Kürt sorununda din istismarı

11 Kasım 2011 Cuma 10:59

Türkleri Türk olarak yaratan Allah Kürtleri Kürt olarak yaratmıştır. Hiç kimse ne kendi dilini nede kendi etnik aidiyetini seçebilmiştir. Bunu olduğu gibi kabullenmek her mümin için farzdır.

Kürt sorununda din istismarı

Son günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı tamamen devre dışı bırakılmış, devlet yetkilileri din konusunda hiç tereddüt etmeden ciddi fetvalar vermeye başladılar. Türkiye laik bir devlet olduğu halde laikliğe tamamen ters düşerek Diyanet İşleri Başkanlığı devletin bir resmi kurumu haline getirildiği halde, ondan fetva talep ihtiyacı duymadan pervasız bir şekilde din istismarı yapmaya başladılar.

Bilindiği gibi peygamberimizin hakka karşı sessiz kalınmaması gerektiğini ifade eden meşhur bir hadisi vardır. Geçenlerde başbakan da onu dile getirmişti. İşte bu sebepten dolayı yapılan bu açıklamalara artık sessiz kalamadım ve halkımızı aydınlatmaya yönelik bazı açıklamalarda bulunmayı dini inancım açısından zorunlu bir görev sayarak bu yazıyı kaleme aldım.

Deniliyor ki, Kürtlerin devletin kontrolü dışında özgür alanlarda kıldıkları Cuma namazı ayrımcılıktır ve makbul değildir. Cumhuriyet tarihinden beridir, Kürtlerin yaşadığı bölgede, Kürtlerin iradeleri dışında, İmamlar Ankara’dan tayin ediliyor, vaizler ve müftüler yine aynı şekilde Ankara’dan tayin ediliyor, hutbe ve vaazların konusu Ankara’da belirleniyor, hutbe ve vaazlar Ankara’nın diliyle veriliyor, Kur’an Kurslarında Kur’an-ı Kerim ve dini bilgiler Ankara’nın diliyle öğretiliyor, Kur’an Kurslarına kayıt yaptırılabilmesi için, sekiz yıllık ilk öğretimin bitirilmesi(yani Türkçeyi öğrenmesi) şart koşuluyor, tüm bunlar ayrımcılık olmuyor ve makbul oluyor da, uzun bir süredir ana dille vaaz ve hutbe talepleri karşılanmayan Kürtler, bir yıla yakındır artık kendi hutbe ve vaazlarını devletin kontrolü dışındaki özgür alanlarda, kendi ana dilleriyle ve halkın içinde bulunduğu sorunlara vurgu yapan konularla irad ettikleri vaaz ve hutbeler mi ayrımcılık oluyor ve makbul olmuyor? Pes doğrusu! Dindar bir insanın dine böyle büyük iftiralarda bulunması mümkün değildir.

Oysa, Her peygamberin kendi kavminin diliyle gönderildiğini ifade eden İbrahim suresinin 4. Ayeti, insanların kendi dini bilgilerini, vaaz ve hutbelerini kendi ana dilleriyle öğrenmesinin bir hak olduğunun açık ifadesidir. Bunun aksini iddia edenler ve uygulayanlar, bunun aksini ifade eden bir ayet-i kerime veya hadis-i şerif getirsinler de biz de anlayalım. Aksi takdirde söyledikleri, dine karşı büyük bir saygısızlık ve iftiradır.

Bütün din alimleri biliyor ki, hutbe konularının bir merkezden belirlenmesinin dini hiçbir dayanağı yoktur. Hutbeler tamamen yereldir, konuları da, yerelin ön plana çıktığı sorun ve sıkıntılarını ele alan bir içerikte olması gerekir. Birbirlerine en yakın yerleşim birimlerinin hutbeleri dahi aynı olacak diye bir kural yoktur ve olamaz da. Çünkü birbirlerine en yakın olan yerleşim birimlerinin ön plana çıkan sorun ve sıkıntıları her zaman aynı değildir, dolayısıyla hutbe ve vaaz konuları da aynı olmayabilir ve olmamalıdır da.

