Kürt aydınları Ak parti - Cemaat kavgasına nasıl bakıyorlar?

04 Mart 2014 Salı 11:38

17 Aralık’ta İstanbul ve Ankara'da düzenlenen rüşvet ve yolsuzluk operasyonu ile aralarında işadamları, Belediye Başkanı, bakan çocukları gözaltına alınmıştı. Sonrasında ortalık toz duman oldu. Üslup değişti, öfkeler yükseldi. Ak parti ve cemaati birlikte savunan medya ikiye bölündü. Karşılıklı suçlamalar başladı. Cemaate paralel yapı denildi. Türkiye’yi sarsan ses kaydı ve 7000 bin dinleme iddiası ortaya çıktı. Ak parti ve cemaat’in birbirini suçlamaları derken, bugüne gelindi ve kavga gün geçtikçe derinlenleşiyor. Birçok kesim yazdı çizdi. Yapılan yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu Kürtler de yakından takip ediyor. Türk siyasetinde Öfkelerin ve hükümetlerin yükseldiği bu dönemde Gazeteci Cesim İlhan, Ak parti ve Cemaat kavgasını bazı Kürt aydınlarına sordu.

Kürt aydınları Ak parti - Cemaat kavgasına nasıl bakıyorlar?
17 Aralık’ta İstanbul ve Ankara'da düzenlenen rüşvet ve yolsuzluk operasyonu ile aralarında işadamları, Belediye Başkanı, bakan çocukları gözaltına alınmıştı. Sonrasında ortalık toz duman oldu. Üslup değişti, öfkeler yükseldi. Ak parti ve cemaati birlikte savunan medya ikiye bölündü. Karşılıklı suçlamalar başladı. Cemaate paralel yapı denildi. Türkiye’yi sarsan ses kaydı ve 7000 bin dinleme iddiası ortaya çıktı.  Ak parti ve cemaat’in birbirini suçlamaları derken, bugüne gelindi ve kavga gün geçtikçe derinlenleşiyor. Bu Yolsuzluk ve rüşvet operasyonu her kesin dilinde… Birçok kesim yazdı çizdi. Yapılan yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu Kürtler de yakından takip ediyor. Türk siyasetinde Öfkelerin ve hükümetlerin yükseldiği bu dönemde Gazeteci Cesim İlhan, Ak parti ve Cemaat kavgasını Kürt aydınlarına sordu. Daha mesafeli ve daha seviyeli konuşan Kürt aydın ve Gazetecilerin yanı sıra, Kürt partilerine yakın kişilerden görüş alındı ve birbirinden farklı cevaplar var. Ayrıca Azadi İnisiyasifi kurucu üyelerinden İrfan Burulday, Rızgari hareketinin lideri İbrahim Güçlü, Med - Zehra Cemaatinin lideri M.Sıddık Şeyhanzade ve Said Nursi’nin hem akrabası hem de talebesi olan yazar Ferzende Koçaklı’dan da görüş alındı. 

İşte cevaplar:

 
M Sıddık Şeyhanzade (Med-Zehra Cemaatinin lideri)
 
SİYASETE MÜDAHALE FİKİRLE, İKNA İLE OLMALI
 
"17 Aralık operasyonunun müsbet olduğu söylenemez. Eğer gerçekte bir yolsuzluk söz konusu ise gizli yapılmalıydı. Bu mesele bir hükümeti yıpratma meselesine dönüştürülmemeliydi . Eğer yolsuzluk varsa hükümet bunların elbette üzerine gitmeli. Siyasete müdahale fikirle, ikna ile olmalı. Seçimler hariç fiili müdahale doğru değil. Fiili müdahalenin yeri ve zemini sandıklardır."
 
