Erzurum'da Kardeşlik, Kitap ve bir dönemin Hınıs'ı...

05 Aralık 2011 Pazartesi 13:34

Yazar ve Edebiyatçı Yıldız Ramazanoğlu'nun, İyi bir kitap dostu olarak bildiğimiz okumayeri.net sitesinin sahibi hemşerimiz Vedat Aydın'la yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz. Yaklaşık bir hafta önce derindüsünce.org sitesinde yayınlanan söyleşi'de Aydın; okuma serüvenini ve bir dönemlerin Hınıs'a dair gözlemlerini, anılarını anlatıyor.

Erzurum'da Kardeşlik, Kitap ve bir dönemin Hınıs'ı...

Türkiye’nin her şehrinde ülkenin manevi havasını güçlendiren, toplumu iyilikle ve ilkelerle mayalayan kültür insanları var. Enerjisiyle umut bahşeden uç beylerinden biri de Erzurum’da yaşayan tüm Türkiye’yle yakın iletişim içinde olan kitap ve kültür adamı Vedat Aydın. Okuyor, yazıyor ve bunları Okumayeri sitesi ve mail gurubu vasıtasıyla hepimizle paylaşıyor. Erzurum’da geçtiğimiz Kış Olimpiyatları kültürel etkinlikleri için buluştuğumuzdan beri gerçekleştirmek istediğim söyleşi bu günlere kısmetmiş. 
                                                                                        (Yıldız Ramazanoğlu)

Erzurumla bağınızı köklerinizi merak ediyorum, kaç göbektir buradasınız?

Erzurum’un Hınıs ilçesinde doğmuşum. Rahmetli babam memur olduğu için Erzurum’a tayini çıkıyor ve ben ilköğretim birinci sınıfı burada okuyorum. Daha sonra tekrar Hınıs’a dönüyor Liseyi bitirene kadar tahsil hayatım Hınıs’ta sürüyor. Askerliğimi tamamladıktan sonra 1988 senesinden beri Erzurum’da ikamet etmekteyim. Atalarımıza Rışvanbeyler diyorlar. Soyağacı olarak Rışvanbey dedemize kadar ulaşabiliyoruz. Bu dedemiz (18. Asırda)  1800′lü yılların başında Hınıs Parmaksız Köyü’ne yerleşiyorlar ve o tarihten itibaren aile burada ikamet ediyor. Rışvanlı aşireti için kaynaklarda farklı bilgilere rastlanmaktadır. Rışvanbeyler Osmanlı döneminin geniş beyliklerinden olduğu için değişik yerlerde bulunmuşlardır. Dedelerimizin anlatımlarından dinlediğimize göre bizim atalarımız Şam’dan Anadolu’ya gelmişlerdir. 

Doğrusu sizi sağlam Anadolu dayanışmasının ve kültürel harsımızın koruyucularından biri olarak görüyorum. Yazılarınızdan biliyorum, geniş bir okuma alanınız var. Nasıl bir atmosferdi ailedeki ve tahsil hayatınızda sizi etkileyen yönlendiren iz bırakan kimlerle karşılaştınız?

İlköğretim yıllarından itibaren Risale-i Nur’la bir yakınlığım vardı. Ortaokul yıllarımda Hınıs kütüphanesinin ayrılmaz müdavimiydim. Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini, Yavuz Bahadıroğlu’nun Buhara Yanıyor’unu; Hekimoğlu İsmail’in Minyeli Abdullah’ı ile Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü’nü aynı hevesle okuyordum. Britannica türü ansiklopedilere çok sık müracaat ediyordum. Asıl okuma dönemimin 12 Eylül öncesinin siyasi kamplaşmalarının yaşandığı dönemde başladığını söyleyebilirim.

Kamplaşmalar okur sayısını artırmada işe yarıyor demektir bu. Garip bir şekilde ben de o dönem her şeyi okumaya çalışırdım, biraz da kim ne iddia ediyor diye anlama duygusu var, bir çatışmaya gidiyoruz ne yapmalı telaşı, insanlığın tecrübesine yirmi yaşında aşina olma acelesi. Siz neye bağlıyorsunuz kamplaşma dönemi okumaya yoğunlaşmayı?

Bu, yaşanan siyasal ortamın hareketliliğinden kaynaklanıyor. Sizin de belirttiğiniz gibi kim ne söylüyor, ne iddia ediyor bilmek istiyorsunuz ve buna göre kendinizi yetiştirmek istiyorsunuz. Siyasal grupların ne okuduklarını ister istemez takip ediyorsunuz. Bir şekilde karşılaştırmalı okuma diyebiliriz o dönem okumalarına. Örneğin solcular Marks, Engels, ülkücüler Nihal Atsız, Ziya Gökalp okuyorlardı. Herkes kendi ait olduğu fikrin ideologlarını okuyordu. İslami dünya görüşüne sahip olanlarsa, Tefsir, fıkıh başta olmak üzere,  Mısır-Pakistan-İran-Suriye ağırlıklı tercüme kitaplar okuyorlardı. Örneğin Muhammed Bakır es-Sadr’ın İslam Ekonomi Doktrini en çok okunan kitapların başında geliyordu. Keza Seyyid Kutub’un Fizilal‘i, Yoldaki İşaretler‘i… Bir davaya inanmış olmanın heyecan ve gururuyla kendinizi yetiştirmeye çalışıyordunuz.

Neler okudunuz o dönemde.

