyacak, dokunacak, akraba olacak ve düşman bellemeyecekti çünkü.

Aynı toprakta kavrulacaktı.

Ermeniler olsa…

Sivas’ta, kardeşini kavuran o Nemrut yangınını kimse çıkarmayacaktı.

Maraş’ta, nacakla bebek doğranmayacaktı örneğin.

Ermeniler olsa…

Belki dadaşlar, Ermeni kirvesiyle bir ‘Tamzara’ halkasında büyüyecekti.

Hemşerisinin uzattığı paskalya çöreğinden tatsa, Trabzonlular özgürlüğe bu denli sırtını dönmezdi diye düşünüyorum. Ne daha 15 yaşındaki bir çocuk, güpegündüz kilise basıp rahip öldürecek; ne onun akranları İstanbul’daki bir gazeteciye kurşun sıkma planlarını yapacaktı.

Trabzon’dan Samsun’a, bütün sokaklar barışa açılacaktı.

Ermeniler olsa…

Harput’tan Adana’ya, ezan sesleri kilise korolarından yükselen ilahilere karışacak, özgür düşünceye ve akla hiç kimse diş bilemeyecekti.

Sözün özü, Türkiye böylesine çoraklaşmayacaktı, Ermeniler olsa…

Sultanahmet Meydanı’nda 99 yıl önce kurulan o kanlı idam sehpalarından geriye, Anadolu'nun gözden ırak kasabalarından Der Zor’a uzanan kıyamet kafilesinden geriye, aç bir iştahla yağmalanan ‘gavur’ mülkünden geriye ve ‘Sarı Gelin’in mahremine el uzatan çarşı pazardan geriye; işte bugün, milyonlarca Ermeni’nden yontulmuş bir çorak toprak kaldı.

Önce onlar, sonra biz kırıldık.

Ve onların yokluğunda biz de eksildik.

Ne mutlu ‘Özür dilerim’ diyene…

‘Tutar oğlum Türk seni’

Koray Çalışkan - Radikal gazetesi yazarı

Yıllarca önce New York’ta bir toplantıya katılmıştım. Türkiyelileri ve Ermenileri bir araya getiren bir girişimdi. Şehir Üniversitesi’nin bir kampüsünde kocaman ve uzun bir masaya dizilmiş, kocaman bir meseleyi uzundur beraber konuşmayan insanlar olarak gergin yüzlerimizi gülümsetmeye çalışıyorduk.

Sıra bana geldi. Kim olduğumu anlattım, Büyük Felaket’i ne zaman öğrendiğimi, onca şey bilip bunu bilmeden doktoraya kadar geldiğimi... “Biz Türkiye’de kafamızı kuma gömme şampiyonuyuzdur” dedim, “bırakın 1915’te ne olduğunu konuşmayı, bugün Kürt’e Kürt diyebileceğimizden emin değilim.”

Dilim döndüğünde anlatmaya çalıştım. Bir çok genç Ermeni, bizim bilip inkar ettiğimizi düşünüyordu. Kızgınlardı. Haklılardı. Haksızlık yapıyorlardı. “Bilmiyorlar” dedim. “Anlamaları lazım, anlatılmadan da olmaz.” Bazılarıyla anlaştık, bazılarıyla anlaşamadık. Oradan bir gün öncesine nazaran daha umutlu ayrıldık.

Salondan çıkmadan anneannemden yaşlı bir Ermeni teyze yanıma geldi. Koluma girdi. Kendine çekti. “Ne güzel evlatmışsın, sen Ermeni’sindir” dedi. Gülümsedim. Yok teyze, dedim. “Bulgaristan göçmeni, Rusçuk. Ermenilik zor”. “Ah evlatçım, sen çok tehlikeli konuşuyorsun, Türk seni tutar, kıyamam” dedi. Sarıldı, eliyle arkamı hızlıca sıvazladı, gitti.

