Kürtlerin Şeytanla İmtihanı...

Kürtlerin Şeytanla İmtihanı...

Mehmet Dağdeviren

09 Kasım 2011, 18:09

Sasani İmparatorluğunun kurucusu I. Ardeşir’in hayatını ve yaptığı savaşları ve işleri kayıt altına alan Karname-i Ardeşir Babakan adlı 1.700 yıllık tarihi eserde, I. Ardeşir’in ortaya çıkışı anlatılırken “İskender’in Şeytan rejimi sırasında (Pers İmparatorluğu kralı) Darab’ın torunlarının uzak topraklarda Kürt göçebeler arasında yaşadıklarını” anlatır. Bu torunlardan biri de Sasan ve oğlu Ardeşir'dir.

Asıl dikkatimi çeken, eserde geçen “Şeytan Rejimi” nitelemesi, ancak Ardeşir ile ilgili birkaç hususu da yazmak istiyorum. Anılan tarihlerde Kürtlerin ve Perslerin dini Zerdüştlüktür, kötülüğün kaynağı, meşru görülmeyen “şeytan rejimi” nitelemesi de buradan geliyor, tarih M.S. 200 lü yıllar.

Ardeşir’in babası Sasan, Bitlis Kürt Krallığı civarından düşmanlarından kaçarak İran’ın İsfahan şehrinde, Kürtlerle olan sınır bölgesi yöneticisi Babak’ın hizmetine girer ve Ardeşir burada dünyaya gelir. Sasan’ın Darab’ın (Darius) soyundan olduğu anlatılır eserde. Ardeşir’in ilk savaştığı halk ise Kral Madig’in emrindeki Kürtlerdir. İslam’ın doğuşuna kadar yedi ayrı Kürt dağ krallığının, siyasi şartlara göre bağımsız veya Sasani ve Bizans İmparatorluklarına bağlı hüküm sürdüğü tarihi kayıtlarda geçer.

Perslerin M.Ö. 550 li yıllarda entrikayla ve öz yeğen ihanetiyle krallığı Medler’den aldıkları, Medlerin Pers İmparatorluğu zamanında da Persia’nın haricinde bağımsız tek eyalet olduğu ve Perslere düşman olduğu Heredot Tarihinde, M.Ö. 100 civarları Medler yerine Karduklar adı öne çıkan Kürtlerin Perslere düşmanlıklarının devam ettiği On binlerin Dönüşü adlı tarihi eserde anlatılmaktadır.

İskender’in Medya’yı ve Persia’yı işgalinden Sasanilerin ortaya çıkışına kadar ki 500 yıllık tarihi süreçte Pers Kral hanedanı torunlarının düşman Kürtler içerisinde yaşayabilmesi pek olası değildir. Ardeşir olsa olsa Kürt Sasan’ın oğludur, ya da Zazalar’ın (Sasa-an) soyundandır.

Ardeşir’in babası Sasan Kürt ülkesinden Persiya’ya göç ettiğinden Ardeşir’in Kürtlükle bağını kopartmak için belki de “Darab’ın torunu olduğu ve İskender’in Şeytan rejimi zamanında İskender’den kaçarak gizlenmek amacıyla Kürt göçebeler içerisinde yaşadığı” yalanı uydurulmuştur.

Yüzyıl öncesine kadar İslam coğrafyasında ve öncesi Med, Pers, İskender, Part, Sasani, Safevi ve Osmanlı imparatorlukları zamanında kral hanedanları bir çok halkı, eyaletler ve halklar federasyonu siyasi oluşumları şeklinde bir arada yönetmiştir. Yönetici hanedanın soy olarak yönetilen halktan olmaması çoğu zaman sorun olmamış ve dikkat çekmemiştir.

Ancak Doğuda, Büyük İskender yönetimi dışında hiçbir hanedan yönetimi şeytan rejimi olarak adlandırılmamış, lanetlenmemiş, gayrimeşru görülmemiştir. Çünkü doğu halkları kardeş halklardı, kültürleri, dinleri birbirilerine yakındı, kültürlerini, dinlerini birbirilerine dayatmazlardı, hatta diğerlerinden korurlardı, çoğu zaman aynı kralın veya imparatorun yönetiminde toplanırlardı. Ancak Büyük İskender yabancıydı, diliyle, diniyle, tanrılarıyla, kültürüyle, giyimiyle yabancıydı doğu halklarına, kılıç zoruyla ülkelerini ele geçirmiş ve onları zorbalıkla yönetiyordu. İskender, Pers İmparatorluğunun başkenti Persepolis’i işgal ettiğinde bu muhteşem şehri ateşe vermiş, sonra da dünya da emsali bulunmayan şehirdeki muhteşem yapıları yakmanın, yıkmanın verdiği üzüntü ve pişmanlıkla hüngür hüngür ağladığı anlatılır tarihi kayıtlarda.