Akıncıların oluşturduğu kütüphanede çok çeşitli kitaplar vardı. Hicret, Akıncı dergilerini orada tanıdım. Rasim Özdenören, Erdem Beyazıt, Akif İnan yazılarını o dergilerde okurduk. İmam Gazali’nin kitaplarını okurduk. Benim okuma alışkanlığı kazanmamın mimarı bir Kalp Süvarisi olan Fahreddin Hocam’dır. Şu an 80 küsur yaşında olmasına rağmen hâlâ dizlerinin dibinde oturur Risale-i Nur’lardan okurum. Fikrî düzeyde okumalarımın mimarı abimdir. İslami dünya görüşümün hizipçilikten uzak, bütün ümmeti kuşatan geniş bir yelpazeye yayılmasını onun yönlendirmeleriyle kazandım. Ziya Gökalp, Erol Güngör okurken, Ali Şeriati, Cemil Meriç, Necip Fazıl, Sezai Karakoç da okurduk. Seyyid Kutup, Mevdudi, Muhammed Bakır es-Sadır gibi yazarların yanında, Dostoyevski, Tolstoy, Balzac gibi Batı romancılarını da ihmal etmezdik. Mesela o dönemde İmam Hatip Lisesinde okuyan Süleyman adlı arkadaşımızla (şimdi İstanbul’da avukat) İsmet Özel’in Üç Mesele kitabı, Freud’un rüya yorumları gibi konular üzerinde konuşurduk. O dönemde yoğun bir okuma atmosferi vardı. Küçücük bir ilçede İslam Dergisi‘nin 100′ün üzerinde abonesi vardı.

Gerçekten sıra dışı. Kimdi peki aboneler, nasıl bir okur profilinden söz ediyorsunuz.

Dergilerin İslami bilinçlenmemizde önemi çok büyüktür. Girişim, Tevhid, Yeryüzü, Kayıtlar, Yedi İklim, Varide, Bu Meydan, Kelime, Yazı ilk aklıma gelenler. Daha sonraları Bilgi ve Hikmet, İzlenim, Sözleşme, Yeni Zemin gibi dergiler de önemli hizmetler yaptı. 80′li yıllarda Erzurum’dan 100 takım Fizililal’il Kur’an siparişi verildiğini hatırlıyorum. Tefhimu’l Kur’an keza öyle. O yıllarda Hınıs’ta kitapevi bulunmadığı için otobüslerle gelen kitapların cami önlerinde tezgâh açarak satıldığı bir dönemdi. İslam Dergisi aboneleri genellikle esnaf, imam, öğretmen, memur, talebelerden oluşuyordu. Tasavvuftan, İslam âleminin sorunlarına kadar geniş bir yelpazede yazılar, röportajlar yayınlanıyor, herkes büyük bir dikkatle okuyordu. Bugünkü gibi bilgiye ulaşmak o kadar kolay ve rahat olmadığı için, derginin gelecek sayısı gelene kadar mevcut dergi sindire sindire okunur, müzakereler yapılırdı. O dönemde Hınıs’ta klasik usulde medrese geleneği de devam ediyordu. Arapça okutan mollalar, çevre ilçelerden gelen talebeleri okuturlardı. Camilerde fıkıh, hadis dersleri yapılır, cemaat iştirak ederdi. Şu anekdotu anlatsam sanırım o dönemin atmosferini yansıtır: Rahmetli Abdulmelik Fırat’ın yaz tatili için Hınıs’a, evinin olduğu Kolhisar mahallesine geldiğini duymuştuk. Bir grup gençle birlikte ziyaretine gittiğimizde mütevazı evinde Murtaza Mutaharri’nin Farsça bir felsefe kitabını mütalaa ettiğini görmüştük. Kısaca kitaptan bilgiler aktardıktan sonra, Türkiye’nin, İslam âleminin sorunları üzerine uzun bir sohbet gerçekleşmişti. Arap Yaşar adında bağrı yanık yaşlı bir Müslüman vardı. Filistin meselesini diri ve canlı tutmak için koltuğunun altından eksik etmediği çantasından çıkardığı gazete kupürlerini göstererek İsrail’in Filistin’de gerçekleştirdiği katliamlara dikkatleri çeker, çarşının ortasında slogan atardı.

Erzurum görmeyi en çok istediğim şehirlerden biriydi ve biri baharda olmak üzere iki kez gelmek nasip oldu. Baharda da Palandöken dağları karlıydı. Kış olimpiyatları vesilesiyle geldiğimde beyazlara bürünmüş şehir hayal ettiğimin de üzerinde güzeldi. Dağlarla çevrili böyle bir kar ülkesinde yaşamak nasıl etkiler insanı, hayata nasıl bakar bir Erzurumlu…

Bir şehir en çok çocukluk döneminde insanın üzerinde iz bırakır. Benim Erzurum’da çocukluk dönemim İlköğretim birinci sınıf okumaktan ibarettir. Bu yüzden Erzurum’un benim çocukluğumda fazla bir yeri yoktur. Çocukluk yıllarımın derin iz bıraktığı hatıralar Hınıs’a aittir. Bunun dışında Erzurum benim için Anadolu kültürünün saf ve katıksız olarak yaşandığı bir şehirdir. Modernleşmenin getirdiği tahribattan nasibini almasına rağmen, hâlâ derinlerine sinmiş o köklü geleneği yaşatmaktadır. Camileri, mahalleleri, düğünleri, cenazeleri, komşuluk ilişkileri ile hâlâ modernizme direnen bir şehirdir Erzurum. Kış Sporları yatırımları ile tam anlamıyla bir canlanma yaşandı Erzurum’da. Palandöken ve Konaklı bölgelerinde kış sporları her dalda yapılabilmektedir. Gençler çeşitli kulüpler altında spora yönlendiriliyor. Kış turizmi de büyük oranda artmış vaziyette.