Orada öylece kalıverdim. Ne bir adım ileri ne bir adım geri. Yıllar sonra aynı hissiyatla Taksim Meydanı'nda yüzlerce insanla oturmuş sessizce 24 Nisan'ı düşünürken baş başa kalmıştım.

‘Acının hikâyeleri hep biricik kaldı’

Leyla İpekçi - Yeni Şafak gazetesi yazarı

Acıların ne diplomasisi oluyor ne kurumsallığı. Ne kadar tarihi, toplumsal, siyasi yönleri olursa olsun, her acı biricik. Kıyası mümkün değil. 1915 yılı Osmanlı devleti için halen bilinmeyenlerin çok olduğu bir yıl. 'Ama Ermeniler de bizi arkadan vurdu'lardan, 'ama biz de Balkanlar'da aynı trajedileri yaşadık'lara kadar, Çanakkale'den Sarıkamış acılarına dek… O dönemde onlarca trajedi yaşanırken, herkesin sayısız 'ama'sı varken… Acının hikâyeleri hep biricik kaldı. Kalıyor. Kimi unutuluyor. Kimi Türk/Ermeni meselesinde olduğu gibi canlı kaldığı sürece sonraki kuşaklara taşınıyor. Acı geçmişler bugüne geliyor, bugünkü acılar yarınları esir alıyor.

Bunun üstesinden gelmek, öncelikle aynı gözyaşının içinde olduğumuzu hatırlamaktan geçiyor. Acılar böyle paylaşılıyor. Gözyaşı ortaklığı geçmişin kuru ve soğuk diplomatik dilinin donduruculuğunu giderebilir, tüm zamanların acısını çözebilir, yumuşatır. Elbette sadece bu yetmez ama son yıllarda sivil alanda gerçekleşen karşılaşmalar ve kalbi buluşmalar, 99. yılda devletin dilini de kuşatmaya başladı, başlıyor. 

On yıllardır siyasetin malzemesi olmayı hak etmeyen acı hatıraların yarasını nihayet birlikte sarmaya başladık gecikerek de olsa. Birbirimize kendi merhemimizden ödünç vermeye başladık. Bilmemenin kabahatini yaşayan 'bizler' ile şahit olmanın utancını taşıyan 'sizler' aynı duanın içinde buluştukça, yeni bir geleceği birlikte inşa edeceğiz. Devletlerin yapıcı çözümleriyle bu süreç bundan sonra daha da hızlanacaktır, buna inanıyorum.

‘Ayrımcı ve ötekileştiren yönetimlerce bu büyük utanç katmerlendi’

Melisa Sözen - Oyuncu 

Bugün 24 Nisan 2014. 1915 tarihinde gerçekleşen büyük acıdan itibaren geçen her sene, vicdanları kör, ayrımcı ve ötekileştiren yönetimlerce daha da katmerlenen büyük utancı duyarak uyandığımız gün. Artık içi boşaltılmış, ezberlenmiş ve yarayı en derininden kanatan cümleler kurmaktansa, acının ve yasın paylaşıldığı, birbirimizin yaralarını sardığımız ve birlikte iyileştiğimiz bir güne uyanmak umudu var kalbimde.

‘Ermeni Tehciri saf bir zulümdür’

