Van Depreminde İnsanlık Sınavı

14 Kasım 2011 Pazartesi 23:12

1999 yılında Gölcük’ü vuran 7.4 şiddetindeki deprem gerisinde 17127 ölü bırakırken, biz de yine sabah namazına doğru İstanbul’da ağır bir şekilde sarsılmıştık. O unutulmaz uğultunun ardından geniş bir alan derin uykusundan uyandı, gurur ve kibrin göstergesi olan binalar birbiri ardınca yıkılırken, ölüm binlerce insanı aynı anda yakalıyordu. Ağustostan sonra Aralık ayındaki 7.2 depreminde de 845 kişi hayatını kaybetti. Firavun karakterliler bu ağır darbeyi, bir uyarı olarak algılamadı. Yine kirli ideolojilerini insanın yüce değerleri olarak pazarlamaktan el çekmediler. Yakub Aslan yazısı...

Van Depreminde İnsanlık Sınavı
Yakub Aslan: ufkumuz/ rewsen.com

Sabah erkenden telefonla bir akrabamızın vefat ettiği haberi geldi. Kim olduğu nasıl öldüğü önemli miydi? Hergün birileri ölüyordu. Ya cenaze kaldırıyoruz veya taziye çadırlarından üç gün nöbetinde oturuyoruz. Orada ölümün soğukluğunu ve sebeplerini konuşmak için bolca vaktimiz oluyor.

   Mezarlığa yakın camide toplanıyoruz, güneşli bir hava var. Dolayısıyla kapı önünde beklemeyi tercih ediyoruz. Erken uyanabilenler de sokaklarda dolaşıyorlar. Cami önündeki muhabbetten, akrabamızın daha 13 yaşında olduğu ve akşam bayılmasıyla birlikte hastaneye kaldırıldığı ve sabaha doğru vefat ettiğini öğreniyoruz. Doktorlar bu ölümün sebebini araştırma zahmetine katlanmamak için, yakalanmış olduğu hastalığı teşhis etmek için geç kalındığı bahanesine sığınmakla yetiniyorlar. Ne de olsa Araştırma hastanelerinin neredeyse tamamında insan hayatı ucuz. Bir başhekim söylemişti bana, genelde araştırma hastanelerinde uzman doktorlar olmaz ve doktorların çoğu insanları kobay olarak kullanarak uzmanlaşırlarmış. Herkes sapasağlam bir çocuğun bir anda bayılıp, ölüme götürülmesine şaşırmış… Konuşmalarımızda, simasını hatırlatmaya çalışıyoruz. Düğünlerde, taziyelerde veya diğer toplantılarda anlatılan fotoğrafı zihnimde canlandırmaya çalışıyorum.

