Tuğluk: MİT krizi Suriye yüzünden çıktı

14 Mart 2012 Çarşamba 01:31

Aysel Tuğluk, MİT krizini Taraf’a yorumladı: Gülen çevresi Suriye’ye savaş kartını dayattı. Erdoğan kabul etmeyince hamleyi (MİT krizi) yaptılar.

Tuğluk: MİT krizi Suriye yüzünden çıktı
Ümit Boyner “gölge oyunu” diyerek MİT krizini tanımlamaktan kaçınsa da krizin ciddiyetinin farkında olarak “dehşetle izliyoruz” demekten kendini alamıyordu. O “dehşet” ifadesi sesi kadar yüzüne de yansıyordu...

MİT krizi, yeniden ve bir kez daha hepimize göstermiştir ki, Kürt meselesi çözülmediği müddetçe “dehşet” verici devlet ve toplum krizleri hiç bitmeyecek. “Oslo görüşmeleri” krizin bir parçası olarak yeniden gündemde. Sorunu görüşmeye giden görevli tanımlıyordu: “Devlet çok başlı”. Devletin bu durumu çok kötü araçsallaştırıyor. Türkiye’nin kalbindeki iktidar mücadelesi ve kökleri tanzimata dayanan toplumsal yarık çözülmeden bütün konuşmalar masa aşındırmaktan başka bir işe yaramaz. Oslo sürecinin neden nihai bir sürece ulaştırılamadığının yanıtı kadar, günceldeki MİT krizinin sebebi de o görüşmede bulunan özel görevlinin aynı cümlelerinde duruyor; “Devlet çok başlı...”

MİT merkezli oluşturulan kriz, Türkiye’nin iç siyasi dinamikleriyle ilgili olduğu kadar, esas olarak da konjonktürle birlikte düşünmeyi gerektiren çok faktörlü, çok aktörlü ve çok hedefli bir “gölge oyunu”.

Kürt meselesi ve bağlantılı olgular her ne kadar önemli bir faktör ve zemin olarak kullanılsa da, krizin merkezinde Suriye var. Biri diğerinden bağımsız, biri diğerinden önemsiz değil. İç ve dış kimi güç odaklarının çıkarları zaman ve zeminde kesişmektedir. Oyun Kürtler üzerinden kurgulanıyor. Kürt meselesine ilişkin tartışmalarla pozisyonlar sağlama alınmak isteniyor. Stratejik plan da ise, Suriye var.

I. Bölüm Kürt

Meselesi ve Çözüm-Kapan İkilemi:

Bir tespitle olan-biteni analiz etmeye başlayalım. Kürt meselesi 2011 Temmuz’undan bu yana “sürdürülebilir-yönetilebilir” olmaktan çıkarıldı. AKP’nin o çokça eleştirisini yaptığımız oyalamaya dayalı siyasi stratejisi çökmüş, güvenlik stratejisi ise Roboski Katliamı ve MİT’çilerin “KCK”den ifadeye çağrılmasıyla kendisini vurur hale gelmiştir. Kürt meselesi çözümünü devlete de, topluma da dayatmaktadır. Çözümsüzlük sürdürülebilir değil ve bu durum meseleyi kullanılabilir bir koz olarak içerideki ve dışarıdaki güçlere açık halde tutmaktadır. Bu bir kapan ve bundan kurtulmanın tek yolu demokratik toplum ve demokratik devlet sistemini kurmaktan geçiyor. Siyasi iktidarın ve özellikle Başbakan Erdoğan’ın çözüme dönük hamlesi elzem hale geldi. Çünkü kriz, Erdoğan’ın siyasi geleceğini tehdit altına alacak kadar, ciddi ve kapsamlı. Öyle ki, iktidar/ parti içi denge ve çelişkilerde bile kullanılacak kadar Erdoğan’ı zorlamaya başladı. Hakan Fidan bunun işaret fişeği!

Türkiye Kürt meselesini çözüme kavuşturmadan ne iç siyasetinde ne de dış siyasetinde bir gün bile rahat nefes alamaz, aldırmazlar. MİT-emniyet-yargı üçgeninde yaşanan devlet krizi, bu bağlamda stratejik planın ilk hamlesi. Bu hamleyi siyasetin karar alma iradesine dönük “darbe” olarak niteleyenler haksız değil. Bu kendi çapında bir darbe’dir ve her darbe de amaçlandığı üzere siyaset söz söyleyemez, işlev göremez, çözüm üretemez hale getirilmeye çalışılıyor. Esas tehlike de bu ve bu durum Ümit Boyner’in söylemiyle aynen dehşet vericidir.

