Keleşo

Keleşo

Abidin Özgül

31 Ocak 2013, 01:24
O yıl bahar hem erken gelmiş, hem de çok güzel olmuştu. Kışın yağan onca kardan sonra yağmurlar başlamış, her taraf yeşile ve renk renk çiçeklere banmıştı… Bu da bolluk bereket demekti. Daha karların tamamı erimeden kar çiçekleri, nevroz gülleri topraktan fışkırmış her yeri mis gibi kokuya boğmuştu. Ardından laleler, ay gülleri, gonca güller derken topraktan çıkabilecek her ne varsa kendini dışarı atmıştı…

Yalnız çiçekler ve güller değil, yoncalar, çayırlar, ekinler de öyle onlar gibi her tarafı yeşile boğmuştu. İnsanlar bu güzel tabiat karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Bir iş bitmeden diğer işler başlıyordu. Çoluk çocuk herkes bir şeyler yapmaktaydı. Bir taraftan kıştan kalan mayıslar ertesi kışa tezek olsun diye “basma” haline getirilmekte, bir taraftan bostanlar için bahçeler temizlenip, bellenmekteydi...

Mayıs aylarının son günleriydi. Daha okullar tatile girmemişti. Dersler baharın verdiği rehavet ile çekilmez olmuştu. Çoğu zaman sınıfta anlatılan derslerden çocuklar hiçbir şey anlamıyordu. Çünkü çocukların aklı derste değildi. Herkese baharla birlikte bir şeyler olmuştu…

Cemil, o yıl ortaokul birde okuyordu. Evleri ilçeye bilmem kaç kilometre uzaklıkta bir köydeydi. Geçen sene köydeki birleşik sınıftan mezun olmuştu. Onunla beraber aynı köyden üç kişi daha ortaokula yazılmıştı. Güzün okullar açıldığı zaman hep beraber ilçede bir ev kiralayıp barınmışlardı. Ev dedikse öyle anlı şanlı bir ev değil tabi.. Sıradan bir ev… İki oda, bir salon, hepsi bu kadar. Evin ne mutfağı, ne de banyosu vardı Yalnız dışarıda derme çatma yıkılmak üzere olan bir tuvaleti vardı… Kış aylarında hafta sonları köye gidemeseler de bahar aylarında hemen hemen her hafta sonunu köyde geçiriyorlardı.

Köye gittiklerinde boş durmak yok. Ya bahçede, bostanda çalışmakta ya da mala davara çobanlık etmekteydiler.

***


Günlerden pazartesi… Sabah saatlerinde ev arkadaşları ve çarşıya gelen köylüler ile birlikte çamurlu yolları yürüyerek gelmişlerdi erkenden. Bir hafta boyunca yemek için getirdikleri ekmeği, peyniri, yoğurdu eve koyup ondan sonra okula zor yetişmişlerdi. Onlar okula gelinceye kadar pazartesi günleri yapılan tören bitmiş öğrenciler sırayla içeri girmişlerdi. Okulun müdür yardımcısı giriş kapısında bekliyor, mutat kontrollerini yapıyordu.

Cemil, tam içeri girecekti ki sert bakışlı müdür yardımcısının engeline takıldı.

-Ulan dağdan mı indin? Ne o ayağındaki çamurlar? Çabuk ayakkabılarını temizle sonra gir içeri.

Gerçekten de dağdan inmişti. Köyleri dağın dibindeydi. Öğretmen nerden bilsin ta nerelerden ilçeye kadar çamurlu yollardan geldiğini… Cemil bir kenara çekilip, ayağındaki çamurlu kara lastiklerini çimlere sürerek temizlemeye başladı. Bir taraftan da ikinci bir fırça yememek için müdür yardımcısını göz ucuyla takip ediyordu. Çünkü çimlere o çamurlu ayakkabılarını sürmek de suçtu! Sabah çimlere çiğ düştüğü için kara lastikler suda yıkanmış gibi temizlenmişti. Artık engel kalmamıştı. Kontrolü başarıyla tamamlayıp sınıfının yolunu tutmuştu...