"Kuvvet kanunda olmalı şahıslar kendini kanun yerine koymamali. Kurumları hareketlendiren kanunlar, kurallardir. Hakimler ve savcılar belirli bir gruba bağlı olarak hareket edemezler. Ederlerse biz ne yapacağız. O zaman herkes hakim ve savcı avına mi çıkmalı. Kanun önünde herkes eşittir. Bağımsız olan kanunlardır. Kanunu uygulayanlar tarafsız olmalı... "
 
Evvel ahir tavsiyem itidalidem tesanüdü muhafazadır. Harici düşmanlara karşı İttihat etmektir. Fethullah Gülen grubu, geçmişte kendine düşmanlik edenlere dostane ilişkiler gelistirirken ne yazıkki kendine fikren ve zikren en yakın olan bir harekete veya partiye düşmanca bir tavır göstermiş olması düşündürücüdür.. "
 
İbrahim Güçlü (Yazar)
 
AK PARTİ , GÜLEN HAREKETİNİ KENDİ ÖNÜNDE BİR ENGEL OLARAK GÖRÜYOR
 
Ak Parti'nin iktidar olmasından en yakın ve güçlü müttefiklerinden biri Gülen Hareketi idi. Ak Parti, Sol liberaller ve demokratlar tarafından da desteklenmişti. AK Parti Hükümeti yeni bir sistem ve devlet yapılandırması konusunda, bir dönem sonra barutunu tüketti.Otoriter ve tek parti yapılanmasına yönelmeye başladı. Bu trajedi ve kader, 1950'den sonra halkın geniş kesimlerinin ve hatta Kürtlerin önemli bitr kesiminin de desteğini kazanan tüm muhafazakarların kaderi ve trajedisi olmuştu. Bu nedenle AK Parti Hükümeti, belli bir aşamada Sol Liberalleri ve demokratları kendi otoriter sisteminin yapılandırılması önünde bir engel ve kambur gördüğü için, onları dışladı. Gezi Hareketi tam anlamıyla bir kırılma oldu.
 
AK Parti Hükümeti, devleti kendileştirmek isteğinin önünde gördüğü engellerden biri de, anlaşılan Gülen Hareketi idi. Ayrıca AK Parti içindeki Kemalist Devlet uzantıları istedikleri planı uygulamak için Gülen Hareketini de kendilerini için tehlike görüyorlardı.
 
Bu nedenle Ak parti hükümeti, hem Gülen cemaatini de tasfiye etmek ve hem kendi otoriter devletini yapılandırmak için harekete geçti. Devleti tam anlamıyla Ak partilileştiren yasalar çıkarmaya başladı. "yolsuzluk ve rüşvet soruşturması" da buna gerekçe oldu.
 
İbrahim SEDİYANİ (Gazeteci-Yazar):
 
KÜRTLER KENDİ ÇIKARLARINI DÜŞÜNEREK HAREKET ETMELİDİRLER
 
 “17 Aralık’tan beri aynı şeyi söylüyorum ve duruşumu hiç değiştirmedim: Kirli itifaklara ve tezgâhlara da, rüşvet ve yolsuzluğa da HAYIR! Benim için önemli olan partiler, cemaatler ve kurumlar değil, inandığım değerler ve sahip olduğum ilkelerdir. Tarafımı net olarak belli etmişim: Kirli ittifaklar ve tezgâhlar karşısında hükûmetin yanında, rüşvet ve yolsuzluk konusunda hükûmetin karşısındayım.
 
Dolayısıyla, ne kimse kirli ittifakları ve tezgâhları bahane ederek bizden rüşvet ve yolsuzluklara göz yummamızı beklemeli, ne de kimse rüşvet ve yolsuzlukları bahane ederek bizi kirli ittifaklarına ve tezgâhlarına alet etmeye çalışmalı.
 
Kürtler’in bu noktada çok uyanık ve zinde olması gerekiyor. Kimsenin kuyruğuna takılmaya gerek yok ama kimsenin tezgâhına düşmeye de gerek yok. Kürtler kendi çıkarlarını düşünerek hareket etmelidirler. Dünyada herkes böyle davranıyor.
 