Erzurum, Sivas Kayseri Konya gibi bir Selçuklu şehri. Selçuklu şehirlerini gezerken tarihin içinde biraz daha derine inmenin heyecanını duyuyor insan. İslam’ın köklerine geriye doğru bir adım daha yaklaşıyoruz sanki. Bu geçmişinin nasıl bir etkisi var. Biz İstanbul’da Osmanlıya uzanabiliyoruz zihinsel olarak, tarihe biraz daha kökten tanıklığın sizin üzerinizde bir etkisi var mı mesela.

Tarih, insan bilincini diri tutan bir aidiyet duygusu kazandırıyor şehirlere. Çifte Minareli Medrese, Yakutiye Medresesi, tarihi camileri ile Erzurum bidayetinde bir tarih ve kültür şehri olduğunu gösteriyor. Bu atmosferin etkisiyle pek çok âlim, mütefekkir, şair, sanatkâr yetişmiştir Erzurum’da. 1980 sonrası yakın dönemlere kadar Erzurum’da sekiz-on edebiyat/sanat dergisi çıkardı. Geriye doğru halk bilgelerinin, filozoflarının sohbetlerinin üniversite hocalarını nasıl celbettiği anlatılır. İsmail Usta, Hatem Emi, Şefik Hoca, Ali Karaavcı gibi mümtaz şahsiyetlerin işyerleri üniversiteden hocalar, talebeler, şehirden entelektüellerin müdavimi oldukları mekânlar olarak hafızalara kazınmıştır. Bunlardan bir kısmına ben de yetiştim. Rahmetli Şefik Hoca’yı bir kitabevinde oturmuş, elindeki mercekle kitap okurken görürdünüz. Nur yüzüne sinmiş bilgeliği dudaklarından dökülen kelamla süslenirdi. Ali Karaavcı tam bir hikmet ehli bilgeydi. Büyük ustaların satranç oynadığı kıraathanede hem satranç ustası olduğunu görürdünüz, hem de tadına doyulmaz sohbetlerini dinlerdiniz.

Bir akşam sohbet toplantısı gerçekleştirmiş ve ülkenin ve yakın coğrafyanın meselelerine değinmiştik geniş bir zaman aralığında. Beni etkileyen şey, diş hekimliğinde, matematikte ve kimi fen dallarında üniversite hocası olan kardeşlerimizin geniş bir felsefe ve edebiyat birikimi olması, sohbetin İbn Rüşd den Kierkegaard’a kadar uzanmasıydı. Bu nadide bir durum. Nasıl bir kültürel ve fikri atmosfer var Erzurum da.

Sizin misafir olarak katılımınızla gerçekleşen o akşamki sohbete katılanlar, Erzurumlu entelektüel arkadaşların sadece bir kısmıydı. Ağırlıklı olarak üniversiteden gelen arkadaşlarımız daha ziyade fen bilimleriyle iştigal ediyorlardı. Ne var ki, ülkenin, dünyanın meselelerine bigâne kalmayan, okuyan, düşünen sorumluluk sahibi kimselerdir. Allah’a hamdolsun Erzurum’da böyle arkadaşlar var. Çoğu taşra vilayetlerine göre Erzurum’un birikimi bu konuda iyidir. Vakıflarda, derneklerde, evlerde okumalar, sohbetler devam etmektedir. Abdurrahman Gazi Vakfında altı sene “Kitaplı Günler” adıyla her hafta bir kitap tanıtımı programı yapmıştık. O dönemde üniversite hocalarından, talebelerine kadar çok verimli kitap okuma/eleştiri faaliyeti gerçekleştirmişti. Allah izin verirse, önümüzdeki dönemde İbn Arabi Okumaları ve Diriliş Okumaları gerçekleştirmeyi düşünüyoruz.

Gençler nerelere takılıyor onların diliyle. Ben Kitabevi’ni biliyorum, mütevazı bir entelektüel olan Mahmut Balcı işletirdi şimdi İstanbul’a taşındı. Başka hangi mekânlar kültür atmosferleri var rağbet ettikleri?

Gençler, yani üniversite talebelerinin büyük bir kısmı kafelere, oyun ve eğlence yerlerine ‘takılıyorlar’. Aslında ‘takılma’ kelimesi bu bağlamda tam yerine oturuyor. Bilinçle yapılmış bir tercih değil bu, boşluğun, nihilizmin bir sonucu olarak gerçekleşen savrulmalar gibi görüyorum. Bu gençler ne yazık ki, enerjilerini, birikimlerini daha verimli yerlerde değerlendirmek yerine, burada zaman tüketiyorlar. Bunun dışında kalan, kendini yetiştirmek isteyen, yaşadığı ülkeye, dünyaya ait endişe taşıyan gençler çeşitli faaliyetler içine girebiliyorlar. Üniversitelerde çeşitli kulüpler adı altında kültür/sanat faaliyetleri yapıyorlar. Dernek ve vakıfların eğitim programlarına katılıyorlar. Çok az da olsa kitapevlerinin müdavimleri de yok değil. Mahmut Balcı, gerçekten Erzurum’da salt kitapçılık yapmayan, fikri ve entelektüel bir çabası olan ağabeyimizdi. Kitabevine gelen bir talebenin hal hatırını sorar, okuyacağı kitaplarla ilgilenir, güzel bir ilişki kurardı. Kitapçılarımızın, müşterilerini “manav” müşterisi gibi görmemeleri gerektiğine Mahmut Balcı iyi bir örnektir. 


