Kürt meselesini derinleştirmek (Analiz)

24 Temmuz 2012 Salı 14:41

Medya, Başbakan'ın eften püften kongre konuşmalarına saatler ayırıyor ama iktidarın görmekten hoşlanmayacağını düşündüğü olaylara gözünü kapatıyor... Dicle Üniversitesinde akademisyen Vahap Çoşkun'un 'Kürt meselesini derinleştirmek' başlıklı yazısı...

Kürt meselesini derinleştirmek (Analiz)

Kişisel olarak Diyarbakır da adeta işgal edilmiş bir kent havası hissettim.

Radikal ’de bir fotoğraf: Sinirden tel tel gerilmiş bir yüz ifadesi ve elinde otomatik silahı ile bir polis, kitlenin üzerine yürümeye ve bir kişiyi gözaltına almaya çalışıyor. Emine Ayna, polisin önüne atılmış, olası bir gözaltını durdurmaya uğraşıyor. Milletvekili ile polisin arasında, her an patlamaya hazır bir silah duruyor. ( Radikal , 15.07.2012)

Bir başka fotoğraf: Pervin Buldan’ın kana bulanmış mosmor bacağını görüyoruz. Bacağına isabet eden gaz bombası Buldan’ın ayağında kırıkların oluşmasına sebep olmuş. Daha önce bir benzeri Batman ’da Ayla Akat’ın başına gelenler, Buldan’ı Diyarbakır ’da yakaladı. ( Radikal , 16.07.2012)

Ve bir video: Selahattin Demirtaş , yanında diğer milletvekilleri İstasyon Meydanı’na girmeye çalışıyor. Polis, etten bir duvar örmüş, grubu meydana sokmuyor. Gaz bombaları atılıyor, bir polis Ertuğrul Kürkçü’yü itekliyor, ortam karışıyor. Grup tazyikli suyla püskürtülmeye çalışılıyor. “İleri demokrasi” masallarının anlatıldığı bir ülkede, bir partinin genel başkanı şehrin ortasında, sırılsıklam bir şekilde gaz bombasına ve polisin aşağılamalarına maruz bırakılıyor. (http://bianet.org/bianet/toplum/139714-diyarbakirda-direnis-mitingine-gazli-coplu-mudahale)

Tüm bu karelerde öne çıkan öğe, çeşitli şekilleriyle, silah. Ve bu kareler, Kürt meselesinde hükümetin mevcut pozisyonunu çok iyi yansıtıyor. İdari ve adli bürokrasiyi de arkasına alan hükümet, Kürt meselesinde silahın gücünü esas alan bir yolu takip ediyor. Siyasi talepleri bu gücü kullanarak yasaklıyor, siyasi faaliyetleri de peşinen “suçlu” ilan ediyor ve bir bütün olarak siyaseti rayından çıkarıyor.

“İşgal” edilmiş kent

Geçen Cumartesi günü Diyarbakır ’da yaşananlar bunun kanıtı gibiydi. Fiili bir “sıkıyönetim hali” vardı Diyarbakır ’da. Kentin bütün noktaları polis tarafından tutulmuştu. İnsanların biraraya gelmelerine ve parklarda birlikte oturmalarına izin verilmiyordu. İstasyon Meydanı’na giden tüm yollar kapatılmıştı. Devlet, miting yapmak isteyenlerin üzerine copla, tazyikli suyla ve gaz bombalarıyla saldırdı. Milletvekilleri ve belediye başkanları da bu saldırganlıktan nasiplerini aldılar elbette: Pervin Buldan’ın ayağı kırıldı, Ayla Akat gözünden yaralandı, Osman Baydemir fenalaşarak hastaneye kaldırıldı, diğer milletvekilleri polislerin sözlü ve fiili saldırılarına uğradı.

Şehrin havası ağırdı. Medya, Başbakan’ın eften püften kongre konuşmalarına saatler ayırıyor ve iktidarın görmekten hoşlanmayacağını düşündüğü olaylara gözünü kapatıyor, bunları halka gerektiği gibi aktarmıyor. Bu nedenle ülkenin diğer bölgelerinde yaşayanlar, bu ağır havayı hissetmemiş olabilirler. Ama kişisel olarak ben Diyarbakır ’da adeta “işgal edilmiş bir kent” havasını hissettim ve bu havayı solumak yüreğimin daralmasına neden oldu.

KCK mi BDP mi?

Peki, tüm bunların sebebi ne? Demokratik açılım günlerinden 1990’ları anımsatan görüntülere nasıl gelindi? Birçok sebep sıralanabilir bunun için ama “KCK Operasyonları” adı altında yürütülen operasyonların demokratik ortamı zehirlemede çok önemli bir payı olduğunu düşünüyorum.