Kürtler’e hep şunu söylüyorum: Sizler AK Parti Hükûmeti’nin yanlışlarına karşı olabilirsiniz. Fakat onu devirmek isteyenlar, “yanlışlarına” değil, “doğrularına” karşı oldukları için hükûmeti devirmek istiyorlar.”
 
Ferzende Koçaklı (Yazar - Said Nursi akrabası ve talebesi)
 
SAİD KÜRDİ’NİN ÜZERİNDEN SİYASET YAPMASINLAR
 
Ak parti ile Gülen cemaati arasında yaşanan kavga tamamen çıkar üzerine yapılıyor. ikisinin rızai ilahi yoktur. İkİsinde de ihlas yoktur. Hele Gülen cemaatinde hiçbir zaman ihlas olmadı zaten. Daha önce söylemiştim. İkisinin arasında yaşanan kavga milleti ve devleti düşünme davası değildir. Başbakan kendisi demişti “Cemaat ne istediyse hepsini verdim”. Bu şuan anlama geliyor: Cemaat ve İktidar bu ülkede birlikte çaldılar, birlikte çırptılar sonra da bu çaldıklarını birbirinin üzerine çamur gibi attılar. Bunların insanları düşündüklerini söyleyemeyiz. Memlekete üzerine düşünülecek başka mesele mi yok?  Çıkarları uğruna birbirlerine düşüyorlar. Bu topraklarda yıllardır Türk ve Kürt çocukları öldürülüyor. O kadar inançlı ve vicdanları varsa bu sorunları çözmeye kalsınlar. Ayrıca, Biz yıllardır Risaleyi Nur tahrif edilmiş diyoruz neden o zaman bizim söylediklerimizi doğru bulmuyorlardı da şimdi kalmışlar tahrifat vardır diyorlar. Ustadımız Said Kürdinin üzerinden siyaset yapmalarından da vazgeçsinler. Ayıptır, yazıktır, günahtır.
 
Hasan Sabaz (Gazeteci-Yazar):
 
HÜKÜMETİN KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜNE GÜLEN GRUBU “TERÖRE TAVİZ” OLARAK İSİMLENDİRİLDİ
 
Ak Parti ile Gülen grubu arasındaki kavganın sadece iktidarın nimetlerinden daha fazla faydalanma kavgası olduğunu düşünmüyorum.
 
Yolsuzluk iddiaları tümüyle boş değil; ama inanıyorum ki, eğer Gülen grubu isterse CHP ile ilgili çok sayıda skandal belge ortaya koyabilir.
 
Meselenin hem ülke içinde hem de dışındaki siyasi gelişme ve çekişmelerle alakası var.
 
Bir defa dünya görüşü anlamında aynı yerde değiller. Ak Partinin Osmanlıcı siyaseti ile Gülen grubunun küresel güçlerin eksenindeki siyaseti örtüşmüyor.
 
Ülke içinde hükümetin Kürt sorununun çözümüne yönelik siyaseti, Gülen grubu tarafından “teröre taviz” olarak isimlendirildi.
 
Hükümetin İsrail ile ilişkilerinin bozulması ise Gülen grubunun bir türlü hazmedemediği bir durumdu.
 
Behmen Doğu (Gazeteci – Yazar):
 
AK PARTİ-CEMAAT KAVGASI BİR İSTİKLAL SAVAŞI DEĞİLDİR
 
Askeri, Kemalist vesayet(ler)in bitirilmesinde yıllarca işbirliği yapan AK Parti ve Cemaat’in bugünkü kavgası son yılların en önemli hadiselerinden biri. Öyle anlaşılıyor ki bu kavga kısa sürede bitmeyecek. AK Parti’yi tüm seçimlerde destekleyen, referandumda mümkün olsa ölüleri sandığa getirmek isteyen Cemaat, hükümetle yaşadığı Oslo, MİT, KCK ve Dershane fikir ayrılıklarını/kırılmalarını 17 Aralık’la zirveye taşıdı. 17 Aralık operasyonunu beklemeyen hükümetin Cemaate tepkisi beklenenden çok sert oldu. Bu sertliğin dozu artacak gibi görünüyor. Hatta Cemaatin ‘’terör örgütü’’ kapsamına alınıp Fethullah Gülen’in hükümet tarafından ABD’den iade talebiyle girişim başlatacağını düşünüyorum.
 