Burak Köse Erzurum da yetişmiş, Ağrı’da okuyan genç bir ressam. Resimlerinden çok etkilendim. Şehri değerli kılan, yoğuran içindeki insanlar aslında. Erzurum sanat açısından verimli bir şehir mi. Keşfetmemiz gereken kimler var.

Erzurum sanat açısından pek çok taşra şehrine göre iyi bir durumda olsa da metropol şehirlerine göre çok gerilerde. Günümüzde sanat dalları daha çok bir “sınıf” tarafından takip edilen, hali vakti yerinde olanların ilgi duyduğu bir alan haline gelmiştir. Bir ressamın sergi açması için iyi bir sponsora sahip olması veyahut da kendisinin finanse etmesi gerekiyor. Yakın zamanda Hakkın rahmetine kavuşan Haluk Güçlü vardı iyi bir ressam olarak. Birkaç isim daha var, yerel düzeyde resimle uğraşan. Ney, Tezhip, Ebru, Arapça, Osmanlıca kursları gibi faaliyetler devam etmekte. Ayrıca Devlet Tiyatroları da düzenli olarak gösterimlerini sürdürmektedir.

Siyaset dünyanın gidişatını, sanatın akibetini, hatta gündelik hayatı bir şekilde belirlediği için gündemimizi işgal ediyor. Erzurum açıkçası öteden beri MHP’nin kalesi diye bilinir. Genelde Kürt meselesine nasıl bakılıyor, sevgili Mehmet Ali Kürt mahallelerini gezdirmişti, oldukça yoksul bir yaşam sürüyorlar. Arabasında sesini açıp Ahmet Kaya dinleyen biri nasıl karşılanır mesela.. 

Erzurum’un MHP’nin kalesi olduğu savı, geçmişte kalmıştır. 2002 Genel Seçimlerinden itibaren Ak Parti ezici bir üstünlükle Erzurum’da birinci sırada oy topluyor. Örneğin Genel Seçim Sonuçları şöyle: 2002 Ak Parti % 54.65 MHP 10.86; 2007 Ak Parti 68.29 MHP 13.14 2011 Ak Parti 69.2 MHP 13.3. Erzurum bilinenin aksine Türkler ile Kürtlerin iç içe kardeşçe yaşadığı şehirlerden birisidir. Erzurum’un Güney ilçeleri Kürt’tür Merkez’de de çok sayıda Kürt yaşamaktadır. Bugüne kadar Kürt Türk çatışmasına kimse şahit olmamıştır. Bu kardeşlik bilincini oluşturan İslam’dır. İslam’ın sağladığı bu kardeşlik iklimi dışında yaşayan insanlar her tarafta olabilir. Sosyolojide bir yaklaşımdan bahsedilir, örneğin dinin sosyolojik açıklaması onun hakikatini araştırmaz. Aynen bunun gibi Kürt meselesine de yaklaşımda denekler üzerinden, sübjektif yaklaşımlarla sağlıklı sonuçlar elde edilemiyor. Sizin de gezdiğiniz o yoksul Dağ Mahallesi ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı bir muhittir. Orada aynı bahçe içinde Kürt bir aileyle Türk bir aile yaşayabiliyor. Birisinin gece başı ağrısa hiç tereddütsüz diğerinden ağrı kesici isteyebiliyorlar. Birbirlerinin acılarını acıyla, sevinçlerini sevinçle karşılıyorlar. Bir şehit cenazesinde birkaç gencin taşkınlık yapmasını bir şehre mal edenlerin bu komşuluk ilişkilerinden haberinin olduğunu sanmıyorum. Kültürel birikimler bugünden yarına oluşmuyor. Çok derin bir kaynaşmayı mayalıyor ve ayrışması öyle kolay gerçekleşmiyor.

Van depremi için yardım çalışmaları orada da var. Bir ırkçılık zemininden söz etmek mümkün değil. Böyle bir şey varmış gibi gösterme çabaları oldu. Politik bir nefret söylemi de yok sanırım, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin yaklaşımı güzeldi, aslında ülkücülüğün temelinde kardeşlik duyguları vardı biz öğrenciyken. Erzurum çok önemli görünüyor bana bazı kör noktaların aşılması için. Doğu’nun mihenk taşı. Kürt kimliği rahatsızlık yaratıyor mu şehirde?