Pazartesi ilk iki dersleri matematikti. Hiç sevmediği dersti Matematik. Gerçi diğer dersler de aynıydı ama en zoru matematikti. En iyi dersleri ise beden ve resim dersleriydi… Sınıfa varıncaya kadar hoca derse girmişti. Kapıyı çalmadan içeri daldı. Tam sırasına oturacaktı ki, ders hocası:

-Cemil bey, nereye böyle, selamsız sabahsız?

-Sırama hocam.

-Çık dışarı! Önce kapıyı çal. Ben ‘gir’ dersem girer, selam verip öyle oturursun. Anladın mı?

Anladım, der gibi başını salladı Cemil. Yeniden içeriye girmek için dışarı çıktı.

Kapıyı üst üste iki defa tıkladı. “Gir” sesini duyunca içeri girip:

-Selamünaleyküm, dedi.

Demesiyle sınıfta kahkaha tufanı koptu. Cemil önce gülmelere utandı sonra da güldü…

Öğretmen:

-Oğlum, sen hiç içeriye girilirken nasıl selam verildiğini görmedin mi, öğrenmedin mi?

Cemil hiç ses çıkarmadı. Zaten iyice bir utanmıştı gülmeler karşısında… Öğretmen kafayı takmıştı bir kez:

-Öyle olmaz, içeri girince hazır ola geçip hafiften başını öne eğip öyle selam vereceksin, tamam mı? Haydi, yeniden çık ve dediklerimi yap!

Cemil denileni bu sefer aynen yapıp, yerine oturdu...

Matematik öğretmeni elindeki tebeşir ile tahtaya bir şeyler yazıp çizmeye devam etti.

Cemil ve köylüleri; köydeki birleşik sınıfta zar zor Türkçe öğrenmişlerdi. Yani nerden baksak okula en az üç sıfır geriden başlamışlardı diğer köylüler gibi… Derse giren Matematik öğretmeni öyle diğer öğretmenler gibi dayakçı biri değildi. Cemil bir şeyler bilmediğinden zor geliyordu bu ders. Öğretmen her yazım ve çizimden sonra:

-Anlamayan var mı? Diye de soruyordu. Bazı öğrenciler parmak kaldırıp:

- Hocam burayı anlamadım veya bu ne demektir, türü sorular soruyorlardı. Öğretmen ona göre yeniden bir şeyler anlatıp, sil baştan konuyu tekrar etmekte, kara tahtayı yeniden doldurmaktaydı.

Cemil ise ne anlayabiliyor ne de öğretmene soru sorabiliyordu. Zaten kendisi sınıfta olsa da aklı dün köyde başlarına gelen şeydeydi. Hep aklında dün yaşadıkları vardı.

Pazar günü öküzlerini köydeki diğer arkadaşlarıyla birlikte otlatmaya götürmüşlerdi. Hayvanlar bu bereketli bahar aylarında her tarafı yeşile çalmış yerlerde otlarken onlar da kendi aralarında çeşitli oyunlara dalmışlardı. Kendilerini o kadar oyuna kaptırmışlardı ki otlayan malları unutmuşlardı…

Güzel bir çift öküzleri vardı. Birinin adı Çavreşo diğerinin ise Keleşo idi. Diğer köylüler gibi tüm işlerini bu öküzlerle yaparlardı. Henüz traktörlerin köylerine uğramadığı, tarlaların traktör motoru sesini duymadığı zamanlardı. Öküzler olmadan hiçbir işlerini yapamazlardı. Öküzler onların eli, kolu, ayaklarıydı.

Cemil ve arkadaşları oyuna öyle bir dalmışlardı ki öküzlerden haberleri bile yoktu. Öküzler de otlaya otlaya onlardan uzaklaşmış, ileride bulunan yoncaya dalmıştı. Çocuklar öküzlerin yoncaya daldıklarını fark ettiğinde, Keleşo karnını iyice doyurmuştu.

