Altan Tan'a Taraf Yazarlar'ından Sert Cevap

30 Eylül 2011 Cuma 20:48

Altan Tan'ın Taraf’ta yayınlanan “Adressiz Kurşun Katildir!” yorumuna yine Taraf yazarlarından sert cevap geldi.

Altan Tan'a Taraf Yazarlar'ından Sert Cevap

Ankara'daki bombalı saldırı ve PKK silahlı güçlerinin Siirt'te 4 genç kızın katli ve iki kızın ağır yaralanmasına sebep olan saldırısının ardından Altan Tan, geçen hafta Taraf gazetesinin yorum sayfasında “Adressiz Kurşun Katildir!” başlıklı bir yazı kaleme aldı. “Söz uçar yazı kalır” mantığıyla kaleme aldığı yorumununa ertesi gün Taraf yazarları Orhan Miroğlu ve Mehmet Baransu'dan tepki geldi.
Özellikle Baransu'nun iddiaları yurulur türden değildi. Uslup olarak da epey problemli yazısında Baransu şunları söylüyordu.

 Timsah Gözyaşları

PKK'nın Siirt'te düzenlediği saldırıda dört genç kadının yaşamlarını yitirmeleri üzerine, şiddet ve ölümler karşısında suskunluğa bürünen BDP'den bir biri ardına açıklamalar geldi. İlk yazılı açıklamayı, Taraf gazetesine bir yazı gönderen Altan Tan yaptı. Ardından BDP lideri Selahattin Demirtaş ve son olarak da Selim Sadak açıklama yaptılar.

Her üç açıklama da kamuoyunun bir bölümünde “büyük bir heyecan” yarattı. Yapılan açıklamaları, kullanılan kelimeleri, satır aralarındaki mesajları, zamanlamayı düşündükçe, aklıma sadece ve sadece iki kelimeden başka bir şey gelmedi; “Timsah gözyaşları.”

Altan Tan, uzun bir dönemdir siyasete girmek, Ankara'ya adım atmak için çalmadık kapı bırakmayanlardan. Önce Erbakan'ın Refah Partisi'yle flört yaptı. Ardından Susurluk'un, derin devletin karanlık yüzü Mehmet Ağar'ın partisinden aday olabilmek için bazı isimleri araya soktu. Olmayınca, AK Parti'ye yanaştı. Uzun bir süre bu partide belediye başkanlığı ve milletvekilliği bekledi. Olmayınca da “Ferman padişahınsa dağlar bizimdir” çıkışıyla, BDP'de siyasete hızlı bir giriş yaptı.

Seçim öncesi söylemleri, eski yoldaşlarına eleştirileriyle dikkatleri üzerine çekti. Silvan saldırısı ise kendisi açısından tam bir kırılma ânı oldu. PKK'nın Silvan, Yüksekova'yla başlayıp bir biri ardına devam eden saldırılarıyla suskunluğu tercih etti. İnzivaya çekildi.

Altan Tan önceki gün Taraf'ta yayımlanan yazısına işte bu suskunluğun verdiği mahcubiyeti göstermemeye çalışan bir üslupla başladı. Ön alma niyetli, suskunluğuna bazı gerekçeler de hazırlamıştı; “Söz uçar, yazı kalır diyenler çok doğru söylemişler. Onun içindir ki Ramazan ayı boyunca ve sonrasında bayram süresince ara verdiğim değerlendirmelerime sözlü olarak değil, yazılı olarak başlamak istedim.”

“Ötekilerin” ölümleri karşısında susan Tan, “söz-yazı” retoriğiyle kendine bir çıkış kapısı aralamış, “sözlü olarak değil” kelime oyunuyla da araladığı kapıdan içeri girmişti. Buna Doğu'da “Şark kurnazlığı” diyorlardı. 