Nasıl “ırkçılık”tan söz edilebilsin ki! Van’daki deprem sonrası Devlet Bahçeli’nin sözlerini haber bültenlerinden hepimiz dinledik. “Depremde ırkçılık yapan soysuzdur” dedi. Erzurum Ülkü Ocakları Teşkilat Başkanı Abdullah Kırmacı, bölgede ki depremzedeler için gıda ve para yardımı toplandığını ve toplanan gıda ve para yardımının ihtiyaç sahibi depremzedelere ulaştırıldığını belirtti. Kırmacı ülkü ocakları olarak depremzedelerin yaralarına merhem olmak için kan kampanyası başlattıklarını belirterek “Erzurumlu vatandaşlar bu konuda hassasiyet göstermesi gerekiyor” dedi. Irkçı ve nefret söylemleriyle bu açıklamalar yan yana getirilebilir mi? Vanlı kardeşlerine yardım yapan insanların öyle öyküleri var ki, bu toprağın insanlarının bu hassasiyetlerini “Kürtlük-Türklük” üzerinden gölgelemeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Bir duyarlı vatandaşın İstanbul’dan gönderdiği battaniyede unutulan 5000 TL’yi, yardımı aldığında görevliye teslim eden, üstelik kimliğini söylemeyerek gereksiz bir gururlanmaya adının karışmasını istemeyen Erciş’li vatandaşın davranışı hangi ırktan olursa olsun bizim insanımızın mayasını gösteriyor. İbn Arabi, ‘bir şeyi hakikatinin dışına taşıyan, hiç kuşkusuz Allah’ın yaratılışını verdiği bir şeye hakkını vermemiştir. Bu bağlamda insan her hak sahibine haklarını vermekle memurdur’ der. Ortada bir kardeşlik dayanışması varken, fevri birtakım hadiseler yaşanıyorsa, kardeşliğe zarar verebilecek her türlü yorum, söz ve davranışlarda bulunmak Gayretullaha dokunmaz mı? Kürt meselesi can yakıcı bir sorun olarak ortada. Yüzyılı aşkın bir sorundan bahsediyoruz. “Kürt diye bir ırk yoktur” söylemini devletin Adalet Bakanı’nın söylediği bir dönemden bugünlere geliyoruz. Kim kendi isteğiyle ırkını tercih etme hakkına sahip olabiliyor ve kim hangi hakla yaratılıştan gelen bir hakkı bir insanın elinden alma hakkına sahip olabiliyor. Çok şükür bu ırkçı ve faşist yaklaşımlara bugün kimse pirim vermiyor. İslam’ın kardeşlik hukuku ile çözüme kavuşmuş/kavuşacak bu meseleyi, İslam’ın adaletine havale etmeyen insanların yaşattığı bir sorun olarak devam ediyor. Bu kardeşlik bilincinin artmasıyla inşallah bu sorun da çözülecektir diye ümit etmekteyim.   

Peki, siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz, İslamcı denmesi daraltıcı gelir mi? Müslümanların değişimini konuşurken ilkeler bazında bir zemin kayması olduğuna dair tartışmalar sürüyor. Mesela en son Okuma Yeri’ne de aldığınız Mustafa Özel’in dikkat çektiği sosyal tabakalaşma gerçekliği için ne söyleyebilirsiniz.  Helalinden kazananlar helalinden gönlünce yaşayabilir mi. Sınıf farkı nereye kadar tolere edilebilir İslam da?

Kendimi Müslüman olarak tanımlamak yetiyor hamdolsun. Hz. İsa’nın dediği gibi “Ben Allah’ın kuluyum”. Ona kul olmaktan daha büyük şeref ve paye düşünemiyorum. İslamcılık, bir dönemin sosyal ve siyasal şartlarının ortaya çıkardığı bir terim olarak kullanılmıştır. Bu kavramın kapsadığı düşünsel akımın İslam’ın gerilediği dönemlerde yaptığı soylu çabayı elbette ki alkışlıyorum. Her siyasal dönemin şartlarında çeşitli akımlar, gruplar, hizipler olmuştur, olabilir. Önemli olan bunların tevhidi çizgide hareket etmesi ve Hududullah’a zarar vermemesidir. Bu ölçülerde hareket eden tüm akımlara kendimi yakın hissediyor, hepsinden bir renk ve iz taşıyorum. “Müslümanların değişimi ve zemin kaymasına” gelince, bir kere Müslümanlar da insan ve nefis taşıyor, onları insanüstü bir varlık olarak algılamamak lazım. Günah işleyebilir, hata edebilir ve ayağı kayabilir. Görebildiğim kadarıyla hemen hemen her konuda -genelleştirmemekle birlikte- Müslümanların birbirlerine karşı merhamet ve nezaketli davranmaları hususunda bir sorun yaşanıyor. Birbirlerinin hatalarını düzeltirken kardeşçe yaklaşmak yerine, bir muarız gibi hareket edilebiliyorlar. Bu çok tehlikeli bir gidişi işaret ediyor. Müslümanın zengin olması, iş güç sahibi, mevki makam sahibi olması gerekebilir/olabilir. Ne var ki, işi gücü, mevki makamı onun İslami ve insani ilişkilerini zedeliyorsa, burada tehlike çanları çalıyor demektir. Hiçbir zenginlik, hiçbir makam bir Müslümanın öz değerlerine sahip çıkmasından daha değerli olamaz. İslam’da sınıf farkı olmadığı için, Müslümanlar arasında bir sınıfın olabileceğini söyleyemeyiz. Müslümanın zengin olması bir sınıfa ait olduğu anlamına gelmiyor. O, fakir bir Müslümanın kendi serveti üzerindeki hakkını göremiyorsa, “Müslüman” sıfatı zedelenmiş demektir. Fakiri küçümseyen ‘Müslüman zengin” ile Kapitalist yardımsever bir kimse arasında tercihe zorlanıyorsak burada durup düşünmek zorundayız.