AK Parti-Cemaat kavgası Başbakan’ın iddia ettiği gibi bir istiklal savaşı değildir. Mesele, Cemaatin iddia ettiği gibi bir yolsuzluk meselesi de değildir. Evet, bir yolsuzluk olduğu anlaşılıyor ama esas mesele yolsuzluk, hırsızların ortaya çıkarmak değildir. Güç savaşına giren aktörlerin haklı argümanları olmakla beraber-kısa vadede-tüm çekişme seçimlere yönelik bir algı operasyonu. Algı operasyonunu iki aktör de yapıyor. AK Parti, Cemaate yüklenerek seçimlerden zaferle çıkmanın hesabını yaparken Cemaat, ‘’Hükümetin defoları’’ üzerinden AK Parti’nin olabildiğince düşük oy alması için çalışma yapıyor. Başbakan tüm mitinglerinde, demeçlerinde ‘’halk bu komployu boşa çıkaracak’’ mealinde sözler sarf ediyor. Evet, halk sandıkta 17 Aralık, AK Part-Cemaat kavgasını nasıl algıladığını gösterecek, oylayacak. Ama diyelim ki AK Parti %45 oy aldı. Ne olacak bu durumda; Ak Parti bunca ciddi yolsuzluk iddiaları karşısında aklanmış mı olacak? Halkın siyaseten AK parti’yi desteklemesi BERAAT olarak algılanmamalı/algılattırılmamalıdır. Hükümete düşen en önemli görev; yargıya müdahale etmeden adil bir yargılamanın önü açmak olmalı.
 
Bu kavganın temelinde Rıza-i İlahi yok. Bu kavgada kullanılan yöntemlerin İslam’la, Kur’an ve Sünnetle açıklanabilir bir tarafı yok. Bu kavga hem taraflar, hem de Türkiye için enerji kaybıdır. Bu kavganın temelinde ‘’çıkar’’ var. Çıkar için iki taraf da zulüm boyutunda manevralar yapıyor.
 
Vahdettin İnce (Çevirmen-Yazar):
 
“YOLSUZLUK VE RÜŞVET” SÖYLEMİ ÇÖZÜM SÜRECİNİ YIKMAYA YÖNELİKTİR
 
Osla görüşmelerinin sızdırılmasından sonra gezi olayları ve en son 17 Aralık süreci gibi bütün gelişmeler benim kanaatime göre çözüm sürecini sonuçsuz bırakmaya ve mümkünse silahlı Kürt muhalefetini yeniden çatışma sürecine çekmeye yöneliktir. Gezi olaylarında bayraklaştırılan çevre duyarlılığı ve en son 17 Aralık sürecinde gündeme sürülen “yolsuzluk ve rüşvet” söylemi çözüm sürecini yıkmaya yönelik araçlar olarak kullanılıyor. Bunların hiçbiri bizzat kendileri için gündemde değildirler. Tam tersine araçsallaştırılıyorlar. 30 yıldır Kürt coğrafyasında yok edilmedik orman bırakılmadığı halde en ufak bir tepki göstermeyen sözüm ona çevrecilerin samimiyetine inanmamızı kimse beklememelidir. Döneminde Türkiye tarihinin gelmiş geçmiş en büyük yolsuzluklarının yapıldığı Ecevit için şefaat temennisinde bulunan, siyasete girdiği günden beri ülkenin bütün değerlerini istismar eden ve aile çevresinin yolsuzlukları ayyuka çıkan Demirel’i “söz sultanı” diye taltif edebilen bir yapının bugün yolsuzlukları kullanarak çözüm sürecini başlatan hükümeti devirmeye yönelik çabaları hiçbir zaman bir erdem muhalefeti olarak değerlendirilemez.
 