Yazısına bu sözlerle başlayan Tan, uzun bir AK Parti, BDP, PKK analizinden sonra vermek istediği asıl mesajı şu satırlarla verdi; “Kurşun mutlaka adres sormalıdır. ADRES SORMAYAN KURŞUN KATİLDİR... Adres sormayan, soramayan her kurşun TERÖRİSTTİR. Kürtlerin en büyük güçleri mazlumiyetleri ve haklılıklarıdır. Mazlum zalimler gibi davranmaya başladığı an bütün gücünü kaybeder. Kamuoyu vicdanında kabul görmeyen, masum insanlara zarar veren her türlü eylem terör eylemidir. 'Savaşın da' 'barışın da' bir hukuku olmalıdır.”

Benzer bir açıklamayı Tan gibi Selahattin Demirtaş da önceki gün yaptı. Demirtaş, Radikal'den Deniz Zeyrek'e “Siviller ölüyor. Bu kabul edilemez. En kanlı savaşın bile bir hukuku var. Ahlaki boyutu var” dedi.

Yapılan açıklamalar ilk bakışta kulağa hoş geliyor. Ancak söyleyenlerin geçmişine ve zamanlamasına bakınca doğrusu benim aklıma “Timsah gözyaşlarından” başka kelimeler gelmiyor. 

Şimdi, Tan, Demirtaş üzerinden benzer açıklamalar yapan, BDP'liler ve bu partiye yakın Kürtlere soruyorum.

PKK'nın Şırnak'ta yaptığı katliamda, BDP'ye yakın isimler, kadınlar ve de “sizin Kürtleriniz” öldürülmemiş olsaydı, bu açıklamaları yine yapacak mıydınız? Savaşın hukukundan bahsedecek miydiniz? Adres sormayan kurşundan söz edecek miydiniz? Ya da ölenler “öteki siviller”, polis, asker eşleri, çocukları olsaydı yine aynı tepkiyi verecek miydiniz? 

İsterseniz, “Silahlar sussun, ölümler dursun”  bağlamındaki ikiyüzlü açıklamaları bir tarafa bırakarak, sizin yerinize bu sorulara cevap vereyim;

Hiç sanmıyorum...

Ne açıklama yapacaktınız, ne konuşacaktınız, ne de ölümlere tepki koyacaktınız. 

Nereden mi biliyorum...

Çok uzağa gitmeden, son üç aydır bölgede yaşanan ölümlere, sizin tepkisizliğinize bakıyorum... 

Yüksekova'da iki uzman çavuş sokak ortasında ensesinden vurulurken sustunuz da oradan biliyorum... 

Sahi o gün neredeydiniz? Neden sustunuz? O iki uzman çavuşu, Şırnaklı dört masum kadından ayıran özellik neydi?

Halı sahada öldürülen polis ve sivil eşine ne demeli...

Öldürülen polis de aslında sivil değil miydi? Peki, öldürülen eş...

Uzaktan kumandalı mayınlarla polis, asker öldürülürken, “ötekiler” için kurşun adres sormazken niye susmuştunuz...

Sahi bütün bu ölümler, katliamlar kamuoyu vicdanında kabul görmüştü de bizim mi haberimiz olmamıştı? Suskunluğunuz bu yüzden miydi?

“Savaşın bir hukuku var” demişsiniz. Çok doğru...

Savaşın hukuku olduğu kadar insanlığın da bir vicdanı ve onuru var...

Ve o vicdan...

Ve o onur...

Ölümleri, “sivil, asker, militan, gerilla, öteki” diye ayırmaz... Ölümlere aynı tepkiyi verir...

Ve o vicdan... Ve o onur...

Hiçbir zaman “Kurşun mutlaka adres sormalıdır. Adres sormayan kurşun katildir” saçmalığı yapmaz... 
Mehmet Baransu / Taraf

Konuyla ilgili Miroğlu'nun yazısı ise şöyleydi:


“Kurşun adres tanımaz!”

Doğrusu, o günün koşullarında, bu sözler insana sahici sözler gibi geliyordu..

Ne yalan söyleyeyim, dışarıdayken silahlı mücadeleyi ret eden biri olarak, ben dahi, Diyarbakır cezaevini yaşadıktan sonra, kaldığım koğuşun siyah-beyaz televizyonunu seyrettiğim bir akşam vaktinde, haberini aldığım Eruh ve Şemdinli’de patlayan ilk kurşunlara, adresi ve hedefi belli olan bu kurşunlara açıkçası sevinmiştim.