Süheyb Öğüt - Yeni Şafak gazetesi yazarı

‘Bildiğiniz en büyük olağanüstü hal uygulaması nedir?’ diye sorsanız, ‘Ermeni Tehciri’dir derdim. Çünkü bu tehcirde, hem seküler hem de İslami hukuk tamamen askıya alınmış, insanlar mahremleri olan mülklerinden kovulmuş, sürgün yolundaki emniyetleri tesis edilmeden hastalıklara, ölüme ve tecavüzlere yollanmışlardır. Özgül Herdem’in dediği gibi, Ermeni Tehciri’ni mobil bir toplama kampı olarak düşünebiliriz: Nazi Almanyası’ndaki Auschwitz’lerin mobil bir versiyonudur Ermeni Tehciri. İnsanların bütün hukukiliklerinden, siyasiliklerinden, kamusallıklardan, kısaca insanlıklarından tamamen tecrit edilip, kurban edilmesi gereken hayvanlara, saf biyolojik yığınlara indirgendikleri büyük bir felaket 24 Nisan. Bu süreçte yaşananın soykırım olup olmadığına dair tartışma, bir Müslüman olarak beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Bir olay, kişi ya da kurum hakkında hüküm verip bunlara karşı ahlaki bir tavır almaya gayret ederken referans aldığım tek ölçü zulüm ve adalet dikotomisidir. Bu cümleden olarak, Ermeni Tehciri saf bir zulümdür! Tehcirin mahiyeti soykırım olsa da, olmasa da durum değişmez: Allah’ın lanetlediği büyük bir zulüm olarak kıyamete kadar tescil edilmeye mahkûmdur. Bazı ırkçılar diyorlar ki; ‘Bu Ermeniler haksız yere mi tehcir edildi?’ ‘Hiç mi günahları yoktu?’ Cevap veriyorum: Dönemin Ermeni çetelerine katılıp cinayet işleyenlerin sayısını binlerle ifade ediyoruz. Fakat tehcir edilen Ermeni sayısı 1 milyonun üstünde! Bunu nasıl izah edersiniz? Birisi tedhiş suçu işliyor, sonra devlet size gelip, ‘Siz de onunla aynı soydan olduğunuz için, hiç suç işlememiş, hatta bu tedhişçiyi tel’in etmiş olsanız bile ülkemizden defolup gitmek zorundasınız. Ha bu arada, hemen gitmek zorundasınız. Malınızı mülkünüzü arkanızca bırakarak. Yolda başınıza geleceklerden de biz mesul değiliz’ diyor. Bunu hangi ahlakla, hangi hukukla, hangi dinle izah edebilirsiniz?

Peygamber Efendimiz (sav) Veda Hutbesi’nde şöyle buyurur: “İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl bir mübarek şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınızda öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.” Bu hükmü ihlal edip insanları evlerinden kovanlar, mallarını gaspedenler, ırzlarına geçenler, canlarını alanlar yarın ahirette hesaplarını verecekler.  

‘Bir Müslüman için ise 99 sayısı 100 sayısından çok daha kıymetli’

Turgay Oğur - Yazar

24 Nisan’da 1915’te, ülkemizin bugün mevcut olan ancak o zaman için henüz çizilmemiş sınırları içinde yaşananların 99. yıldönümündeyiz. Aslında çok enteresan değil mi? O zaman Osmanlı Devleti’nin toprakları hâlâ çok genişti. Ancak Ermeniler ile Müslüman Türkler ve Kürtler arasında ne yaşandıysa, bugün elimizde kalan kısmında yaşandı.

Yaşanılan acı olayların bir tarafında Ermeniler, diğer tarafında Anadolu’da yaşayan Müslümanlar var. Dünya Ermenileri, gelecek sene 24 Nisan’ın 100. yıldönümünde en büyük farkındalığı oluşturmak için ciddi bir hazırlık içinde. Bir Müslüman için ise 99 sayısı 100 sayısından çok daha kıymetli. Allah’ın güzel isimleri 99 tanedir. Her gün beş kere yapılan namaz ibadetinden sonra Allah 99 kez zikredilir.

Keşke biz Müslümanlar da 99. yıldönümünü kendi iç muhasebemiz için bir fırsat olarak görsek… Bugün parti olsa tek oy vermeyeceğimiz İttihat ve Terakki’nin yapmış olabileceklerine kefil olmasak. Ulusalcı tarihçilere değil ‘bir masum insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir’ diyen kutsal kitabımıza kulak versek ve o büyük trajedide ölen en masumlar için, bebekler için hüzünlensek. Tüm dünya cani olsa bile bebekler masumdur. 24 Nisan’da ölen tüm bebekler için Allah bizleri bağışlasın.

