Kürt Özgürlük Hareketinin Psikolojik Engelleri - II

Kürt Özgürlük Hareketinin Psikolojik Engelleri - II

Şirzad Ferat

15 Mayıs 2015, 15:58
 Geçen yazıda ilgili konulardan sadece iki tanesini işleyebilmiştim. Dil ve sorumluluk. Şimdi en büyük tabuların başında gelen inanç kavramını irdelemekte yarar görüyorum. Hak arayışı konularında ağzımızı her açtığımızda; karşılaştığımız “Hepimiz İslam kardeşiyiz. Ayrımcılık yapmak fitne çıkarmaktır… vs.”. bu sözü söyleyen kişi muhtemelen karşısındakinin inancını da bilmemekte. Benim o kişilere her zaman sormak isteyip de soramadığım bazı sorular vardı. Haklarımızın var olabilmesi için ateist mi olmamız gerekiyor? Veyahut, hepimiz komple Budist kardeşi, Hristiyan kardeşi olsaydık ne değişecekti? Hiç unutmam bir arkadaş ortamında yeni tanıştığım biriyle sohbet ediyorduk. Konu nereden açıldı hatırlamıyorum ama kendimi kimlik tartışması içinde bulmuştum. Karşımdakini  bir hayli köşeye sıkıştırmıştım ki. Feodal kıskaç altına girmiş  bir Kürt “ yaw siz niye böyle yapıyorsunuz? Hepimiz Müslüman değil miyiz?” diyerek ortaya bir nevi böcek ilacı sıkmıştı. “Evet, müslümanım!” deyip tekrar eden bozuk plağı susturma zorunluluğu hissettim.

Diğer dinlerin içerdikleri hakları ve yasakları es geçip İslamiyet dininin sadece bir maddesi üzerine durmak istiyorum. Fıkıhçılar kitabın sonunda olan kölelik hakları faslına geldiğimizde bize: “Dünyada artık kölelik diye bir kavram kalmadığından; bu bahsi okumaya gerek yok.” derlerdi.  Bilakis şiddetle incelenmesi gereken bir konu olduğu kanaatindeyim. Örneğin beş vakit namaz kölelere farzdır, fakat bazı siyasi maksatları da içerisinde barındıran Cuma namazı farz değildir. Buradaki ince ayrım bana mutlak irade sahibi olunmadan hâkimiyet algısı oluşturan Cuma namazının farziyetinden bile mesul olunmadığını işaret etmekte. Bu sefer karşımıza Kürtlerin köle olup olmadığı sorunsalı çıkmaktadır. Belki İslamiyet’ in ilk oluştuğu zamanlar veya ABD de Lincoln öncesi dönemdeki gibi damızlık siyahi köleliğinden bahsetmemiz etik değil.

Genelleme yapacak olursak; herhangi bir sebepten dolayı doğuştan gelen hakları gasp edilen veya sınırlandırılan her kişi modern çağın kölesidir. Ne ironiktir ki biz Kürtler Cuma namazına gittiğimizde; katillerimizin övülmesi, hak taleplerimizin bölücülük addedilmesi ve resmi tanımı içine girmediğimiz devlet ve millet kavramlarının korunması için gönülsüzce dua etmek zorunda bırakılmaktayız. Yani bize zoraki efendilik taslayanlar için İslamiyet dini bir kardeşlik köprüsü değil, ağ kullanmayan cambazın kullandığı saç kalınlığında bir ipten ibaret.

“Atalarımızın bin yıldan beri süregelen kardeşliği…” sözünü de duyduğunuza eminim. 1000 yıldan mevzu edilen muhtemelen Malazgirt savaşı. Malazgirt savaşı yapılırken başkenti Farqin (Silvan) olan, Merdîn ve Amed’ i içine alan Mervanî isimli bir Kürt devleti vardı. Selçuklu sultanı Tuğrul bey, burada meydana gelen bir kardeş kavgasında büyük kardeş lehine taraf olmuş ve diğer kardeşi şantaj için hazırda tutmuştur. Sadece Malazgirt değil bir çok savaşta bu devlet Tuğrul Bey’ e el mahkum yardım etmiş ve bu devlet üzerinden Fatimî(Şia) devletine karşı daima bir koz olarak kullanılmıştır. Kardeşliğimizin başlangıcı bile hastalıklı ve zoraki bir kardeşlik.

Kürtleri kontrol altına almanın en iyi yöntemlerinden biri aralarından bazılarına güçlü bir destek verip geriye kalan halkın onlar aracılığı ile yönetilmesini sağlamak. Avrupa’ daki gibi başına buyruk feodal toplumlar olamasak da Yavuz Sultan Selim zamanında başlatılmış olan bu yöntem Mîr Bedirxan’ a kadar sorunsuz işlemiştir. Çivi çiviyi söker misali kendi içimizde kalmaktan öteye gidemedik.

Elazığ, Palu ilçesinde oturanlar bilir: orada “Karacimşit” ailesi köklü bir geçmişe sahiptir. Kürt feodal tarihçesi sayılan “Şerefname”  de bu aile öz be öz Kürt diye geçer. Fakat devletin kendilerine verdiği yönetme yetkisi onlarda zamanla Türklük ve Osmanlı asilzadeliğine doğru devşirilmiştir. Geçmişte mîr olan birçok aile de Kürt kültürel ve tarihi dokusunda önemli yere sahiptirler. Devlete yararı olduğu gibi Bedirxâniler hareketi gibi zararları olduğu da görülmüştür.

Son olarak imkânsızlıklardan dolayı büyükşehirlere göç ve melez evliliklerden bahsedeceğim. Bazen konuşmalarımızda karşılaşırız. “Diyelim ki Kürdistan kuruldu, İstanbul’daki İzmir’deki adam kurulu düzenini bırakıp gelecek mi?”. Açıkça söylemek gerekirse kimse kurulu düzenini terk etmek istemez. İsrail devleti de kurulma aşamasında en fazla dert yandığı konu buydu. Bulunduğu şehirlerde ticarethaneler, bankalar ve hesap edilemeyecek miktarda arazileri olan Yahudiler; Nazi soykırımı olmadığı sürece bu rahatlarını terk etmek istemediler. Bu yönüyle soykırım birçok komplo teorisini de beraberinde getirmekte. Olur da Kürdistan tek parça halinde kurulursa, rahatlarının bozulmasını istemeyen Kürtler geçmişini ret edebilir veya faşizan baskılarla göç ettirilmeye zorlanabilir. Osmanlının, Balkan Savaşları’ndan gelme gâvur nefreti Ermeni kırımına kadar ileri gitti. Acı bir tablo oluşmadan bazı ihtimallerin zihinlerde tasvir edilmesi şarttır.

Melez evliliklerin karşımıza çıkan en belirgin sloganı: “Biz yıllardır birbirimize kız alıp verdik. Şimdi çocuklarımız Kürt mü olacak yoksa Türk mü?”. Bu karmaşık soruya İslam dini baba nesebini dikkate alır. Yahudilik, anne zürriyetini baz alır. Bana soracak olursanız teorik kabullerin ötesinde kişinin hak ve adalet üzerine bir seçim yapması gerekir. Anne veya babası arasında tercih mecburiyeti olan bir manifestodan uzak durulması gerekir. Güçlü ve haklı arasında kalan kişinin yapacağı şey tahmin edilemez. İslam kardeşleri olan Hüseyin ve Muaviye arasındaki bir tercihtir bu.

Saygılarımla…

Yorum Gönder