Aradan yirmi yıldan fazla bir zaman geçti, adres soran ve sormayan kurşunlar arasındaki ayrım, yavaş yavaş sona erdi.

Bu savaşın fazlasıyla kirlendiğini bilmeyen, duymayan kalmadı..

Oysa, Kürt siyaseti ve Kürt toplumu, asıl olarak şiddeti sorgulayacağına, hâlâ adres soran ve adres sormayan kurşun ayrımında dolanıp duruyor.

Adres soran kurşunların mesafesini, hedefini ayarlayabilse gerillalar, ve o kurşunlar 20’li yaşlarını süren Yozgatlı, Urfalı, Malatyalı, Adanalı polisin ve askerin göğsüne saplansa sorun olmayacak, ‘ulusal savaşımız’ tertemiz kalacak, meşruluğunu korumuş olacak, savaş hukukuna bağlı olduğumuz görülecek ve kirlenmemiş bir savaşa sahip olacağız sanılıyor.

Bütün mesele bir üniforma mı yani?

Bütün mesele, Kürdün de Türkün de giydiği o asker veya polis üniforması mı Allah aşkına?

O üniformaları giyen Kürtlere ve Türklere sıkılan kurşunun hukuku var da, sivile sıkılanın mı yok?

Bu tamamen bir yanılsamadır ve gerçek olan şu ki, ‘kuşatılmışlık’ duygusu, bir felakettir ve bu duyguya kapılan uluslar, kendileri için bir gelecek olmadığına inanırlar.


Kapana kısılmış gibi hissetmektir kuşatılmışlık.


Etrafın düşmanlarla dolup taştığına kendisini inandırmaktır.


Bu duygunun sarıp sarmaladığı uluslar kolay kolay iflah olmazlar, ve başlarını belalara sokup dururlar.

İsrail’in şu an içinde bulunduğu durum budur.

İsrail’i yönetenler o kadar kötü yönettiler ki, dün Siyonizm’i savunan ve İsrail devletinin kuruluş aşamasında, her biri makbul birer ulusal kahraman olan, Yahudi entelektüeller, aydınlar, dünyaca tanınan yazarlar, romancılar; şimdi, İsrail için Ortadoğu’da bir gelecek olmadığını yazıp duruyorlar.

Oysa her şeye rağmen, bu dünyada herkes için bir gelecek, herkes için bir umut ve yaşanılası bir hayat var.

İsrail için de bir gelecek ve bir umut var kuşkusuz. Ama bunun için, İsrail’in Filistin topraklarında, daha İsrail kurulurken, hayata geçirdiği şiddet, işgal ve katliam politikalarıyla yüzleşmesi ve işgal sırasında olup bitenleri korkusuzca sorgulaması gerekir.

İsrail’in geleceği, kuşatılmışlık duygusundan ve geleceksizlikten kurtulması, kendi tarihiyle yüzleşmesinden geçiyor.

Kürt sorununda geldiğimiz aşama da bu değil mi zaten?

Devlet, bütün bir cumhuriyet tarihi boyunca bir saplantıya, bir iflah olmaz sendroma bir paranoyaya dönüştürdüğü Kürt kimliğiyle yüzleşiyor.

Devleti yönetenler, inkâr ve imha politikalarının yol açtığı enkazın önünde durmuş kara kara düşünüyor şimdi..

Bir enkaz ki, anlatmaya yürek dayanmaz!

Milli Güvenlik Kurulu’nda benimsenen kararların verdiği cesaret ve taammüt sonucu işlenen binlerce cinayet, gözaltında kayıplar, yakılıp yıkılan Kürt köyleri, cezaevi katliamları, Müslüman olmayan halktan kişilerin hunharca katledilmesi..

Son Kürt isyanından geriye kalan 50 bin ölü.. 1915, 1938 ve daha başka felaketler..


Türkiye tarihiyle yüzleşerek ilerliyor, ama bir yandan da bu netameli tarihin ve inkârın yol açtığı savaş da can almaya devam ediyor.


Kürtler kendi savaşlarıyla yüzleşmek ve şiddeti sorgulamak istemiyorlar hâlâ!