Uzunca bir süredir Kürt meselesinde geleneksel devletçi yaklaşıma sahip olduğu bilinen emniyet, yargı ve kimi strateji kurumlarının “operasyonel ve güvenlikçi” çizgiyi siyasete dayattıklarını dile getiriyorduk. “Paralel Devlet” heyulasıyla, PKK’yi altı ayda bitirme irrasyonelliğiyle siyasi iktidarın var olan hevesi iyice tetiklendi. % 95’i kurgusal, içi boş, siyasi sosyolojiyi tümden göz ardı eden ve bu gerçeği “örgütsel-hiyerarşik ilişki” çarpıtmasıyla kriminalize eden şematik iddialarla bir “KCK kuyusu” açıldı. Malum medyanın emniyet istihbaratı uzmanlarınca düzenlenmiş haber ve yoğun propagandif yayınlarıyla “KCK” operasyonları memleket kurtarma havasında gerçekleştirildi. Siyaset yapan Kürtler (ve dostları) açılan bu KCK kuyusuna üst üste dolduruldu.

Önü-ucu açık siyaset destekli/direktifli operasyonlarla giderek otonom bir güç haline gelen polis-savcı konsorsiyumu, gelinen noktada siyasete siyaset dikte edecek kadar müdahil-etkili bir güç merkezi konumuna geldi. Gülen hareketinin desteği, denetimi ve etkinliği ile siyasal ayrıcalığı da sahip olan bu güç, artık yeni vesayet gücüdür! Askerden boşalan alanı siyaset kurumu demokrasi ve hukuk ile dolduramayınca, operasyonel gücü ve sınırsız yetkisiyle emniyet ile partneri durumundaki özel yetkili yargı fiilen ve kanunen doldurdu.

Yorumlanması gereken asıl mesele şu:

Paralel devlet yaygarasıyla Kürtleri derdest edenler, yarattıkları bu toz duman içinde kendi paralel örgütlenmelerini oluşturarak siyasetin alan ve iradesine müdahale edecek kadar bir denge pozisyonu ve inisiyatifine ulaşmış durumdalar. Erdoğan’ı Kürtlerle savaştıranlar aynı zamanda O’nun da kuyusunu kazanlardır!...

Kürt meselesi, polisin insaf ve inisiyatifine, yargının olmayan hukukuna terk edilirse, olan ve olacaklardan siyaset kurumu sorumluluğu üstlenmek ve her türlü sonucuna katlanmak zorunda kalır. Siyasetin düştüğü çıkmaz bu ve halen bir ayağı kapana sıkışmış haldedir.

1- Darbe niteliğindeki polissavcı operasyonuyla Kürt meselesinin çözümü amacıyla yapılmış görüşme, diyalog ve demokratik arayışlar suç haline getirilip bu yönlü siyasi karar ve tercihler mahkum edilmeye çalışılmaktadır. “senin görevin müzakere etmek değil mücadele etmek” deniliyor. Dikte edilen siyaset bu.

İktidar zaten mücadele ediyor. Fakat biliniyor, bu konuda devlet yekpare değil. Farklı düşünen kurum ve kesimler var. Burada esas amaç, olasılığı dahi ortadan kaldırmak. “aklınızdan bile geçirmeyin” tehdidi siyasete en büyük tuzaktır. Darbe budur.

Geçmişte TSK’nın, Anayasa Mahkemesi’nin uygulamalarını bugün yandaş polis-savcı otonom gücü devralmış durumda. Devlet ve sistemde reform değil, restorasyon tercihinin sonucudur bu.

2- Krizin Emre Taner, Afet Güneş ve Hakan Fidan ismi etrafında yaratılması müzakere siyaseti kadar bu siyasetle ilgili kişilerin de mahkum edilmesine dönük. Erdoğan bunun dışında değil. Özellikle Hakan Fidan isminin tartışmaların odağında olması (dolaysız olarak) başbakanla ilgilidir. Emre Taner ve kurumsal ekibi Kürt meselesinde yeni devlet aklı’nın mimarı olarak kabul ediliyor ki, öyledir. Çözüme ilişkin çalışmalarını tam sonuca ulaştıramazlarsa da bu “günah” siyaset kurumunu bağlar. Çabaları ve arayışları anlam ve değerinden bir şey yitirmez. Emniyet ve yargı bürokrasisinin hamlesi, geleneksel devletçi reflekse tekabül eder. Hedef, yeni devlet aklıdır. Geçmişte Özal öldürülmüştü. Şimdilerde siyaseten (ve de hukuken) öldürmeye teşebbüs ediliyor...

