Rüyadan Gerçeğe: Bağımsızlık!

14 Mayıs 2012 Pazartesi 01:21

Ölü fikirler, yeni bir hayatın kurucu unsuru olamazlar; evvela yaşayan, insana umut veren fikirler üretmek lazım ki somut şartlar değişebilsin. Bağımsızlığın tartışılması ve hiç değilse genel kabul düzeyine çıkarılması, yeni bir bakış açışının oluşmasında önemli bir başlangıç olacaktır. Rüyası olmayanın kazanacak bir geleceği de olmaz.

Rüyadan Gerçeğe: Bağımsızlık!
Yeniden gündeme oturan ‘Bağımsız Kürd Devleti’ fikri üzerinde yürütülen tartışmalara ve tartışmaların taraflarına baktığımız zaman, hala, çok gerilerden seyrettiğimizi görürüz. Egemenler işi ciddiye alıyor ve bu ciddiyet içinde tartışıyorlar. Neredeyse Barzani dışında bağımsızlıktan söz eden yok, ama egemenler sanki bütün Kürdler bağımsızlık için ayaklanmış gibi tartışıyor ve önlem almaya çalışıyorlar. Kürdler ise bu konuyu henüz soğukkanlı bir biçimde konuşmadılar bile.

Yeryüzünün bu en kalabalık devletsiz halkının bir devlete sahip olması, nedense, genel dengeleri bozacak bir gelişme olarak algılanıyor. Hiç değilse bölgesel devletler, Türkiye-İran-Irak-Suriye’nin yanısıra Suudi Arabistan ve Mısır başta olmak üzere, neredeyse bütün Arap Devletleri ve tabii ki Türkiye ile olan ilişkileri nedeniyle Azerbaycan, şiddetle karşıdırlar bağımsız bir Kürd Devletinin kuruluşuna…

Bundan, geriye kalan devletlerin Kürdlerin devletleşmesini istediği gibi bir düşünce çıkarılmamalıdır. Bu yönde somut bir belirti olmadığını hepimiz biliyoruz. Keşke, egemen devletler tarafından koparılan yaygaraya değecek ölçüde bağımsız bir Kürd Devletinin kurulmasını isteyen ‘Kürd dostu’ devlet olsaydı. Bölgede egemenlik kurmak için azami çaba sarfeden ABD-İngiltere-Fransa gibi devletler dahi, bağımsız bir Kürd devleti fikrini, yerel egemenler kadar olmasa da, ‘ürkütücü’ bulmaktadırlar. Velhasıl, hali hazırdaki 192 devletten birçoğu bölge devletleriyle olan ilişkileri üzerinden Kürd sorununa bakmaktadır. Kimi devletler için ise Kürdistan sorunu, tarihsel bir haksızlık olarak orta yerde durmaktadır ; tıpkı Ermeni Sorunu gibi. Kürdlerin devlet kurması onlar için tahlike arz etmemektedir (dikkat edelim, istenir bir durum olarak görüyor değiller) fakat bu coğrafyada neden bir Kürd devleti yok diye de sorun yaratmış değildirler.

Velhasıl soruna, niyetlerden ve ‘dostluk’lardan hareketle değil de, büyük devletlerin sık sık dile getirdikleri gibi, ‘karşılıklı çıkar ilişkileri’nden hareketle bakmak lazım. KFD’nin kuruluşu süreci, bundan sonraki gelişmelirin de prototipidir. Günümüz koşullarında, olumlu ve olumsuz yanlarıyla Kürdlerin içinde bulundukları durum, renkleriyle veya dilleriyle alakalı olmayıp, dünyada hüküm süren ekonomik ve politik ilişkilerin eseridir. Kürdlerin kurtuluşu da yine bu koşulların eseri olacaktır. Bir yanıyla ‘objektif koşullar’ Kürdleri sınırlarken, diğer yanıyla Kürdler, bu objektif koşullar altında edinmiş oldukları ‘düşünüş ve davranış kalıbı’nın kurbanıdırlar ki bu yanıyla tek sorumlu kendileridir.