Kürtler en az PKK ile sürdürülen 30 yıllık savaş kadar kirli olan bu savaşta cephenin önüne sürülme çabalarını boşa çıkararak artık “alavere dalavere Kürt Memed nöbete” anlayışını tarihin çöplüğüne gönderdiler.
 
Hükümet Kürt-Türk barışını İslami temeller esasında yeniden kurma çabasındadır. Karanlık güçler ise tekrar iktidar devşirebilmek için kardeşliği bozma çabasını sürdürmektedirler.
 
Yakup Aslan (Yazar- Van Mazlum- Der şube başkanı):
 
CEMAAT ÇALIŞMALAR YAPTIĞI ZAMAN HÜKÜMET NEDEN İTİRAZ ETMİYORDU?
 
Fetullah Gülen hareketi uzun bir zamandan beridir Türkiye’nin gündemine sık sık gelen bir çalışma grubudur. Abant Platformu, dershaneler, özel okullar ve sahip olduğu medyasıyla dengelerde önemli bir yer aldığı söylenebilir. Bunların da ötesinde Kürdistan’da özellikle son 30 yıldır sıcak savaş döneminde “Cemaat” ismiyle varlık sergileyen Fethullah Gülen grubu, bütün yoğunluğunu doğuya kaydırdı ve Hüseyin Gülerce gibi bazı yazarların üzerinden yaptıkları açıklamalarla çalışmaların bir proje olduğunu ve Kürt çocuklarını dönüştürmek, onları dağa çıkmaktan kurtarmak üzere çalıştıklarını duyurdular. Bu dönemde ortaklık olduğu için kimsenin sesi çıkmıyordu. Sonrasında Mavi Marmara konusunda yaptığı açıklamalardan, gelişmelerin aslında arka planının olduğunu da kimse dillendiremedi ve bugün 7 bin kişinin dinlenmesine ait bilgilerin aslında İsrail’e servis edilebileceği düşüncesi de kimseye inandırıcı gelmedi. Eğitimin bütçesinin önemli bir kısmı, SODES projeleri, fonlar, kilit noktadaki makamlar hep onların denetimine sunuluyordu. Sadece okuma salonlarının yüzde 55’inin devlet tarafından karşılanması, o kesimin cazip hale getirilmesi için devlet eğitiminin seviyesizleşeceği anlamını da içermektedir. Seviye düştüğü zaman da çocuklarının eğitiminde hassas olan ailelerin, çocuklarının hakkından kesip, dershanelere yatırmalarıyla sonuçlanıyordu. Cemaatin, ellerinde bulundurdukları medya ile ve yaptıkları eğitim çalışmalarıyla algı mühendisliğini en iyi şekilde yürüttüklerinden kuşku yok. Peki, bu çalışmaları yaptıklarında neden ne hükümet ve ne de bugün itiraz edenlerin sesi çıkmıyordu. Şu anda çıkan gürültünün, ortaya çıkan skandal kaset ve dinleme kayıtlarının cemaat ile iktidar arasında bozulan ortaklıkla ilintili olmadığını düşünüyorum. İleri teknoloji ile kaydedilen dinleme kayıtlarının İsrail’e servis edildiği söylentileri, aslında operasyonun kimler tarafından yapıldığı konusunda yeterli bilgiyi vermektedir. Öte yandan her on yıldan sonra inşa edilen yumuşama sürecinin bitmiş olduğu sinyali verilircesine, hükümet adeta şimdiye kadar göz yumulan hatalarından dolayı hırpalanıyor görünümü de veriliyor.
 
Sevgi Çelik MORAY (Aktivist):
 

MAVİ MARMARA VE İSRAİL KONUSUNDA AKP VE CEMAAT AYRI DÜŞTÜLER
 
Bu kavga gerçekte, AKP ve onun uluslararası alandaki destekçileriyle, onun iktidarından rahatsız olan iç muhalefet ve bu muhalefetin dışarıdaki destekçilerinin kavgasıdır.
 