“KCK Operasyonları”, gerçeği örten bir örtü işlevi görüyor. Aslında devlet bir “BDP Operasyonu” yürütüyor. Bu, bir siyasi operasyon ve amacı BDP ’yi sindirmek. Bu amaçla BDP ’ye iki şekilde yönelme söz konusu: Bir taraftan doğrudan BDP ’li olanlar içeri alınıyor. BDP ’nin merkez ve yerel teşkilatında çalışanların, milletvekilleri, belediye başkanları, il ve belediye meclis üyeleri vb. çeşitli gerekçeler üretilerek hapishanelere gönderiliyor. Diğer taraftan ise BDP ’ye yakın duranlar ve bu partiye destek verenler tutuklanıyor. Böylelikle hem BDP ’lilere, hem de bir şekilde BDP ’nin yanında yöresinde duranlara açık bir tehdit mesajı gönderiliyor: “Bu partiye yanaşmayın, yoksa kendinizi kodeste bulursunuz.”

Bunu, “postmodern bir parti kapatma süreci” olarak yorumluyorum. Parti hukuken açık tutuluyor, böylelikle demokrasi görünürde kurtarılıyor ama kolunu kanadını kırarak BDP ’nin çalışması fiilen imkânsız kılınıyor. Buna rağmen BDP yine de bir etkinlik yapmaya çalışırsa, bu takdirde yasaklamaya başvuruluyor. Bilhassa Diyarbakır ’da BDP ’nin bir etkinlik düzenlemesine hiç tahammül yok. Demirtaş, son bir yıldır miting için yaptıkları 5 başvurunun tamamının reddedildiğini belirtiyor.

BDP ’nin Diyarbakır ’daki miting taleplerinin reddedilip geri gönderilmesinin ardında iki amaç var: İlki, Diyarbakır sembolik ve fiili değeri çok yüksek bir siyasi merkez; devlet, burada BDP ’nin etkinliklerine katılımı asgari seviyede tutmaya büyük bir önem veriyor. Valilik mitingleri yasakladığını ve yasağa uymayanların en ağır şekilde cezalandırılacağını yüksek sesle dillendirerek katılımın mümkün mertebe az olmasını sağlamaya çalışıyor. Burada gaye, hem BDP kitlesinin etkinliğini ve görünürlüğünü sınırlamak hem de devletin/ AKP ’nin BDP ’ye karşı propaganda (“Halk, BDP ’ye yüz vermiyor”) yapabileceği vasatı yaratmak.

BDP 'yi kriminalize etmek

İkincisi, BDP ’nin kriminalize edilmesi. Devlet, yasağı devamlı hale getirdiğinde BDP ’nin buna reaksiyon göstereceğini biliyor ve bunu bekliyor. Yasağa rağmen düzenlenen etkinliklere katılanlara sert müdahale ediliyor, kitle buna tepki verince bir arbede meydana geliyor. İnsanlar dövülüyor, gözaltına alınıyor ve tutuklanıyor. Temsilcileri ise aşağılayıcı bir muameleye tabi tutuluyor. Olaylardan sonra valilik/hükümet, sütten çıkmış ak kaşık pozuna bürünüyor ve iktidar yanlısı medyanın da katkısıyla yaşananlardan tamamıyla BDP ’yi sorumlu tutuyor. Kamuoyunda BDP ’nin her daim ortalığı karıştırdığı algısı yaratılıyor, ortaya çıkan kaosun hesabı BDP ’ye kesiliyor.

Böylelikle BDP bir “siyasi parti” olmaktan çıkarılıyor ve kriminal bir vakaya dönüştürülüyor. BDP ’nin bu şekilde bir “suç örgütü” olarak sunulmasının da iki işlevi bulunuyor: Biri, bu partiye karşı yapılan mevcut ve muhtemel antidemokratik uygulamaları normalleştirmesi, kabul edilebilir hale getirmesi. Diğeri ise, her yönüyle suça bulaşan bu yapıdan kimseye bir hayır gelmeyeceği belirtilerek, halka bu partiden uzak durmasının tavsiye edilmesi. Hükümet, BDP ’nin ancak kötülük/suç üreteceğini ve herhangi bir hizmete imza atamayacağını sürekli bir biçimde pompalayarak, BDP ’li seçmenlerin tercihlerini değiştirmeyi ve bu partiye yönelik siyasi desteği azaltmayı düşünüyor.

Bundan -olumlu manada- bir sonuç çıkabileceğini zannetmiyorum. Hükümet, siyasi alanı zehirleyen ve bizi özgürlükten uzaklaştıran mevcut güzergâhını takip ettiği oranda, Kürt meselesinin daha da derinleşmesi sürpriz olmayacaktır.

Vahap Çoşkun - Dicle Üni.
Radikal İki

Yorum Gönder