Şehirlerdeki sosyal dönüşüm projeleri için ne düşünüyorsunuz. Erzurum da da yüksek bina hevesi başlamış. Getto oluşumundan da sözedebilir miyiz. Şehirler hangi paradigmalar üzerinde yükselmeli…

İbn Haldun “şehirlerde meyve vermeyen ağaçlar çoğalmışsa, o memleketin insanları sefahate düşmüşlerdir” der. Geniş bahçeleriyle, süs bitkileriyle, fıskiyeleriyle, ağaçlarıyla insanın nefes alabileceği mekânların yerini, zevksiz mimarileriyle apartmanların, sitelerin, alışveriş merkezlerinin aldığı bir dönemi yaşıyoruz. Güneşi bile kesen sıklıkta (aralıkta) yükselen bu binaların imar planlarını, nazım planlarını nasıl onaylıyor yerel yöneticiler aklım almıyor bir türlü. Yolları araçların kapladığı, mahalleleri beton yığınlarının esir aldığı bir şehirleşme insanı nasıl mutlu edebilir. Erzurum da bu olumsuzluktan alabildiğine payını alıyor ne yazık ki. Dört bir yanı dağlarla kaplı, dağların eteklerinin yüksek yamaçların oluşturduğu tabiat harikası yerler boş ve atıl vaziyette dururken, sulak tarım arazileri üzerine yeni uydu kentler inşa edilmiş, bu yetmiyormuş gibi, yeni kurulan Teknik Üniversite de sulak ve tarım arazisi üzerine tahsisi yapılmış, yakın bir zamanda temelleri atılacak. Bizim tarihimizde ve geleneğimizde şehirlerin nasıl sosyal ve kültürel birikimi yansıttığı görülmüştür. Sanatın, edebiyatın, ahlak ve bediiyatın örnekleriyle doludur. Bunun için Bağdat ve Endülüs’e bakmak yeterlidir sanırım.

İbn Arabi okumaları yaptığınızı biliyorum. Tevekkül ve önlem, isyan ve teslimiyet arasında denge nasıl kurulabilir. İslam’ın öngördüğü yaşam biçimi hangi paradigmalar üzerinde yükseliyor sizce. 

İbn Arabi’yi Fütuhat-ı Mekkiye‘nin tercümesinin yayımlanmaya başladığı günden itibaren büyük bir ilgiyle okuyorum. İbn Arabi’de İslam düşüncesinin zirvesini görüyorum. İslam dininin Müslüman’dan istediği “Allah’a gerçek kulluk yapmak” bilinci O’nun eserlerinde derinlemesine veriliyor. İnsanın anlam arayışının nihai noktasını temsil eden insan-ı kâmil İbn Arabi düşüncesinde önemli bir yer tutuyor.  Tin Suresinde Cenab-ı Allah “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” diye buyurmaktadır. Arabî düşüncesinde Âdem, Hakkın suretini ve âlemin suretini kendinde toplar.  Tevekkül, kalbin Allah’a itaat etmesi iken, isyan da kalpten Allah’ı uzaklaştırmaktır. Yoksa Âkif’in, “Çalış! dedikçe şeriat, çalışmadın durdun, / Onun hesabına birçok hurafe uydurdun! / Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya, / zavallı dini onunla çevirdin maskaraya!” mısralarında işaret ettiği manada bir tevekkül değil; Arabî’nin tevekkül anlayışının temelini yâkîn, sabır, azimet, doğruluk ilkeleri belirler. Hadis-i Şerif’te belirtildiği gibi “deveni bağla sonra tevekkül et”. Arabî’nin kullandığı kavramlara dikkat edilirse, bir Müslüman’ın Allah’la kurduğu gerçek kurbiyyeti gösteriyor ve bu durumda olan insanın bütün hayırların toplamından nasiplendiğini görürüz. Bütün hal ve hareketlerinde belirleyici mizan olarak Hududullah’a uymayı şiar edinmiş Müslümanın bir dava iddiası anlamlı olabilir. Sizin sorduğunuz İslam’ın öngördüğü yaşam biçimi böylesi adanmış insanların omuzlarında yükselebilir ancak. Menar Tefsiri’nde Reşit Rıza’nın belirttiği gibi, ‘insan nefsi düzelip ıslah olunca, el attığı ve sorumluluğunu üstlendiği her şey düzelir, ıslah olur. Çünkü insan yeryüzünün efendisidir; yeryüzünün iyi olması ya da fesada uğraması, bozulması insanın iyi ya da kötü olmasına bağlıdır.’ İşte İbn Arabî’nin insanın salt gerçeğe ulaşma yolundaki çabalarını üzerinde temellendirdiği varlığın birliği ilkesi böyle bir perspektif kazandırıyor insana.

2004′te Frankfurt Kitap Farında Arap dili konuktu, 350 Arap yazar katılmıştı. Bazılarının Zeit dergisinin yaptığı bir soruşturmaya verdikleri cevaplar çok önemliydi doğrusu. Soru ‘Avrupa Arap Dünyasından ne öğrenebilir’di. Cevaplardan bazıları şöyleydi:  

Habib Tengour (Cezayir): “Avrupa, Arap kültüründen çok şey öğrenmişti zaten. Fakat bu çok uzun zaman önceydi. Araplar; Yunan, Hint ve Çin’in varisleri üzerine çalışmalar yaparkendi. O zamanlar Bağdat, bir dünya şehriydi. Arap dili de son derece rafine, insancıl bir kültür aracıydı. Bu parlak geçmiş, Arapları bugün zorluyor, ya da belki de zaten o zamanlarda neler olduğunu doğru düzgün anlayamadılar. İşte bundan dolayı, bir Arap için “Avrupa, Arap dünyasından ne öğrenebilir?” sorusu öyle acı verici ki…

Hassan Dawud (Lübnan): “Neyimiz var, ne verebiliriz? Bu soru biraz geç soruldu bana kalırsa. Babama ya da büyükbabama sorulsaydı, kesinlikle anında bir şeyler söylerlerdi. Ben bu soruyu bir arkadaşıma sordum, ‘hiçbir şey’ diye cevap verdi. Bu cevap beni rahatlattı doğrusu; başkalarına öğretebileceğimiz bir şeylerin olmamasına olan inancımın güçlendiğinden değil bu rahatlama, daha ziyade, o öve öve bitiremediğimiz uygarlığımızın artık iletebilecek bir şeyi olmadığını düşündüğümde hissettiğim suçluluk duygusundan kurtulmuş olmamdan.”