Tamda bu süreçte, özellikle Mavi Marmara olayıyla başlayan uluslararası gerginlik, kimi çevrelerle AKP iktidarı arasında ilan edilmeyen bir savaşa dönüştü. AKP’nin Suriye ve İran politikası bu gerginliğin sınırlarını genişlettiği gibi, taraflarını da çok çeşitlendirdi. Türkiye’deki muhalefet uzunca bir süredir AKP’yi zayıflatacak her girişimin yanında ve içinde bulunurken AKP’de içerideki desteğini ve dışarıdaki görece prestijini tahkim etmek için daha net bir tutum izlemeye başladı. Bu sürecin içerideki politikaya yansımaları Mavi Marmara olayıyla su yüzüne çıktı. Mavi Marmara ve İsrail konusunda AKP ve Cemaat çok açık biçimde ayrı düştüler. ABD çok global düşündüğü devletler arası ilişkiler nedeniyle bu süreci soğutmak, hem Türkiye hem de İsrail nezdinde yeni sorunların oluşmaması için çaba sarf etti. Bu durum, kimi rahatsızlıklarına rağmen ABD’nin resmi politikası olarak sürdü. Diğer yandan özellikle başını Almanya’nın çektiği Batı Bloğu Türkiye’nin içine girdiği bu sancılı süreci kullanmaya, iktidarı değiştirecek hamlelere destek verdi. Bana göre ABD de bulunan kimi güç odakları, Batı Bloğu, İsrail AKP’nin iktidarını bölgesel denklemler için tehlikeli buluyordu. Buna Suriye nedeniyle İran’la olan ilişkilerin bozulması da eklenince AKP iktidarı ciddi anlamda yalnızlaştı. Adım adım yalnızlaştırılan AKP’ye karşı daha kolay ve sistematik hamleler yapma fırsatını doğurdu. Cemaat bu süreçte yerini AKP karşıtı cephenin yanında görerek bunu ilan etti. Bundan bir süre sonra içeri de güç savaşı başladı. Dershaneler, Hakan Fidan olayı, sürek avına dönüşen operasyonların hemen hepsi içerideki iktidar mücadelesinin yeni halkaları olarak ortaya çıktı. Buna karşı AKP Kürt sorununda yeni bir inisiyatif alarak içerideki pozisyonunu sağlamlaştırmaya çalıştı. En azında asker ölümlerinin kullanılmasına fırsat vermemek için önemli bir adım attı.
 
İrfan Burulday (Yazar)
 
KÜRD SİYASAL AKLI, AKP Mİ, CEMAAT Mİ GİBİ BİR SORULARI GÜNDEMİNE ALMAMALIDIR
 
AKP ile Cemaat arasında yaşanan gerilimi rejimin niteliği ve ideolojisi ekseninde bir çatışma olarak görmek kanaatimce yanlıştır. Burada aslolan şey, devletin kendini yeniden revize etmesi ve yükselen Kürdistan mücadelesini üniter-tekçi siyasal yapısına uygun bir bölünmezlik paradigması içinde yeniden yapılandırmaya çalışmasıdır. Dolayısıyla bu çatışmayı AKP ile Cemaat’in Kürdistan meselesiyle sınırlı tutmak yanlıştır. Her iki tarafında yegâne amacı iktidarın paylaşımı gibi görünse de, bana göre bunun periferisinde yatan en önemli neden, sistemin eski kalıntılarından kurtulmak istemesidir. Kuşkusuz bu kalıntıların tartışılması istemeden de olsa, Kürdistan meselesine yeni bir boyut kazandırmakta ve onu uluslar arası arenada yeniden gündeme getirmektedir. Gerek Ortadoğu’da yaşanan gerilim ve gerekse de Türk devletinin dış politikada yeni stratejisi, bu meselenin çözümüne yönelik köklü bir adımın atılmasını gerektirmektedir. Kürdistan meselesinin çözülmeden, devletin Ortadoğu’da etkin bir siyaset izleyemeyeceği ve Kürdistan’ın doğal kaynaklarını kullanamayacağı algısı gün geçtikçe daha da güçlenmektedir. Kürdler bu çatışmada taraf olmamalı ve kendi ulusal-milli çıkarlarına odaklı bir siyaset izlemeliler. AKP mi, Cemaat mi gibi bir sorunun anlamsızlığı gün gibi aşikârdır ve Kürd siyasal aklı böyle bir soruyu gündemine almamalıdır. Dolayısıyla “Türkiye nasıl kurtulur veya devlet nasıl kurtulur? Gibi bir sorunun hatibi ve muhatabı olmamalılar. Devletin sahipleri arasındaki bu çatışma tarihsel argümanlara sahiptir ve nitekim benzeri çatışmaların izini Osmanlı’nın dağılma ve Türk devletinin kurulduğu dönemlerde de görebiliriz. Bu bir tuzaktır ve Kürdler bu tuzağın tarafgirliliğini yapmamalılar.
 