   Tabutu omuzlayıp, yakın olan mezarlığa hareket ettiğimiz zaman, güneş tepemizde duruyordu. Erek dağına birkaç gün önce yağan kar zirvelere doğru beyazlığını koruyordu. Büyük bir kalabalık var. Telefonlar, bu kalabalığın cenazeden haberdar olmasını sağlamada önemli bir rol oynamışlar. Siyasi kimliği ve zenginliğiyle aşiret arasında tanınan birinin çocuğu olunca kalabalık da artmış. Garipler mezarlığı tamamen dolmuş olmasına ve giriş kapısında “artık mezar yeri kalmamıştır” uyarısına rağmen, bir yerlerde bir boşluk bulunmuş. Hatta geçen günkü cenazede, akasya ağacının kenarına kazılan mezarda, ağacın birkaç kökü kesilmek durumunda kalmıştı. Cenazeyi erken getirmişiz. Sert zeminde mezar kazımı henüz bitmemiş. Kalabalıktan biraz uzaklaşıp, bir mezarın mermerinde oturuyoruz. Dünyadan, siyasetten, geçmişten konuşuyoruz…
   Dizlerimiz ağrıyor… Güneşli bir gün olmakla birlikte dağdaki kar, havayı serinletmeye yetiyor. Mezarların arasında gayesiz bir şekilde dolaşıyoruz. Amcaoğullarından biri beni görüyor ve selam verip yanıma geliyor. Kabanımı çıkarıp, derin çukurun kenarında duran mezarın yan duvarının üzerine serip oturuyoruz. Çocukluğumun hatırladığım kısımlarının tamamında onun fotoğrafı var. Mezarlık neredeyse boş sayılacak zamanlarda onunla birlikte davarları getirip otlattığımız bu alanda hatıralarımız yeniden canlanıyor. Hido’yu, Aslan Tito’yu, Kero’yu anımsıyoruz. Buz gibi kerhiz sularına girdikten sonra, toprağa uzanıp güneşlendiğimiz günler geliyor aklımıza… Onunla birlikte kırlara, dağlara davar otlatmaya gitmek hoşuma giderdi. Sonrasında, dikiş tutturamadığı taşeronluğunda de onun yanındaydım. Genelde boya işlerini tutardı, ama işi ucuza kapatmaya çalıştıkça yeniden yaptığından hep zarar ederdi. Mezarın taşında otururken, geçmişte Garipler Mezarlığının ne kadar boş olduğunu anlattı. Önümüzde duran büyük çukuru askeriye 60 darbesinden sonra kepçelerle kazmıştı. Eskiden beri hep merak ederdim, “acaba neden kazmışlar? Toplu mezarlar için olabilir mi?” diye sordum. Ama öylesine bir soruydu. Oranın kumunun inşaat için kullanılmış olabileceğini söyledi. Çukurun içine bile mezar kazmışlardı…
   O hayallerin tam da orta yerinde kendimden geçmiş gibiydim. Ayaklarımın altındaki toprak sallanmasaydı, “deprem oluyor!” çağırısını duymayacaktım. Bir anda tekbir sesleri yükselmeye başladı. “Korkmayın! Tekbir getirin!” uyarısıyla sesler daha yükseldi. Buzun üzerinde durmuş gibiydik, yer ayaklarımızın altından kayıyordu. Mezarlıkların parmaklıklarına tutunmaya çalıştık. Ayakta durmamız imkansız gibiydi. Sanki birileri ayağımızın altındaki toprağı çekiyordu. Beşikteki masum bir bebek gibi sallanıyorduk. Kimsenin Allah’tan yardım istemekten başka hiçbir şey düşünecek hali yoktu. Yer yarılacak, mezarlar toprağa gömülecek gibi sallanıyordu. Bu şiddetli sarsıntıdan, ölülerin mezarlarından dışarı çıkabileceğini düşünenlerimiz bile oldu. Mezarlık çevresindeki binalardan betonların, tuğlaların yere düşmesiyle kopan gürültü, kalabalığın “Allahu Ekber” seslerine karışmıştı. Kuşların sesleriyle eşlik ettiği depreminin büyük gürültüsü, kıyametle ilgili bütün bilgilerimizi hayata yansıtmış haldeydi. Yirmi sekiz saniye on yıl gibi uzadı. Sarsıntı bitmedi, zaman geçmedi. Korku, dehşet, belirsizlik hayatın tamamına hakim oldu…