Daha savaş bitmedi zamanı değil, hele bekleyin diyorlar!

Ama bir yandan da, savaşa devam etmek için olsa gerek, “tasfiye ediliyoruz, kuşatılıyoruz, Ortadoğu yeniden şekillenirken, ABD ve AB bizim tarihsel ilerleyişimizi durdurmak istiyor” demeye başladılar.

Meclise gelecek cesareti gösteremeyen Kürt vekiller, önlerine daha büyük, akıl almaz hedefler koyuyor ve devletsiz halkları NATO’ya karşı mücadeleye çağırıyorlar.

Kürt medyası, Suriye, İran ve PKK arasında kurulacak Kürt-Şii ittifakının ne kadar da elzem olduğunu gösteren yazılar yayınlıyor.

Diyarbakır’da toplanan Kürdistani Konferans’ta Kürt siyasi liderlerin verdiği mesajlar, Kürtlerin nasıl da derin bir kuşatılmışlık hissiyle dolu olduğunu gösteriyor..

Kürt siyaseti, her nasıl bir kadersizlikse ve her nedense, hep Kürtlerin aleyhine dönen bir dünyada çareyi ulusal birliği inşa etmekte görüyor.

Ulusal Birliğin önünde ise aşılması gereken engeller var tabii!.

Bu genç yaşında ne gibi ihanetlere uğramış bilmiyoruz, ama genç bir Kürt lider aynı konferansta, Kürt toplumundaki, ihanetleri hatırlattı, bu ihanetlerle mücadeleden bahsetti..

Hain kim, siyasi tercihleri, sosyolojisi hızlı bir değişim içinde bulunan bir halkın arasına dalıp kime hain diyeceğiz, kime ulusal kahraman diyeceğiz, bu genç lider, bu konuda bir şey söylemedi, ama onu da, yani hainlerin kim olduğunu da, KCK bildirileri, Botan Eyalet Meclislerinin bildirileri söylüyor zaten!

Altmış yaşıma geldim, düşünüyorum da, sivil Kürt siyasetinin yarattığı bu atmosfer içinde, 15-20’li yaşlarda ve Kürdistan’da yaşayan bir genç olsaydım, hiç tereddüt etmez dağa çıkardım!

Değerli hemşerim, Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın da atacağım kurşunun adresini bana hatırlatmasından hiç mi hiç hoşlanmazdım!


Tan, kurşunun adres soranını arıyor hâlâ!


Oysa, ‘adresi belli’ kurşuna karşı çıkmadan, yolunu daha da şaşırmış, ‘adresi belli olmayan’ kurşuna karşı çıkmanın hiç bir faydası yoktur artık.


Adresi belli kurşunlar, işgalcilere sıkılmıyor çünkü, memleket işgal altında değil!


‘Adresi belli kurşunlar’ aynı sokaklarda büyüyen, aynı okullarda okuyan, aynı dili konuşan, aynı dini paylaşan gençlerin, eğer dağlarda, sokaklarda bu kadar çok ölüp gitmeseler, nikâhları birbiriyle kıyılacak olan gençlerin bedenine saplanıp duruyor.

Adresi belli kurşunun hiçbir gerekçesi kalmadı bu ülkede.

Ne kolektif haklar, ne demokratik özerklik, ne bağımsızlık..

Bunların her birini elde etmenin yolu, adresi belli kurşunların sayısını arttırmaktan yani daha fazla polis ve daha fazla asker öldürmekten ve öldürürken misliyle ölmekten geçmiyor..


Kürt aydını ve Kürt siyasetçisi tarihe karşı sorumludur.

Adresi belli kurşunun sahibine yani PKK’ye savaşma demeyi ahlaki bulmuyoruz diye alınan kararları onaylayıp, sonra da bu kurşunlar yolunu şaşırıp, Nergis, Zeynep, Kevser ve Nurcan’ı vurduğunda, kâbustan uyanır gibi davranmanın faydası yok..

Olmadığını anlamak için bir yıl önceki Meymuniyê katliamını hatırlamak gerekiyor.

TARAF

Yorum Gönder