3- Zamanlama manidar ve dikkat çekicidir. İmralı’da 7 aydır süren tecride rağmen Öcalan’ın kardeşiyle “süreç hassas” diyerek görüşmeye çıkmadığı gün “Hakan Fidan dışında kimseyle görüşmek istemiyorum” dediği basına da yansımıştı. Yorumlamak zor olmasa gerek. Ortadoğu’yu hakeza Suriye’yi en iyi bilen politik lider olarak Öcalan kurulan tuzağın farkında ve “bu oyunu birlikte bozalım” diyor yeniden. Öcalan’ı tanıyan ve onun stratejik yaklaşımını bilen biri olarak çağrı’nın böyle okunması gerektiğini düşünüyorum. Bu açıdan kriz analiz edildiğinde “darbe” diğer yanıyla İmralı’yadır.

Hakan Fidan’ın hedef alınması bu çağrı sonrasına denk getirilmiştir. Zaman ve zemin kesişmesidir bu. H. Fidan hem Başbakan’ın hem İmralı’nın güven duyduğu bir figür. Bu güven kendiliğinden bir tarihsel rol inşa eder. Amaç, bu rolün berhavası Kürt meselesinin çözümünde “güven” kilit bir unsurdur.

Öcalan “Kürt kapanı”na işaret ediyor. Tuzağa dikkat çekiyor.

Kürt-Türk çelişkisinden faydalanmak isteyen içerideki güç/iktidar odakları ile uluslararası merkezler, komplonun 13.yılında Kürt Komplosu’nu yeniden ve yeni şartlara göre kurgulayıp güncelliyor. İlginçtir, işin merkezinde yine Öcalan ve yeniden Suriye var. Ne tesadüftür ki, aylardan şubat!

Komplonun nihai amacını burada hatırlatmalıyım:

Kürtler üzerinden kışkırtılan Türkiye, Öcalan’ın durumu üzerinde kışkırtılan Kürtler ve sonu gelmez bir iç savaş... Şu anki durum ve gidişat ana hatlarıyla tam da bu. Bölgeye dönük bir müdahale ve tüm düzenlemelerde taktik, yöntem ve strateji hep aynı. Tuzak sürüyor, komplo yeniden tezgahlanıp siyaset sahnesine sürülüyor.

Öcalan’ın H. Fidan’ı çağırması, bunun farkında olduğuna işaret eder. Aslında çağrı Erdoğan’adır; “Temsilcini gönder, bir uzlaşı yolu bulup halklarımızı bu tuzaktan koruyalım .” Öcalan’ın söyleyecek yeni sözü, önerecek düşüncesi var ki “özel temsilciye” bu daveti yapıyor. Fidan’ın davete icabet etmemesi için krizin düğmesine basılıyor. İmralı ile Ankara, Kürtlerle-Türkler arasındaki son köprü de uçurulmak isteniyor. Kopuş derinleştiriliyor. Tuzak, özgür-eşit birlikte geleceğimizedir.

Siyasetin Çözüm Görevi:

MİT görevlilerinin ifadeye çağrılma süreci Kürt meselesinde nelerin olmayacağını (olmaması gerektiğini) herkese çok açık gösterdi. Bu açıdan durum vahimdir.

Buna karşılık siyasete düşen görev ise, bu dayatmaya karşı olması gereken en kararlı, en hızlı ve işlevsel haliyle uygulamaya koymak olmalı. Bu da diyalog ve müzakere sürecidir. Baharla birlikte tarafların kazanmak için her şeyi yapabileceği bir savaş düzeyi yaşanacak. Gelişmelerden ve açıklamalardan bunu öngörmek mümkün. Bu ürkütücü savaş düzeyine mahal vermeden, en önemlisi de bölgenin bu kaotik ortamında uluslararası güç merkezlerinin ve iç iktidar odaklarının oyun ve tuzaklarına düşmeden Kürt meselesini siyasidemokratik sürece-zemine taşımak ve böylece kullanılabilir bir koz olmaktan çıkarmak gerekiyor.