Rum suresinin 22. Ayetinde, dillerin ve renklerin değişik olması ilahi ayetlerden olduğu ifade edilmektedir. Bu ilahi ayetler hayatın her alanında kullanılmak üzere yaratılmıştır. Bu konuda hiçbir dile farklı bir imtiyaz tanınmamıştır. Dolayısıyla bu ilahi ayetler hayatın tüm alanlarında kullanılma konusunda eşit haklara sahiptirler. Bu, ilahi bir tasarruftur. Bu ilahi tasarrufu, herkes olduğu gibi kayıtsız ve şartsız kabul etmek zorundadır. Bu ayetlerin şu veya bu şekilde, hayata geçmesini engelleyenler veya kısıtlayanlar, bu dille konuşan toplumlardan çok, o dilleri yaratan Allah’la sorunları vardır. Onlar ilahi tasarrufu hazmedemeyenlerdir.

Hucurat suresinin 13. Ayetinde, insanların kabileler ve millerler haline getirilmesi ilahi bir tasarruf olduğunun ifadesi vardır. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’in bir-çok ayetinde de(Maide suresi ayet: 48, en-Nahl suresi ayet ayet: 93, Hud suresi ayet: 118, Şura suresi ayet: 8)  yer alan, “Eğer Allah dileseydi insanları tek millet yapardı” anlamına gelen ilahi mesajlar vardır. Tüm bu ayetlerden yola çıkarak diyebiliriz ki, dünyanın sosyolojik yapısında insanların tek millet haline gelmemesi, onun aksine değişik milletler haline gelmesi, ilahi bir irade ve tasarrufun gereğidir.

Dolayısıyla Türkleri Türk olarak yaratan Allah Kürtleri Kürt olarak yaratmıştır. Hiç kimse ne kendi dilini nede kendi etnik aidiyetini seçebilmiştir. Bunu olduğu gibi kabullenmek her mümin için farzdır. Karşı çıkmak, inkar etmek ve bu milletlerin bazılarına imtiyazlı haklar tanımak ve diğer bazılarının haklarını kısıtlamak veya inkar etmek, sadece o milletlere karşı sergilenen olumsuz bir tutum değil, böyle bir irade ve tasarrufta bulunan Allah’a karşı sergilenen olumsuz bir tutumdur. Dolayısıyla devleti yöneten yetkililer, Kürtlerle ilgili konularda, Kürtlerden ziyade Allah’a karşı sorunlu bir tutum içindedirler. Zaten eğer öyle olmasaydı, mevcut sorunların hiç biri olmazdı. Çünkü Peygamberimiz müminin tanımını yaparken kişilik üzerinden yapmış ve “Kendiniz için istediğinizi kardeşiniz için de istemediğiniz müddetçe mümin olamazsınız” demiştir.

Yani, namaz kılsanız da, oruç tutsanız da, hacca gitseniz de, ben müminim deseniz de mümin olamazsınız. Çünkü bu ibadetlerin tamamı mümin olduktan sonra yapıldığı takdirde bir anlamı vardır. Önce mümin olmanız lazımdır ki bu ibadetlerin bir anlamı olsun. Mümin olabilmeniz için de, bu hadisteki tanıma uygun bir kişiliğe sahip olmanız gerekir. “İnsanlar sadece iman ettik söylemi ile hiç imtihana tabi tutulmadan kendilerinden vazmı geçilecek sanıyorlar?”(Ankebut suresi ayet:2) ayetiyle, sadece sözle imanın olamayacağının net ifadesi vardır. Eğer pratik o sözü onaylıyorsa imandan bahsedilebilir.

Şimdi ben soruyorum: eğer imanın tanımı mahiyetinde olan bu hadis-i şerifin gereği olarak devlet yetkilileri herkes için aynı hakları tanımış olsalardı, yani kendileri için istediklerini Kürtler için de istemiş olsalardı, hiçbir sorun kalır mıydı? Kesinlikle hayır.  Şimdi de bu hadis-i şerifin gereği yerine getirilsin; herkese eşit haklar tanınsın, bakalım hiçbir sorun kalır mı? Kesinlikle kalmaz.

Öyleyse esas sorun, dincilik ile dindarlığın birbiriyle karıştırılması ve Peygamberimizin tanımladığı şekilde mümin olunmamasındadır. Vesselam…

Dr. Fadıl Bedirhanoğlu: Hakkari Belediye Başkanı / fbedirxan@hotmail.com

Kaynak: Yüksekovahaber

Yorum Gönder