   Van’da bu depremden sonra, taş üstünde taş kalmamış olmalı… Zihin bu yok olma anaforunda kayboldu. Büyük dalgaların arasında sağa-sola savrulan bir sandalın fırtına sonunda kurtulmasına ihtimal vermeyen aciz zihin, depremle çalışmaz hale getirdiği aklımızı izole etmişti. Bu halden biraz da olsa sıyrılabilenler, mezarın başında birkaç kişinin kalması ve geriye kalanların ise çocuklarının imdadına yetişmesi yolunda uyarı yapınca büyük kalabalık sağa sola koşturmaya başladı. Trafiğin, telefonların kilitlendiği bir şehirde eve ulaşabilmek kolay mı? Çocuklar dışarıda, bir kısmı da evde. Yerle bir olmuş bir dünyada onlardan haber alabilmek kolay değildi. İstanbul’dan kardeşim telefonla imdadıma yetişti. Bir şekilde bana ulaşmıştı. Sonrasında çocuklara da ulaştı ve bana onların sağlık haberlerini telefonla verdi. Bu kadarı endişelerimi azaltmaya yetti. Kardeş bildiklerimiz!
   Yaklaşık dört-beş kilometreyi insanların telaşları, ağlamaları, kriz nöbetleri arasında kıvranmaları arasında nasıl geçtim bilmiyorum, ancak depremin düşündüğüm gibi büyük bir zarar vermediğini yürüyüşüm boyunca görmeye başladığımda ruhsalın derin çöküntüsünden sıyrılabilmiştim… Soğukkanlıydım, ancak insanların acısına duyarsız kalmam imkânsızdı. Otuz beş yıl önce Kurban bayramı sabahı yine buna benzer bir depremle sabah namazına kaldırılmış gibi uyanmıştık. Çaldıran, Muradiye, Erciş ve Van önemli oranda hasar görmüştü. Bu deprem 1976 tarihinde 7.2 şiddetinde olmuş ve 3840 kişinin ölümüne yol açmıştı. M.T.T.B. gençleri olarak beyaz bir minibüsün içerisine doldurduğumuz acil ihtiyaç malzemeleriyle onların yardımına koşmuştuk gencecik halimizle. Kazma-küreklerimiz de vardı, ancak bizim o galiz ölüm duygusunun, feryatların, ağlamaların, ağıtların, imdat istemelerin hakim olduğu atmosferde daha fazla çalışma direncimiz yoktu. Birkaç enkazda geç saatlere kadar çalışmış ve geri dönmüştük. Yine 1999 yılında Gölcük’ü vuran 7.4 şiddetindeki deprem gerisinde 17127 ölü bırakırken, biz de yine sabah namazına doğru İstanbul’da ağır bir şekilde sarsılmıştık. O unutulmaz uğultunun ardından geniş bir alan derin uykusundan uyandı, gurur ve kibrin göstergesi olan binalar birbiri ardınca yıkılırken, ölüm binlerce insanı aynı anda yakalıyordu. Ağustostan sonra Aralık ayındaki 7.2 depreminde de 845 kişi hayatını kaybetti. Firavun karakterliler bu ağır darbeyi, bir uyarı olarak algılamadı. Yine kirli ideolojilerini insanın yüce değerleri olarak pazarlamaktan el çekmediler.
   Gölcük’teki ilk deprem Donanma komutanlığı yakınlarındaki merkezden yayıldı. Donanma komutanlığında devir-teslim töreni yapılıyordu ve bu vesileyle milyarlarca liralık havai fişekler gökyüzünü aydınlattıktan sonra gelen deprem orduevini yerle bir etmişti. Depremin izah edilemeyen bir yanı da Gölcükten İstanbul Avcılar semtine kadar olan büyük alanın, bilim adamlarının 'deprem ışıması' dedikleri ancak hala ne olduğu tam olarak anlaşılamayan bir 'şeyle' aydınlanmasıydı. Devlet bütün konularda olduğu gibi burada da hazırlıksız yakalanmış, binlerce insan teknik yetersizliklerden, organize eksikliğinden ve duyarsızlıktan ötürü enkazların altında günlerce bir kurtarıcı bekleyerek öldüler.