İskender’in, seferlerinden sonra doğu kültürünü tanımasıyla bu kültüre yakınlık duyduğu, Persler gibi giyindiği de başka kayıtlarda geçer.

Doğu- Batı çekişmesi Truva’dan beri bilinir, doğu halklarının son temsilcisi Osmanlı İmparatorluğu dağıldığında yerine bakiyesi topraklar üzerinde Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

Ankara Hükümetinin kurulmasıyla birlikte Mustafa Kemal ve İttihat ve Terakki Partisi kadrosu hükümetin ve devletin başına geçmiştir. Ankara Hükümetinin kurulduğu 1920 yılından 1938’ e kadar bu iktidarın başında Mustafa Kemal bulunmuştur. 18 yıllık bu iktidar süresi bir çok Osmanlı padişahının iktidarda-tahtta kaldığı süreden fazladır. Bu süreçte Mustafa Kemal haricinde bir kişinin devlet başkanı olabilmesinin psikolojik ve siyasal zemini, demokratik veya zor yolu bulunmamaktadır. 1924 tarihinde kurulan ve liberalizm, demokrasi ve dini inançlara (İslam’a) saygı ilkelerini esas alan Terakkiperver Cumhuriyet Fıkrası kısa sürede çok ilgi görmesi üzerine kapatılmış, iktidarın halka geçmesi önlenmiştir. 1938 tarihinde Mustafa Kemal’in ölümü üzerine yerine geçen İsmet İnönü, 1945’te çok partili siyasal yaşama geçilmesiyle Demokrat Partinin 1950 yılında iktidara gelişine kadar ülkeyi yönetmiştir. Türkiye 1920 ile 1950 yılları arasında bir tür monarşi ile yönetilmiştir ve Osmanlı Devletinin meşrutiyet rejiminden daha geri bir siyasal yapıdır bu, zira Osmanlı meşrutiyeti döneminde fikir ve inanç özgürlüğü, temel hak ve özgürlükler daha ileridir. Padişahı eleştirme, ona muhalefet etme özgürlüğü, hatta padişahı tahttan indirme, hükümeti değiştirme, düşürme imkanları daha fazladır. Mesela padişahı devirmeye çalışanlar sürgüne gönderildiği halde Cumhuriyet döneminde hükümeti devirmeye çalışanlar ölümle cezalandırılmışlardır.

Her ne kadar 1922 yılında saltanata son verilmiş ise de aslında son verilen sadece Osmanlı Hanedanı saltanatıdır, 1950 yılına kadar yeni bir saltanat rejimi sürmüştür.

Belki de tarihte ilk defa Batı’da doğmuş bir doğulu olan Mustafa Kemal, Batı kültürünü tüm kapsamıyla doğulu halklara dayatmıştır. Öyle ki bu değişim-devrim çok sessiz ve derinden gelmiş, ülkenin işgallerden kurtuluşuna ve yeni yönetim iktidarını sağlamlaştırana kadar kendisini hissettirmemiş, sabretmiş, zamanı geldiğinde ise şişeden çıkarak Anadolu halkını kültürel şoka maruz bırakmış, cin çarpmışa döndürmüştür.

Anadolu’nun Müslüman Türk halkı ve diğer Müslüman halklar ve de dini azınlıklar binlerce yıllık tarihlerinde ilk kez böylesi bir kültür ve kimlik dayatmasına maruz kalmıştır.

Batının hastalıklı ve art niyetli fikirlerinden yararlanılarak toplum mühendisliği teknikleriyle masa başında hazırlanan ulus devlet ve ulus formasyonları “halka rağmen halk için” şiarıyla Anadolu halklarına dayatılmıştır. Bu yeni ulus formasyonunda Türk halkı dışındaki halklar inkar edilmiş, İslam dinin toplum hayatından silinmesi hedeflenmiştir.
 
Aslında ulus devlet kuramı ve uygulaması, şeytani bir işgal, sömürü, asimilasyon ve etnik temizlik aracı olarak tasarlanmıştır. Mevcut işgal ve sömürü düzenlerini, hak gasplarını ise meşrulaştırma amacı güdülmüştür.
 