Abbas Beydoun (Lübnan): “Kolayca cevap verilebilecek bir soru değil bu. Aslına bakarsanız, Arapların Avrupa’dan ne öğrendiğine dair konuşmak çok daha kolay olurdu.

Batı, eski Arap kültüründen zaten çok şey öğrenmişti. Sufizmi, Arap liriklerini, sadece ‘Binbir Gece Masalları’yla sınırlı olmayan anlatı kültürünü, resim sanatını, Arap müziğini, üzerine daha fazla ve daha derin bilgi sahibi olunmasını gerektiren Arap İslam’ını öğrenmişti.

Ancak ben bu sorunun tam da günümüzle alakalı olduğunu düşünüyorum. Bu da beni daha sıkıntılı bir duruma sokuyor. Şu an aklıma bir şey gelmiyor ama genel eğilim, Batı’nın modern Arap kültürünün çıkış noktası olduğu yönünde.” 

(Zeit Literatur, Eylül 2004)

O günden bugüne zaman özellikle O.Doğu’da büyük tecrübeler yaşattı insanlığa, dünya bir alt üst yaşadı. Bu soru aslında setredilmiş bir İslam ne verebilir sorusudur bence, böyle sorarsak ne dersiniz, sizin cevabınız ne olurdu.

Foucault’nun “ruhsuz dünyanın ruhu” dediği İslami bilincin yeryüzünün felahı bulmasında en önemli birikim olduğunu söylemek istiyorum. İslam âleminin bugün içine düştüğü açmazları bir yana koyarsak, Batı’nın Aydınlanmadan bu yana gösterdiği ilerleme, insanlığın huzur ve saadetini temin edememiştir. Bu dönemde İslam âleminin içe dönük büyük bir özeleştiri yapması gerekiyor. Rahmetli İzzetbegoviç,   “ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere “eleştirel düşünme” dersleri koyardım. Batı’nın aksine Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafının kaynağı budur” derken çok haklıydı. Aydınlanma filozofları, Sanayi Devrimi düşünürleri, Batı’nın sosyal bilimcileri, psikologları dünya kadar kuram, düşünce ve birikim ortaya koymuşlardır. Eleştirel aklı öne çıkarsalar da, sosyolojide, felsefede, psikolojide kuram geliştiren her bir düşünce adamının geliştirdiği kuram çok geçmeden yenisiyle tezat teşkil etmiş, peşinden gelen diğerini tekzip etmiştir. İnsanlığa kalıcı ve huzur verici şeyler söyleyenlerin sayısı çok az olmuştur. Çağımızın cins düşünürlerinden Zizek, yakın bir zamanda yayınlanan bir söyleşisinde Avrupa’ya Osmanlı ve Avusturya İmparatorluğu modeli öneriyordu. İslam, insana dünyanın geçici bir yurt olduğu, kalıcı olanın ahiret olduğu şuurunu verir. Ahiret düşüncesine sahip olmayan bir düşüncenin, doktrinin yeryüzünü layıkıyla imar etmesi, insanlara huzur sağlaması mümkün değildir. Dünya hakkıyla İslam’a yönelse, bugün kaos olarak yaşanan hiçbir sorun yaşanmaz, adalet, barış ve kardeşlik içerisinde herkes huzur içinde yaşayabilir.

Gençler gündelik ve güncel olanın ötesine geçerek kalıcı bir şeyler yapmanın peşinde. Günümüz Türkiye’sinde sanat edebiyat ve estetik konusunda İslamcılar arasında bir inkişaf var. Sinemaya, edebiyata ve birçok dala giderek artan geniş bir ilgi var. Siz bunu neye bağlıyorsunuz, ümitvar mısınız gençliğimiz için?

Bu bağlamdaki gelişmeleri sevinçle karşılıyorum. Aslında bu durum, İslami camianın üzerinde oturduğu dinamik bir cevheri işaret ediyor. Bu cevherin üzerine serpilen külleri ayıklamasını bilenlere, bu çabalar kendi köklerine yapacakları yolculukta bir ivme kazandıracaktır. Yeni Necip Fazıllar, Sezai Karakoçlar, Nuri Pakdiller, Rasim Özdönerenler, Cahit Zarifoğlular bu çabalarla yetişecektir. Kendi köklerine ait yeni bir dil ortaya koya(n)cak bu neslin ümmetin özlediği “diriliş nesli” olacağına/olduğuna kuşku yoktur.

Okuma Yeri dikkatle izlediğim bir site. Elinize sağlık. Nasıl doğdu, yazıları seçerken neleri kıstas alıyorsunuz, nasıl tepkiler alıyorsunuz.

2006 senesinde kurduğumuz internet grubu hâlâ devam ediyor. Çok sayıda edebiyatsever genç, yazar ve eleştirmen üyemiz var. Yola çıkarken “kelamı kalbe taşıyan bir köprü olmak arzusundayız…” sloganıyla çıktık. Aynı isimle bir de sitemiz var www.okumayeri.net adıyla yayınını sürdürüyor. İnternetin çok yaygın ve hızlı bir şekilde insanların dünyasına girdiği zamanları yaşıyoruz. Çok değerli metinler yayınlanıyor. Bu metinler çoğu kere yazılı matbuat gibi insanın elinde kalıcı hale gelmiyor. Gözden kaçan kimi metinleri okurlarımız için seçiyoruz, yayınlıyoruz. Gençlerle yazarlar arasında bir köprü görevi de kuruyoruz aynı zamanda.