   Liman olarak kullanılan tonlarca büyüklükteki dubaların kilometrelerce ötedeki tepelere fırlatılması, sahilden kilometrelerce uzaktaki yüksek balkonların içine su dolması ve benzeri birçok olayın ne anlama geldiği izah edilemedi. Büyük dubanın tepenin üzerine fırlamasıyla ilgili haber hemen anında sansürlendi. Ancak depremle ilgili iddialar bitmedi. Özellikle büyük bir alanda görülen ‘ateş topu’ bilimsel olarak izah edilemedi. Bunun yerine, bilimsel izahlar medyanın manipüle haberlerine bırakıldı. Tıpkı Van Gölündeki bazı gerçekleri gizlemek adına medyanın Van Canavarı haberlerinde yaptığı gülünç yönlendirmeler gibi. Gölcük depremiyle ilgili teorilere/iddialara yenileri ekleniyordu. Bazı bilim adamları görülen ateş topunun 'deprem ışıması' olduğunu söyleseler de neden diğer depremlerde de bu kadar açık benzeri bir ışıma yaşanmadığı sorusunun cevabı net olarak verilemiyordu. Olaya gerçekçi bir yaklaşım olmayınca fısıltı, bilgileri gündemleşti. Gölcük depreminin suni bir deprem olduğu artık fısıltıda kalmıyor ve basının önemli kalemleri olayın olabilirliği üzerinde konuşuyor ve bunu makalelerine yansıtıyorlardı. Birçok şey söylendi, ancak ortaya konan komplo teorileri ve tezleri arasından en akla yatkın olanı 'Future Times'da yayınlanan araştırma dizisinde yer alan bilgilerdi. Bu yazıya göre, San Andreas fay hattında meydana gelebilecek büyük bir depremin Amerikan ekonomisine çok büyük zarar vereceğini hesaplayan ABD, yer kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp boşaltarak, büyük depremi küçük depremler haline dönüştürmenin yolunu bulmuştu. Sırp asıllı Amerikalı bilim adamı Nikola Tesla tarafından geliştirilen bu "düşük frekanslı elektromagnetik ışınımla" yüksek enerji nakli" tekniğini, hem Ruslar hem de Amerikalılar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı. Bu yöntemle çok uzaktan, geniş alanlarda tahribat yapabileceklerdi.
   Bu araştırma yazısına göre, proje önce Avustralya'nın çıplak ve seyrek nüfuslu bölgelerinde denendi ve geliştirildi. Daha sonra bunun deprem bölgelerinde denenmesine geldi sıra. Değişik zamanlarda Kafkaslarda, Okyanus tabanında ve Güney Amerika'da Ant'larda tektonik uyarılar verilmek suretiyle endüktif deprem "yaratma" konusunda büyük adımlar atıldı. Araştırma dizi yazısında, araştırmaların Amerika'da HAARP (Yüksek Frekanslı Aktif Aurora Araştırma Programı) tarafından yürütüldüğü vurgulanıyordu. Bu projeye göre, canlıların olduğu her yer tehlikededir. Sular, hava, ülkeler, şehirler ve insanların evleri bu tehlikenin tehdidi altında bulunuyor.
   Van depreminde böyle bir ışık görüldü mü bilinmez, ancak sarsıntısının Gölcük depreminden az olmadığı açıktı. Trafik kilitlendiğinden bir insan seli aşağılara doğru kayıyordu. Meraklı ve daha doğrusu endişeli gözler de yok değildi. “Bu insanlar nereye gidiyorlar? Yukarıda bir şey mi oldu?” diyen birine, “trafik kitlendi herkes evine gidiyor” demem çok da ikna edici olmadı. Duvarlara, binalara bakarak zihnimdeki felaket senaryolarını dağıtmaya çalışıyorum. Yol boyunca kardeşim akrabalardan aldığı haberleri bana ulaştırıyor. Ben hiçbir yere ulaşamıyorum. O da hiç durmadan yüzlerce kez arıyormuş ve ancak bir kez ulaşabiliyormuş. Ben ise, daha depremin ilk anından itibaren çocuklara telefonla ulaşmaya çalışıyorum, ama onların sesini duymam imkansız gibi… Deprem insanları kapsama alanı dışına taşımış. Dünya umurumda değildi, yeter ki insanlar, çocuklar ölmesin… Yeter ki, vefasızlık, insanlık, kardeşlik ayaklar altında ezilmesin… Ambulansların, polis arabalarının siren sesi bir ölüm habercisi gibi şehri kasvete boğdu. Yol ortasındaki banketlerden geçmeye çalışanlar, ambulanstan önce gitmek isteyenlerin telaşı, insanların yüreklerindeki korkuyu katlamaya devam ediyordu.