Ulus devlet, Avrupa’da sanayileşme ile birlikte oluşan burjuva sınıfının çıkarlarını korumak için geliştirilmiş bir iktidar ve yönetim aracıdır. Fransız İhtilalı sırasında egemenliğin krala değil halka ait olması gerektiği müspet görüşüyle ortaya çıkan ulus devlet kuramı daha sonra bir devlet sınırları içerisindeki tüm bireylerin tek etnisiteye dayandırıldığı, halka tek tip kimliğin dayatıldığı bir zülüm mekanizmasına dönüştürülmüştür. Bu dayatmanın altında yatan temel gerçek ise kişisel iktidarı daim kılmak, mevcut vatanı bir bütün tutmak, ordu millet (militarist toplum) yaratılarak dış ve iç tehditlere karşı sürekli teyakkuzda olmak, gerektiğinde yeni topraklar işgal etmektir. Vatanı ve devleti bir bütün ve ebedi kılmak için de üzerinde yaşayan farklı kültür, din ve etnik unsurların yaşamaması gerektiği düşünülmüştür, çünkü bunlar olduğu sürece karışıklıkların, isyanların, hak aramaların sonu gelmeyecektir, vatan iç ve dış tehditlere açık olacaktır. Ötekileri imha ve göçertme riskli olduğundan öncelikle asimilasyon yoluna başvurulmuştur. Kendi içlerini halleden ulus devletler ise ordu millet gücüyle hegemonyacı, işgalci girişimlere yönelmişlerdir.

Ulus devlet 20.yüzyılın "şeytan rejimi" dir, iki büyük dünya savaşının yaşanmasına, milyonlarca masum insanın ölümüne, yüzlerce şehrin yok olmasına ve insanoğlunun yüzlerce yıllık emeğinin heba olmasına sebep olmuştur. 

Ulus devlette önemli olan kişisel iktidarın tasarrufundaki devlettin ve vatanın varlığı ve geleceğidir, er geç, bir şekilde devlet kendi ulusunu yaratacaktır. Devlet ve iktidar ise tek kişiden veya az sayıda kişiden oluşan bir yönetici kadrodan oluşur. Halklar ve bireyler ise onlar için bir oyun hamurudur.

Ulus devlet modelinin Türkiye örneğinde, Türk Dil, Tarih ve Coğrafya Kurumlarıyla Öz Türkçe ve resmi tarih üretilmiş, Anadolu’nun ezelden beri Türk yurdu olduğu savıyla Eti, Hitit ve benzeri uygarlıklar Türkleştirilerek, Güneş dil ve tarih teorisiyle tüm halkların ve kültürlerin Türk orijinli olduğu iddiaları yeni ulusun bireylerine benimsetilmeye çalışılmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı ile de suni İslam Hanefi Mezhebi devletin tekeline alınmış, din ve dini yaşam kayıt ve kontrol altına, ulus devletin hizmetine alınmıştır.

Milli eğitim kurumunun okullarında verilen eğitim yeterli görülmeyerek şehirlerde Halkevleri, kırsalda Halkodaları kurulmuş, yeni ulusun vatandaşları okul, iş ve zorunlu insani ihtiyaçlara harcanan süreler dışında ki tüm vakitlerini geçirmeleri için halkevlerine ve halkodalarına yönlendirilerek buralardaki yoğun kültürel eğitim ve propaganda ile yeni kültüre hızlı geçişleri sağlanmaya çalışılmıştır.

Süreç içerisinde toplum hayatından dini tamamen silmek için vatandaş cami yerine halkevlerine, halk odalarına yönlendirilmiştir. Bu süreçte tekke, zaviye, medrese ve benzeri tüm kurumlar kapatılmış, bazı camiler ibadet haricinde farklı amaçlarla kullanılmış, ezan Türkçe okutulmuştur. Köy enstitüleri kurularak kırsal kesimdeki vatandaşların yeni kültüre intibakları sağlanmıştır. Bu kültürel dönüşüm projesi 1950 yılına kadar yoğun bir şekilde sürdürülmüş, Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle, halkevleri ve halkodaları kapatılmıştır.

Sadece Türk etnik unsuruna ait olan devlet, vatan, ulus, bayrak ve dil kutsal öğelerinin bulunduğu bu yeni ulus dayatmasını kabul etmeyen, direnen halklara, sözde vatandaşlara ise ölüm, sürgün, göç, toplama kampında yoksulluk içinde tecrit edilmiş bir yaşam, hapis ve işkence, “ya sev ya da terk et” gibi seçenekleri özgürce seçme imkanı sunulmuştur.