Sizin yazma serüveniniz nasıl başladı, kitap çıkarmayı düşünmüyor musunuz?

Benim yazma serüvenim, lise yıllarında kompozisyon yarışmalarında aldığım derecelerin sevinciyle başladı diyebilirim. O yıllarda Kıbrıs’ta yayın yapan bir dergiye şiir ve makale gönderiyordum. Daha sonra Vahdet Gazetesi’nde, Yeni Şafak’ta ara ara yazılarım yayınlandı. Varide, Yedi İklim, Kardelen, Sözleşme gibi dergilerde yazılarım yayınlandı. Erzurum’da Kalem ve Onur dergisiyle Yenişehir Sanat dergilerini çıkardık. Bunun dışında on yılı aşkındır bir yerel gazetede köşe yazıları yazıyorum. Denemelerim bir iki kitap olacak hacme ulaştı. Yayınlamayı aklımdan geçiriyorum doğrusu. Nasip deyip bekliyorum…   

Balcılık yapan bir arkadaşınızı ziyarete gitmiştik. Erzurum’da beni en çok etkileyen kişilerden biri oldu. Erzurum ili Arı Yetiştiricileri Birliği Başkanı Taner Bayır. Bu işin her yönüyle erbabı gerçekten. Arılarla bilgece bir ilişkisi var. Böyle yaşamla safiyane bir ilişki kurmanın yolu daha küçük ölçekli rafine şehirlerde yaşamaktan mı geçiyor, siz orada daha korunaklı bir yerde misiniz hayatın temel önceliklerine yakın durmak bakımından. Metropol hayatında her zaman bir ukde vardır içimizde. Bu yönden bir İstanbul Erzurum karşılaştırması yapmanız mümkün mü?.  

Evet, Taner kardeşimiz bu işin bilgesi… Erzurum’da organik balcılık yapıyor ve teknik anlamda da altyapısını kurmuş bir işletme yönetiyor. Arı’nın bal yapma safahatını anlatırken onun karşısında bir ziraat fakültesi talebesiymişsiniz gibi dikkatle ve uzunca dinleyebiliyorsunuz. Şair Cafer Turaç’la yapmış olduğum bir söyleşide “taşrada kemikleşmiş ilişkiler mevcuttur” demişti. Gerçekten metropol şehirlerin insanı yıpratan yönüne göre Erzurum gibi nispeten taşra şehri sayılabilecek yerlerde arkadaşlıklar daha kavi ve taşra kokusunun üzerine sindiği bir doğallığı barındırıyor. Birbirinize ulaşmak için bir yürüme mesafesindesiniz. ‘Gözden ırak gönülden ırak’ deyimi bizimle metropollerde yaşayan insanların ilişki biçimini anlatıyor sanıyorum. Erzurum’da göz de yakın, gönül de…

derindusunce.org

Yorum Gönder

Toplam Yorum Sayısı 3

Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

Tahir 6 yıl önce yorumlandı

Vedat abi ..................... YÖNETİM: Bu habere mahlas isimle yorum alınmamaktadır. İlginize teşekkür ederiz.

0 Kişi beğendi.
Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

Veysel Yenigül 6 yıl önce yorumlandı

Vedat abiyle yapılan bu güzel söyleşiyi okuyunca, kimimize ayrıntı gibi gelebilecek bir iki nokta göze çarpıyor. Özellikle Hınıs bağlamında geçmişteki durumla bugün kıyaslandığında inanılması güç bir gerileme açıkça göze batıyor. Abidin ağabeyin de daha önceden sitemizdeki 'bir zamanlar hınıs' yazı dizinden, diğer boyutlarıyla öğrenme imkanına kavuştuğumuz eski Hınıs'ın sosyal, kültürel ve entelektüel aktivitesi (pratikte) bugünden çok daha ileri bir noktada olduğu aşikar! Bilmem yanılıyor muyum? Bana kalırsa, bunun altında yatan temel saik; Hınıs'ta medrese kültüründen süzülüp gelen bir geleneğin etkisi kadar, toplumun feodal yapıdan daha eşitlikçi ve özgür bir yapıya kavuşma özlemiyle dünyada cereyan eden o dönemin konjüktürel ikliminden ilham almış olmasıydı. 12 Eylül darbesiyle fikir planında her şey inkıta’a uğramıştır. Sonrasında ne medrese damarı kalmıştır geride, ne de sol'dan ilhamla okuma ve değişim dinamikleri. Bugüne baktığımızda ise klasik sağ ile gelenekten beslenmeyen kuru 'islamcı söylemin' toplumla sosyolojik ve tarihi yönden çeliştiğini, 'bu yüzden deyim yerindeyse toplumca reddini' müşahede etmekteyiz. Sistemin baskı ve yön verme faaliyetleri, Hınıs’a bu anlamda yeni hiçbir şey vermediği gibi var olanları da dumura uğratarak etkisiz, hedefsiz bir neslin yetişmesine sebep olmuştur.

0 Kişi beğendi.
Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

Fatih AYKUT 6 yıl önce yorumlandı

Değerli kardeşim vedat bey yazınızı baştan sona kadar pür dikkat okudum inanın beni 25 yıl öncesine götürdünüz şimdi tekrar o günlerin geri gelmesini bütün benliğimle isterdim.25 yıl öncesinden tanıdığım ogünden bu güne hep aynı çizgide duruşuna deyim yerindeyse adam gibi adamı şahsınızda tanıdğım için hep size minnettarım.

0 Kişi beğendi.