Hamid Omerî (Yazar):
 
BİRİ DEVLETİN İÇ İŞLEYİŞİNDEKİ HER KADEMEYE DİĞERİ SİVİL HAYATIN HER AŞAMASINA MÜDAHALE ETME ARZUSUNDA
 
Her iki yapının (Hükümet/Başbakan-Cemaat/Gülen) kendi pozisyonlarının ve normlarının dışına çıkmasından sudur eden bir sorundur son günlerde konuşulan. Her ne kadar mesele dönüp dolaşıp dershane olayına bağlanıyorsa da aslında asıl mesele sivil bir yapı olduğu ısrarından vazgeçmeyen ”Hizmet-Cemaatin” gerektiğinden fazla siyasi davranması ve siyasi bir yapı olarak herkese eşit mesafede olduğunu iddia eden iktidarın da gerektiğinden fazla sivil davranma aruzundan kaynaklanıyor. Biri devletin iç işleyişindeki her kademeye diğeri sivil hayatın her aşamasına müdahale etme arzusunda. Tespit ettiğimiz bu arzu kendini farklı boyutlarda biçimlendiriyor ve fiiliyata döküyor.
 
Cemaat son günlerdeki tavrı ile İktidarın dershanelere dönük uygulamasını Cumhuriyet döneminde medrese ve zaviyelerin kapatılması ile eşdeğer görüyor ve bu yönüyle de tepkisini her alanda oldukça sert gösteriyor. Cemaat, kurulduğu günden beri lokomotif gücü olan dershaneleri kaybetmekle karşı karşıya. Bunun yerine koyacağı başka bir alternatifi olmadığı için de kırılmayı oldukça derin yaşıyor. Ancak Cemaat, bakan belirleme ve bakan gönderme, kadrolaşma noktasındaki ısrar ve sertliğini devletin çok farklı ve derin noktalarına taşıdığında (MİT Meselesi) sivil duruşunun çok ötesine geçtiğinin hesabını iyi yapmadı. Pek muhtemeldir ki bugün kendisini yeterinden fazla güçlü görmenin bedelini ödemekle karşı karşıya. Aynı şekilde iktidar da cemaat kadroları kadar 'hizmet ehli' olmayan kendisinin ve tabanının gücünü ilelebet sanma sanrısı ile karşı karşıya.
 
M Ali Erdoğan (Gazeteci):
 