Çocuklar, hemen her yıl bu tür yonca yiyen malların akıbetini bildikleri için telaşa kapıldılar. Biliyorlardı ki, yonca yiyen malın sonu kötüydü! Ya ölürler ya da bıçak zor yetiştirilirdi. Aceleyle daha yonca yememiş öküzlerin yönünü değiştirip, bir kaçı bunlara bekçilik yaptı. Cemil ile diğer iki kişi de Keleşo’yu önlerine katıp köye doğru koşturmaya çalıştılar. Ama Keleşo bir türlü koşmuyordu. Karnı şişmiş, yürüyemeyecek haldeydi.

Cemil koşarak evde, bostan yerinde çalışan babasına haber vermişti. Babası ve komşuları Keleşo’ya yetişinceye kadar karnı iyice şişen öküz artık yere yığılmış, kımıldamadan duruyordu. İnsanlar hep birlikte öküzü ayağa kaldırmaya çalışsalar da bir türlü yerden kaldıramadılar. Kalabalık çoğaldıkça çoğalmış her kafadan bir ses çıkmaya başlamıştı. Kimi öküzün hemen kesilmesi kimi öküzün yerden kaldırılıp koşturulması gerektiğini haykırıyordu.

Nihayetinde öküzü yerden kaldıramadıkları için çare olarak evden getirilen bıçak ile yığıldığı yerde kesmişlerdi… Cemil ve nenesi bu duruma dayanamamış, Keleşo’nun göz göre göre gidişine uluorta ve aleni ağlamışlardı. Hem ağlayıp hem de bundan sonra ne yapacaklarını, işlerini nasıl halledeceklerini kara kara düşünüyorlardı…

Kesilen öküzün etini komşularının öküz arabasına yükleyip ilçedeki kasaplara satmak üzere götürmüştü babası. Kasaplara ise gün doğmuştu! Gelen bu öküzün etini yok pahasına, ölü hayvan niyetine ve bin bir minnetle alacaklardı. Korktukları aynen başlarına gelmişti. Kasaplardan biri, Keleşo’nun etini, üçte biri fiyatına minnetle, bu fiyata bile etmediğini iki de bir tekrar ede ede almıştı… Babası Keleşo’nun bedavaya gittiğini çok iyi biliyordu da elinden bir şey de gelmiyordu.

Eve dönen babası kara kara bundan sonra tek öküz ile ne yapacağını, nasıl bir çare bulacağını, ilk etapta iş güç dolu koskoca yazı nasıl geçireceğini düşünüyordu.

Cemil işte böyle bir günden sonra okula gelmiş derslere dâhil olmuştu. Üzerinde müthiş bir suçluluk duygusu vardı. Arkadaşlarıyla oyuna dalmanın ceramesini çok ağır, pahalı ödemişti. Matematik dersinde kara tahtaya inci gibi dizilen rakamlardan birine gözü takılıyor, dalıp köye Keleşo’nun yanına kadar gidiyordu.

Arkadaşlarından birisi tahtaya kalkıp tebeşirle beyaza bürünmüş tahtayı bir sağa bir sola hareketlerle sildikçe tekrar dalıyor, eli Keleşo’nun sırtına gidiyordu. Onun dana hâlini gözünün önüne getiriyordu. Kara gözlerini okşadığı, alnını sıvazladığı günleri düşünüyordu.

Matematik öğretmeni rakamlardan henüz temizlenmiş tahtayı doldurmaya başladığı sırada o, kıt matematiğiyle Keleşo’nun bedavaya gidişini bir kez daha hesaplamaya çalışıyordu. Çarşıda, tüm kasaplarda etin fiyatı şu kadardı. Keleşo, ağır mı ağırdı. İri kemikliydi. En azından şu kadar kilo gelirdi. Ama hesabın sonunu getiremiyordu. “Zarar ettik.” Deyip iç geçiriyordu da başka bir şey diyemiyordu.