Zaman daralıyor. Kürt coğrafyasında geri sayım başladı. Her geçen gün, ölüm ve tutuklamalarla sonuçlanan her yeni operasyon geri dönüşü çok daha zor hale getiriyor. O nedenle siyasi iktidar ve özellikle Başbakan Erdoğan, Öcalan’ın çağrısına daha fazla vakit kaybetmeden yanıt vermeli. Kapan’dan başka türlü kurtulmak mümkün değil. Olası bir büyük savaşta ilk kaybeden Başbakan Erdoğan olacak. Herkes hesabını buna göre yapmış durumda. Nasıl mı? Siyasette bilgi kadar sezgi ve okumalar da önemli. Analizi bu temelde esas konu üzerinde derinleştirmek gerekiyor.

II. Bölüm

Şam senaryoları ve Post-Erdoğan Süreci:

Sorunun merkezi Suriye. Tüm atlar, tüm kartlar Şam üzerine oynanıyor. Abdullah Gül ironik biçimde “Büyük Resim”e dikkat çekiyordu. Büyük resimde Suriye var. MİT krizi, Kürt meselesinin çözümü tartışmalarıyla ilgili. Ancak, esas olarak Suriye politikalarıyla bağlantılıdır. Kürt meselesindeki pozisyonlar koz olarak kullanılıyor. Milliyetçi hassasiyetler, meşru zemin, siyasi-hukuki gerekçe vs. Şam senaryoları o kadar basit değil. Her şey Suriye’ye bakar oldu. Bunun dışındaki tüm konu ve olgular ek faktör statüsündedir.

Mesele şu; MİT krizi patlak vermeden Ankara kısmi bir savaşı tartıştı. İsrail’in hava harekatı, Türkiye’nin sınırda belli bir derinliği kontrol etmesi vs. ancak, Erdoğan savaş kartını oynamadı. İkinci ameliyatından önceki grup konuşmasında vurgu yaptığı gibi diplomatik çabaların yoğunlaştırılması tutumunda ısrar etti. Aslında A. Gül ve Davutoğlu da dahil Gülen çevresi ve ABD’deki bazı etkin çevrelerle birlikte savaş kartını ciddi olarak dayattılar. Erdoğan “hayır” deyince bilinen hamleyi (MİT krizi) yaptılar. Şu an ortalık biraz duruldu gibi. Karşılıklı iyi niyet ve sevgi mesajları yazılıp seslendiriliyor. Arka planda ise, pozisyonlar yeniden alınıyor. Hamlenin devamı beklenmeli.

Erdoğan ilk rauntta galip görünüyor ama yanıltıcıdır. Gülen çevresi, siyasi-bürokratik ekibi hem güçlü hem de eski 28 Şubatçılar, ordunun önemli bir kesimi ABD’nin etkili merkezleriyle ilişki içinde. Varsayımları şu; “Bu ilkbahar-yaz sürecinde Erdoğan büyük darbelerle karşılaşacak. “Bu varsayım yanlış değil. İşte bundan hareketle Erdoğan’ın kaderine ilişkin ilk hamleyi onlar yaptılar.*A. Özgürel bir konuyu gözeden kaçırdığı için yanılıyor. Hem uluslararası hem ulusal sermaye (yeşili de dahil) artık Erdoğan’a “yeter” diyorlar. Erdoğan ile Boyner, AKP ile TUSİAD arasındaki kavganın esas sebebi bu. Eğitim meselesi sadece vesile oldu.

Buraya dikkat: Türkiye siyaseti ciddi ciddi post- Erdoğan sürecini örüyor. Hastalık meselesi, Cumhurbaşkanlığı tartışmaları, üçten fazla seçilememe kuralı vs. hepsi bunun vesilesi.

Tekrar söylüyorum; her şey Suriye etrafında dönüyor. Erdoğan savaş - tampon bölge- seçeneğini reddetti. MİT krizi ile cevap verdiler. Bu daha ilk hamle. Erdoğan yaşadığı sarsıntıyı içeride milliyetçilik ve baskıcı eğilimleri arttırarak tölere etmeye çalışacak. Şahsen, Kürt meselesine dönük mevcut tutumu ve otoriter yönetim tarzını sürdürmesi halinde Erdoğan’ın önümüzdeki bir yılı zor çıkaracağını sanıyorum.

Kürtler Suriye’de tarihsel bir fırsatla karşı karşıyadırlar. Öz yönetimlerini ve demokratik sistemlerini kurmak için örgütleniyorlar. Gülen hareketi ve çevresi-ekibi, bunu durdurmak için macerayı göze aldı. Ordu ve Erdoğan ayak sürdüler. MİT Suriye’deki tüm operasyonlarda başarısız olduğu için Oslo görüşmeleriyle afişe edilip ifadeye çağrıldı. Hedefte Başbakan Erdoğan olduğunu söyleyenler yanılmadı. Ancak esas faktör ortaya konulmadı. Krizin odağı Suriye politikaları. Yeni hamleler hiç uzak değil...