‘Devlet helallik istemek için de gecikmeden adım atmalıdır’

Yıldız Ramazanoğlu - Yazar

Ermeni soykırımı meselesinde Hrant Dink’in yolunu izlemeyi tercih ediyorum. Türkleri aşağıladı suçlaması karşısında, “Benim için bu dünyada en büyük suç ırkçılıktır, nasıl aşağılarım Türkleri? Evet, Ermeni dünyasında bir ötekiydi, öfkeydi Türk. Bunun için ben Türklerle yaşamayı şans kabul eden bir insanım” diyordu. Ermenilerin başına Büyük Felaket’i getirenlerin çizgisini takip eden kimi ırkçılar, suç bastırırcasına onu itham etmeye kalkışmışlardı.

Yaşamını kaybetmeden çok kısa süre önce verdiği bir mülakatta, “İçimizdekilerin panzehri gibi, ilaç oluyor birlikte yaşamak. Bir gün bile ceza alsam, aşağıladığım düşünülen insanlarla yaşayamam, giderim buradan. Dünyaya sesleniyorum, soykırımı tanıyıp tanımamanız benim için beş para etmez. Diasporaya sesleniyorum, Ermeniler de Türkleri öldürdü. 1915'e takılıp kalmayın; empati yapın, Türkler diyorlar ki, soykırım Allah'ın belası bir şey, biz ırkçı değiliz olamayız, atalarım böyle bir şey yapmış olamaz, çünkü ben yapmam. Buradaki onurlu duruşu görün. Türkler, siz de Ermenilerle empati yapın, onurlu duruşlarını görün” sözleriyle yabancıları aramızdan çıkarıp karşılıklı konuşmamızı öneriyordu.  

25 Ağustos 1990 Bağımsızlık Bildirisi'nin 11. maddesinde "Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı Türkiye'sinde ve Doğu Anadolu'da uygulanan 1915 soykırımının uluslararası alanda tanıtılmasını bir görev sayar." yazılıdır. Türkiye ise soykırım yasa tasarıları geçmesin diye, hem Avrupa'da hem de Amerika'da lobicilere milyonlarca dolar ödedi bu güne kadar. Karşılıklı emek ve paralar, düşmanlığa değil, kardeşliğe, refaha, barışa ve güven içinde bir komşuluğa yatırılsaydı keşke.

Yaşanan felaketi, soykırım kavramıyla tanımlamak gelecek kuşakların barışına, helalleşmesine, özür dilenmesine mani olacaksa, ısrar etmek doğru olmaz. Bu konuda bir baskı oluşturulması, kelimenin kabulünün olmazsa olmaz ön şart olarak ileri sürülmesi, travmayı daha da derinleştirebilir, belirsizliği gelecek kuşaklara da yük olarak taşıyabilir. Önemli olan geçmişin ağır baskısına, acısına rağmen geleceğe bir yol bulabilmek.

Başbakanlık’ın yayınladığı 24 Nisan açıklamasında, “I. Dünya Savaşı esnasında, tehcir gibi gayr-ı insani sonuçlar doğuran hadiselerin yaşanmış olması, Türkler ile Ermeniler arasında duygudaşlık kurulmasına ve karşılıklı insani tutum ve davranışlar sergilenmesine engel olmamalıdır”cümlesinde tehcirden söz edilirken, zamanın koşullarının gereğiydi söyleminden uzaklaşılmış ve gayr-i insaniydi noktasına gelinmiş olması, “20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz” sözleri yetersiz mesafeli görünse de, Kemalist ulusalcı devlet politikasından radikal bir kopuşu gösteriyor ki çok önemli bir adım olarak görülmelidir. Devlet helallik istemek için de gecikmeden adım atmalıdır.

(AGOS)

Yorum Gönder