Tarihin yarattığı fırsat

Ama bazı şeylerin değiştiğini, bir rüyanın gerçekleşmesi için bir hayli olanağın Kürdlerin iradesi dışında oluştuğunu görmek gerekmektedir. Dünya sermayesinin Orta-doğu’yu yeniden biçimlendirmesi fikri Kürdlerden çıkmadı, fakat bu eylem objektif olarak hem Kürdleri ‘önemli’ kıldı hem de kendi sorununun bilincinde ve örgütlülüğünde olan Kürdlere önemli bir imkan sundu. Sovyetler Birliği, Doğu Bloku ve Bağlantısızlar Paktı’nın çöküşü nasıl bir çok yeni devletin oluşmasına yol açtı ise, Irak’a müdahale de Kürdlerin yarı-devletleşmesine neden oldu. Dünya tarihine bakıldığında, gerek büyük birleşmeler ve gerekse büyük dağılmalar hep büyük savaşların neticesinde olmuştur. Bulunduğumuz bölgede büyük kapışmaların yaşanması doğal olarak ekonomik-sosyal ve siyasal olarak ‘yeni’ oluşumların meydana gelmesine yol açmaktadır.

Bu süreç bitmiş değil, devam ediyor ve adeta ‘tarih’, sık sık yanlış çözüldü diye itirazda bulunduğumuz problemi yeniden çözmemiz için önümüze koymuş durumdadır. ‘Madem ki yüz yıl öncesine itirazınız vardı, o halde, yeniden alt-üst olan bu coğrafyada, buyrun doğru denklemi siz kurun’ diyor. Bu büyük bir imkan! Kürdler, orta-doğu’da, bir taşın yeri oynayacaksa eğer, mutlaka söz sahibi olabilecekleri bir dönemde ve konumda bulunmaktadırlar. Ya da Kürdlerin tavrı, Orta-doğu’da olabilecek her değişikliğin itici gücü olacaktır…

Engel Kim?

Fakat bu imkanın doğru yönde kullanılabileceğine dair önemli bir işaret yok. En azından şimdilik. ‘Zorlu koşulların insana kazandıracağı yaratıcılık’tan umut kesilmese de, Kürdlerin bağımsız bir devlet kurmaları önündeki en büyük engelin yine kendileri olduğunu bilmekte yarar var. Kuşkusuz bölgenin ve dünyanın egemenleri Kürdlere bir devlet kurmaları için olmadık fırsatlar sunuyor değiller, fakat orta yerde duran imkanların da azımsanmayacak bir düzeyde olduğunu kimse inkar edemez. Kürdler, kendi bağımzılıkları konusunda egemen devletler kadar imkanların bilincinde olsalar, son yüz yıllık süre içinde girmiş oldukları ve bakışlarını daraltan, adeta düşünme yeteneklerini dumura uğratan ‘egemen kalıp’lardan da kurtulmasını başarabilirler. Ne yazık bunun uzağındayız. Barzani’nin ABD ve Türkiye ziyaretleri nedeniyle, yeniden gündeme oturan ‘Bağımsız Kürd Devleti’ fikri üzerinde yürütülen tartışmalara ve tartışmaların taraflarına baktığımız zaman, hala, çok gerilerden seyrettiğimizi görürüz. Egemenler işi ciddiye alıyor ve bu ciddiyet içinde tartışıyorlar. Neredeyse Barzani dışında bağımsızlıktan söz eden yok, ama egemenler sanki bütün Kürdler bağımsızlık için ayaklanmış gibi tartışıyor ve önlem almaya çalışıyorlar. Kürdler ise bu konuyu henüz soğukkanlı bir biçimde konuşmadılar bile. Peki neden?

Kuzey’in düşünsel çöküşü

Bu sorunun yanıtı, Kuzey’in genel siyasal talebinde gizli.
Hepimizin malumu, diğer parçalara nazaran Kuzey’de bağımsızlık talebi daha yüksek sesle dile getirildi. Bugün uğruna binler verilen ‘demokratik özerklik’in adı bile yoktu. 1970’lerden itibaren yeniden, ama farklı argümanlardan hareketle dirilen Kürd Ulusal hareketi, Doğu ve Güney’den farklı olarak Bağımsızlık talebiyle ve şiarıyla örgütlendi. Gerek D. Kürdistan, gerekse G. Kürdistan ulusal hareketi, özerklik talebiyle yetindi; hiçbir zaman bağımsızlık talebinde bulunmadı. Onların bu durumu Kuzey tarafından hem küçümsendi ve hem de ‘egemen devletlerle işbirlikçi’liğin kanıtı sayıldı. Kuzeydeki hareket, ağırlıklı olarak, sosyalizm gibi toplumsal bir düzen idealine sahip olduğu için, bağımsız bir devlet kurmayı, ideolojisinin olmazsa olmazı olarak formüle etti. Gerçi Doğu ve Güney’de bağımsızlık talebinde bulunan oluşumlar yok değildi, fakat istisnai bir durumdu ve bu istisnai durum Kuzey’de kural halindeydi.