Türkiye’nin siyaset sahnesinde iktidar mücadelesi her şeyi ve herkesi araçsallaştırarak gözü kara biçimde sürdürülüyor. Siyasi yapının demokrasi ve hukuk zeminine bir türlü oturtulamaması, her türlü kurgusal düzenlemelere ve siyaset dışı müdahalelere fırsat sunuyor. Üstüne bir de Kürt meselesini ve bölgesel konjonktürü ekleyin, büyük oyun ve tuzaklar kaçınılmaz hale gelir. Manşetlerde bunun bir parçası olarak atılır!

Kürtlerin Tutumu:

Kürtler uluslararası düzeydeki bir stratejik planın bir aracı, nihai olarak da kurbanı haline getirilmek isteniyor. Ancak, mücadelesini tüm bu oyun ve tuzakların farkında olarak sürdüren Kürt siyasi hareketi, her yerde iyi pozisyon almış durumda ve her türlü hesabı bozacak güce sahip.

Kürtlerin kimsenin iktidarında gözü yok, iktidar oyunlarında ise yeri hiç olmayacaktır. Demokratik toplum ve demokratik siyaset için mücadelesini sürdürmeye ve özgür yaşam ortamına kavuşmaya kararlıdır. Bulundukları her yerde özgür ve onurlu yaşam/barış talep ediyorlar. Bu da en temel, en doğal haklarıdır. Burada esas sorun Kürt meselesini çözümsüz halde tutarak bunun her türlü sonucuna katlanmak zorunda kalan Türkiye’nin pozisyonudur.

Başbakan Erdoğan ve siyasi iktidarının geleceği açısından Kürt meselesinin demokratik/barışçıl çözümü, MİT krizi ve devreye konulan senaryolar dolayısıyla da elzem hale geldi. Aksi halde her fırsat ve konjonktürde bu en yumuşak karnından vurulması kaçınılmaz. Bunun siyasi maliyeti ise; ya bir tür vesayeti kabul etme zorunluluğu ya da siyasi ikbal kaybının göze alınması olacak. Durum tüm seçenekler açısından ciddi ve risklidir.

Sonuç:

Siyaset söz söyleyemez, eylem yapamaz, çözüm üretemez hale getirmek isteyen her güce karşı en etkili ve de ilkesel duruş; siyasetin meşru ve yaratıcı yöntemleriyle başta Kürt meselesinin çözümü olmak üzere demokratik toplum ve demokratik devlet (siyaset) sistemini kurmak olacaktır. Bu kapan’dan çıkışın başka yolu yok!

Son Söz:

Beğenin ya da beğenmeyin, Öcalan 99 yılından bu yana Kürtlerle Türklerin birlikte yaşayacağı, birlikte kazanacağı çaba ve çalışmalar içinde oldu. Formülleştirdiği, programatik niteliğe kavuşturduğu tüm düşünce ve önerileri Türkiye ile Kürdistan’ın birlikte demokratik, eşit ve özgür geleceğini oluşturmaya yönelik. Bu açıdan rüştünü fazlasıyla kanıtlamış politik bir lider olarak Öcalan’ın “oyunu birlikte bozalım” çağrısını yeniden düşünmenin ve gereğini yapmanın tam vaktindeyiz...

AYSEL TUĞLUK
Van Bağımsız Milletvekili
*A.Özgürel 18.02.2012 N. Düzel röportaj, Taraf Gazetesi

(TARAF)

Yorum Gönder

Toplam Yorum Sayısı 1

Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

serkan deniz 7 yıl önce yorumlandı

sevin veya sevmeyin ama akp hükümeti nakşi muridi rahmetli özaldan sonra kürt sorununu ve diğer kadim sonunları çözmeye kalkmış tek partidir.ZAMAN zaman,ergenekonla işbirliği yapan iç ve dış odaklar sorunların demokratik çerçevede çözülmemesi için muazzam direnç göstermelerine rağmen,yolunda giden kamyonu bir türlü devirememişlerdir.Meselelerin demokratik ve insani yönden çözülmesi,ZAMAN zaman birilerini rahatsız etsede sayın erdoğan son şans olabilir.devleti yönetmek ıslak odunla ateş yakmaya çalışmak gibidir,zordur.ALLAH bu sorunları insani,vicdani açıdan çözmek isteyenlerin yar ve yardımcısı olsun.

0 Kişi beğendi.