ŞEFFAFLIĞIN OLMADIĞI BİR ALANDA ADALET İŞLEYEMEZ
 
Hükümetle cemaat arasında cereyan eden münazaayı ele aldığımızda öncelikle cemaattin şeffaflıktan yoksun olması siyasal alandaki hamlelerinin meşruiyet mekanizmasından uzak olmasına neden oluyor. Şeffaflığın olmadığı bir alanda adalet işleyemez, haklı açığa çıkamaz. Sosyal ve siyasal örgütlenmelerde şeffaflığın olmaması güven sorunu doğurur. Cemaat sosyal, siyasal alanlarda var olmak istiyorsa bunun yolu bellidir. Son yıllarda emniyet ve yargıdaki ileyişten şikayet eden ferd ve grupların çokluğu şefaflıktan yoksunluğun bir göstergesi olsa gerek. İslam hukukunda hakikat ve maslahat diye iki önemli kavram vardır. Türkiye siyasetinde hakikatten söz edilmesi pek mümkün olmayacağı için maslahat perspektifinden değerlendirmelerde bulunabilir. Bu açıdan Rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık perspektifinden meseleyi değerlendirmek hakikat olmadığı gibi maslahatla da alakası yoktur. Zaten rüşvet ve yolsuzluğun sadece savaş enstrümanı olarak kullanıldığı açıktır. Meseleye Kürdî cenahtan baktığımızda hükümetin Irak Kürdistanıyla ilişkileri, devam eden bir çözüm süreci; iktidar partisini Kürtlerin müttefiği pozisyonuna yerleştiriyor. Bu durumda Ak Parti hükümeti Kürtlerin maslahatınadır.
 
Mesut Yeğen (Akademisyen ve Kürt Tarihi Dergisi Genel Yayın yönetmeni):
 
AK PARTİ VE CEMAATİN, KÜRT MESELESİNDEKİ POZİSYONLARI FARKLIDIR
 
Ak Parti ve Cemaat arasındaki çatışma, siyasi-ideolojik bir mahiyeti olmakla beraber, esas olarak kimin hükümran olacağına dair bir çatışma. Tarafların her ikisi de ithamlarında haklı görünüyor. Ortada hem yolsuzluğa bulaşmış bir hükümet ama hem de devlete yerleşmiş ve seçilmiş bir hükümeti gayri meşru yollarla devirmek isteyen bir şebeke var.  Bu durumda demokrasiden yana olanların hem yolsuzlukların hesabını sorması hem de söz konusu şebekenin tasfiyesini talep etmesi gerekiyor. Tarafların, Kürt meselesindeki pozisyonlarında ise önemli bir farklılık var. Hükümet PKK’yle müzakere üzerinden bir çözüm siyasetini başlatmışken, söz konusu şebeke  Kürt siyasetinin cari temsilcilerinin tasfiyesini öneriyor. Bu itibarla çözüm sürecinde ayak sürüyen, zamana oynayan hükümet bir yanda, Kürt siyasetine husumet içerisindeki şebeke diğer yanda duruyor. Bu da Kürt siyaseti de haklı olarak hükümetin yanında durmamakla beraber cemaatin karşısında duruyor.
 
Ceng Sagnic (Moshe Dayan Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü, Tel Aviv):
 
AKP-CEMAAT ARASINDA YAŞANAN KAVGA, BİRÇOK DEĞİŞİME SEBEP OLACAKTIR
 
Türkiye’de süre giden AKP-Gülen Cemaati çatışması Türkiye’nin hem iç siyasetinde hem de bölgesel denklemlerdeki rolünde bir çok şeyi değiştirebilmesi muhtemel görünen bir siyasi kriz. Lakin bu krizin değiştiremeyeceklerinin başında Türkiye için bir sorundan öte müzakere/pazarlık ortağı konumuna erişmiş Kürt hareketinin pazarlık gücü olduğu kanaatindeyim. Kürtlerin Türk siyasetiyle pazarlık güçlerini belirleyen faktör bu siyasetin yaşadığı iç krizler olmadığı gibi bu krizler neticesinde ortaya çıkması muhtemel değişiklerden etkilenmeyecek kadar da uluslararasılaşmış bir konumda. Bu pencereden bakıldığında ben özellikle Kürt entelektüeller arasındaki yaygın kanının tersine Türk iç siyasetindeki krizlerin Kürt hareketinin halen sürdürdüğü müzakere sürecinde kesin dönüşlere yol açmayacağını düşünüyorum. 

7SABAH Özel/ Cesîm Îlhan-î

Yorum Gönder