Şu anda baktığımızda, durum tersine dönmüş görünüyor: Güney’de bağımsızlık konuşulur ve hayata geçirilmesi artık zaman sorunu olarak ele alınırken Kuzey, bu kelimeyi telaffuz edenleri ‘hain’ olarak addediyor. Öcalan, İmralı’ya girdiğinden beri bu düşüncenin sadece yok edilmesi değil, ideolojik temeller üzerinde sonsuza kadar insanların düşünce dünyasından sökülüp atılması için elinden geleni yaptı ve gerek taktik olsun, gerekse stratejik artık Kuzey’de bağımsızlık fikri, ana akım dışında küçük oluşumların ya da kimi aydınların görüşü oldu. Eski istisnaların hepsi kural, kuralların hepsi de istisna oldu.

Kuzey, bu anlamda yeniden fethedilmiş durumdadır. Barzani’nin girişimlerinden rahatsız olan BDP yöneticileri, eskiden dile getirdikleri argümanları, bu kez daha da aşağı çeker oldular. Gerek Demirtaş ve gerekse H.Kaplan, yüzyıllık bir sorunu ‘anadilde eğitim’ sorunu olarak formüle ettiler. Elbette ki onların politik görüşü bu doğrultuda olabilir, ama bunu bir halkın kendi kaderini tayin hakkının önüne ya da karşısına koymaları kabul edilir bir tavır değildir. Bu düşünsel çöküşü, sadece BDP ve PKK ile sınırlamak yanıltıcı olur; belli bir azınlık dışında neredeyse bütün bir siyasal yelpaze, aynı minval üzere hareket etmektedir. Parçalar arasındaki ‘dengesiz gelişme’yi ve bundan ileri gelen ‘farklı siyasal çözüm’lerin her birini kendi özgünlüğü içinde ele alıp tartışmak varken, belli bir fikri genelleştirmek sorun oluşturmanın bir başka adıdır. Bundan kurtulmak ve her bir parçanın sorununu, varmış olduğu mevcut düzey üzerinden ele alıp tartışmak gerekmektedir.

Sağlam Halkayı sıkı yakalamak şart

Barzani’nin sözünü ettiği ‘Güney’in Bağımsızlığı’ düşüncesi, günümüz koşullarında sıkkıca yakalanması gereken bir halkadır. Bu kazanımın daha ne kadar stabilize edileceği ve geleştirileceği, Kürdistan genelinde tartışılmalıdır. Mümkün müdür, yoksa bir politik söylem midir, ciddiyetle ele alınmalıdır. Kuşkusuz bunun imkan dahilinde olup olmadığını bilemiyoruz, ama imkanların elveridiği ölçüde ilerletilmesi gerektiği açık bir gerçektir. Bu girişimi ve bu girişimin gerektirdiği genel tutum ve davranışları, diğer parçaların kazanımlarını feda edecek bir zihniyetle ele almamak lazım. Her bir parçadaki başarı, bir diğerini daha da ilerletecek düşüncesiyle ele alınmalıdır. Daha da önemlisi, Bağımsızlık fikri, Kuzey’deki politik geri düşüşü frenleyebilir ve yeniden geçmişin politik düzeyine ulaştarıbilir. Kuzey’deki bu devasa hareket, mevcut siyasal talepleriyle ne rejimi zorlayabilir ne de yeni mevziler kazanabilir. Ölü fikirler, yeni bir hayatın kurucu unsuru olamazlar; evvela yaşayan, insana umut veren fikirler üretmek lazım ki somut şartlar değişebilsin. Bağımsızlığın tartışılması ve hiç değilse genel kabul düzeyine çıkarılması, yeni bir bakış açışının oluşmasında önemli bir başlangıç olacaktır. Rüyası olmayanın kazanacak bir geleceği de olmaz.

Ferhat Baran/
Netewe.com

Yorum Gönder