   Hasarlı binaların arasından, minarelerin üst tarafı yıkılmış camilerin yanından geçerek eve vardım. Uzaktan, ağlama, hıçkırıklara boğulma psikolojisi içerisinde olan çocukları gördüm. Çevredekilerle birlikte geçmiş olsun dileklerimden sonra, deprem esnasında ne yaptıklarını dinlemeye başladım. Büyük bir korku ve dehşet yaşamışlardı. Üç çocuk deprem anında içeride kalmıştı. Kapı açılamayınca, birbirlerine sarılarak yere oturmuş halde, binanın beşik gibi sallanışının durmasını beklemişler. Altıncı katın nasıl sallandığını, mezarlıktayken görmüştüm. Dolayısıyla aynı dili konuşuyorduk.
   Orada bazı akrabaların enkaz altında kaldıklarını öğreniyoruz. Hem depremin Van’da meydana getirdiği hasarı görmek ve hem de akrabaların yanında bulunmak maksadıyla bir arabayla trafiğin olmayacağını tahmin ettiğimiz sokaklardan çarşıya ve oradan da yürüyerek akrabalarımızın göçük altında olduğu enkaza geliyoruz. Yanımda İbrahim de var. Evdekilerin sayısını azaltmak ve ona sahip olmak adına veya ruhsalın anaforunda kendimi kaybetmemek için birlikte çıkıyoruz. Ana o da şahitlik etsin istiyorum. Orduevinin yanında ve hükümet konağının önünde birer bina tamamen yıkılmış. Maraş caddesinden aşağılara doğru insan kalabalıkları hareket halindeydi. Enkazın yanına varıyoruz, depremden en az dört saat geçmiş olmasına rağmen sadece siviller var enkazın başında. Elleriyle, yaşayanları bulabilmek için tuğlaları beton parçalarını kaldırıyorlar. Muradiye ve Gölcük depremlerinde olduğu gibi çaresiziz. Bakmaktan, her kaldırılan taşın altından bir canın kurtulmasını beklemekten başka yapabildiğimiz hiçbir şey yok.
   Akşam nerede kalacağımızı, bundan sonrasında ne olacağını düşünmeden uzun süre orada bekledik ve daha sonra yeniden yürüyerek evin olduğu bölgeye gittik. Yeğenimle akşamın hesabını yapıyorduk… Çocuklarla birlikte bir minibüsün içerisine iki aileyi sıkıştırmayı planlıyorduk. Sonrasında soğuk havada sabaha kadar dayanabilme ihtimali üzerinde konuşurken, akrabadan biri aradı ve gelip bizi almak istediğini söyledi. Karanlık basmıştı, kimi yerde elektrik yoktu. Ölüm sessizliği bütün şehrin üzerine kara bir örtü gibi düşmüştü. Depremle birlikte şehirden çıkabilen, bir yerlere sığınmıştı. Şehir çaresizlerin ve sahipsizlerin mekanı halindeydi. Akşam tek katlı evine sığındığımız akrabamız, sıcak sobası ve ilgisiyle bize depremi unutturdu. Televizyondan ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Açık bırakılan dış kapıya bir battaniye örtmemiz bile, ev halkını yatıştırmaya yetmemişti. En küçük seste, kendilerine ruhsal depremler oluşturmaya kalkışıyorlardı.
   Gece yarısına kadar, depremin endişesi uykuları kaçırdı. Çocuklar sabahın ilk ışıklarına kadar, gecenin ölüm kokan karanlığına güvenip uyuyamadılar. Sabah erkenden akrabalarımızın enkaz altında olduğu binaya gittik. Van’dan gitmemiş olanların neredeyse büyük bir kısmı enkazın başında. Belediye sivil savunma ekibine ek olarak İzmir ve Diyarbakır belediyelerinden de birer grub iki enkaz üzerinde çalışıyordu. Hava soğuktu. Duvar diplerinde, enkazdan çıkan tahtalarla yanan ateşin çevresinde ısınmaya çalışan insanlar adeta buz kesilmişlerdi. Gözleri, projektörlerle aydınlatılmış göçüklere kilitlenmişti.
(Devam Edecek)


 


 


 

Yorum Gönder