İyi gününde de, keyifli anında da matematik dersi hiç keyif vermemişti. Rakamların çoklu hâli ona hep uzak ve soğuk gelmişti. Şimdi Keleşo yokken, babası köyde efkârını sarı tütüne vurmuşken, nenesi duyar duymaz ilçedeki kasaplara bedduasını ederken Cemil ne etsindi, matematiği nasıl anlasındı.

Dalgınlığı iyice artmışken arkadaşının biri parmak kaldırıp anlamadığı yeri bir daha sormuştu. Matematik öğretmeni bir şey öğretirim hevesiyle nefesini toplamış, konuya yeniden başlamıştı. Cemil, bilerek ve isteyerek bu treni de kaçırdı. Keyifsizliğini en çok iki gözünü tek eliyle ovarak gösterdi.

İmdada el zili yetişti. Hademe dayı zili bir aşağı bir yukarı sallayarak çocukları içten içe sevindirdi. Sınıflar boşalmış, bahçe öğrencilerle dolmuştu. Okulun bahçesinden Cemil’in köyü gözüküyordu. Söğütlü, kavaklı bir ağaç kümesi ve ağaçların arasında yer yer güneşten parıldayan ev sacları. Cemil, köye uzaktan baktı. Döndü bir de bahçesinde olduğu okula. Bir an okul daha uzak geldi. Tereddütten ne yapacağını şaşırdı. Bir iki adım teneffüsü bitirip sınıflara yönelen arkadaşlarına doğru attı. Bu adımlar onu matematik dersine götürecekti. Döndü. Kararsızdı. Gayri ihtiyari bir iki adım da köyüne doğru attı. Bu adımlar onu tek öküzlü ve gayrı ne yapacağını bilmeyen ailesine, evine götürecekti.

Mevsimlerden bahardı. Okulların kapanmasına, yılın bitmesine sayılı gün kalmıştı. Tekrar karar değiştirdi. Yakındaki köyü bırakıp, uzaktaki sınıfa yöneldi. Neredeyse koştu. Ardından hademe dayının üstüne vazifeymiş gibi, çatık kaşı ve sert ses tonuyla geç kalanlara çaldığı fırçayı duymazlıktan gelerek matematik öğretmeninin iki adım önünde kendini sınıfa attı.
 

Yorum Gönder

Toplam Yorum Sayısı 2

Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

mustafa çiçek 4 yıl önce yorumlandı

allahını seven bu kasapları helal etmesin

Kişi beğendi.
Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

Suat Mehmethanoğlu 4 yıl önce yorumlandı

Çaresizlik, böylesine zor ve tedavisi olmayan ve adeta çıkışı olmayan bir yol gibidir. Abidin abimizin yazdığı yazı çok manalı ve düşündürücüdür. okurkende insanın aklına ister istemez bazı soru işaretleri takılıyor. Hata kimde çocuktamı? Yoksa o çocuğu hayvanları otlatmaya gönderen ailesindemi? Tabiki buna benzer birçok soru işaretleri. Maddi imkansızlıkar ve buna benzer başka nedenlerden dolayı insan hayatı ne kadar zorlaşıyor. Zaten günümüzün insanları fırsatçıdır, merhamet duyguları körelmiş önüne gelen fırsatı her halükarda değerlendirir, adaletsizce davranışlar ve çıkarcılık maalesef karşısındaki insanı dahada sıkıntıya sokmaktan ileri gitmiyor. Yazık olmuş hem Cemile, hem ailesine hemde keleşo'ya... Allah böylesine insanlarımıza yardımcı olsun. Fırsat düşkünü fırsatçılarada merhamet versin. Böylesine güzel ve anlamlı bir yazıyı okuttuğu için Abidin abimize teşekkür ediyorum. Saygılarımla

Kişi beğendi.