1950 den sonra ise ulus projesinden vazgeçilmemiş, ulusu oluşturan unsurların arasına İslam dini Hanefi Mezhebi, laik sistemle çelişmeyecek ve bu sisteme hizmet edecek şekilde yerini almaya başlamıştır. Ancak ulusu oluşturan tüm halkların Türk olduğu ve olmak zorunda olduğu hedefinden asla vazgeçilmemiştir. 1950 den sonra sınırlı demokratik hayata geçilmesiyle birlikte ulus devlet rejiminin koruyucusu görevini sürdüren ordu, sivil iktidarlar üzerindeki vesayetini etkin bir şekilde 2010 yılına kadar devam ettirmiştir.
 
1924 yılında başlayan ulus devlet hedefinin kısmen başarıldığı, devletin iktidar odaklarını işgal eden ciddi sayıda Kemalist ve dünün mağduru Türk muhafazakar kitlelerin bu ideolojiyi benimsediği ve sürdürmeye çalıştığı aşılması zor bir sorun olarak önümüzde durmaktadır.
 
Ulus devletin hedefindeki cephede Kürtler artık tek başına kalmıştır. Ulus devletin iç düşmanlarından irtica tehlikesi (uluslaştırılarak) bertaraf edilmiş olup  bölücülük adı altında Kürtlerle mücadeleye devam edilecektir. 1924 yılından 2010 yılına kadar halka dayatılan şeytan rejimi ulus devlet yeşil renge girerek devam edecek gibi görülmektedir. Bu yeni süreçte değişecek tek şey, ulus devlet kutsalları arasına girmesine sonradan izin verilen dinin daha merkeze alınması ve diğer kutsalları meşrulaştırma, vatandaşın gönlünde onlara da taht kurma görevi yüklenmesi olacaktır gibi.

Kürtlerin şeytanla yeni imtihanı başlamış bulunmaktadır.

memetdagdeviren@gmail.com

Yorum Gönder

Toplam Yorum Sayısı 6

Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

sefer toprak 5 yıl önce yorumlandı

Kıyaslaman, karşılaştırman çok insafsız, bu tür konularda yazarken nesnel olmalısınız. Kendi ön yargından getto oluşturma çabası ayukka çıkıyor. Siz görmüyorsanız, görmek istemiyor veya duymuyorsanız yardakçılığa basamak olmayın.

Kişi beğendi.
Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

Cemalettin GÜZELBABA 5 yıl önce yorumlandı

Şeytanla dens etmek kolay değil...Allah cümlemizi şeytanların şerrinden korusun...AMİN

Kişi beğendi.
Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

bizim köylü 5 yıl önce yorumlandı

söz konusu olan bilimse öne sürülen savın doğruluğunun kanıtlanması gerekir. Makale yazarı öne sürdüğü bilgiyi destekleyecek belgeleri ileri sürerken,kabuledilir ve makul olmasına dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum. Hele hele tarih gibi hemen herkesin ilgisini çeken bilim alanında. Ayrıca dayatma hususuda nerde başlayıpşnereye kadar sürdüğü tamamen ayrı bir tartışma konusudur. Bence belirleyici olan,bulunduğumuz yer,baktığınız taraftır. Yinede yazdığınız,kafa yorduğunuz için teşekkürler.

Kişi beğendi.
Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

Ramazan El Malati Vel Hayderî 6 yıl önce yorumlandı

Allahumme neccina min fırkati ittihâdi vet terakiyyi ve min efkârihim ve a'vanihim. Değerli muharrir Mehmet Bey'in yazısını okudum. İstifade ettim. İnşaallah takip etmeye çalışacağım. Ve yüksek izinleri ile de yorumlamaya çalışacağım. Kendisine başarılar dilerim.

Kişi beğendi.
Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

dewran 6 yıl önce yorumlandı

Tarihi temellendirmesiyle analitik düzeyi son derece güçlü ve verimli bir yazı okuduk. Mehmet beyi yürekten kutluyorum. Memlektim Hınıs'ın tarihine, havasına, suyuna ve kimliğine layık bir kalem... Ellerin dert görmesin. Allah, her daim zihin açıklığı versin.

Kişi beğendi.
Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

hasan 6 yıl önce yorumlandı

çok doğru bir yazı. elinize sağlık mehmet bey, şeytanca oyunlarla birkez daha kandırılmak istenen bir halk(kürtler) var. aman ha dikkat...aynı hataya düşülmesin.

Kişi beğendi.