Seyda Süleyman Kurşun ile Karaman'ın Fetvasına Dair

22 Mayıs 2012 Salı 00:25

''Muhafazakar ve İslamcı Türk camiası tarafından İslam Hukukunda otorite olarak kabul edilen Hayrettin Karaman’ın fetvasına ilişkin, Kürdistan’da İslam Hukuku alanında İslami İlimlere vukufuyeti yönüyle ön plana çıkan, medreselerinde ilim havzasına onlarca alim kazandırmış Molla Süleyman Kurşun ile bu konuya dair bir görüşme gerçekleştirdik.'' Beroj.com sitesinden Cesim İlhan'ın röportajı...

Seyda Süleyman Kurşun ile Karaman'ın Fetvasına Dair
NEDEN Seyda Süleyman Kurşun?

Bundan bir süre önce İlahiyat Profesörü Hayrettin Karaman “Bölünmeye 
Giden Yol Kapatılmalıdır” ve ardından da “Tefrika Savunulamaz” başlıklı yazılarıyla Kürtlerin herhangi bir statüye kavuşmasının şeriatın bir hükmü olan Sedduz-Zeraiye göre haram olduğunu söyledi. Karaman, Kürtlerin herhangi bir statü talebinde bulunması, ümmetin parçalanmasına yol açacağı için caiz olmadığını ve gerekirse bunu talep edenlere karşı cezai müeyyideye başvurulabileceğini ileri sürdü. Bu görüşünü de 2010 yılında Iraklı Kürt kökenli Arap Abdulkerim Zeydan tarafından Kerkük’ün Kürdistan’a bağlanmasını engellemek için verdiği ve 2011 yılında da teyid ettiği fetvaya dayandırdı.

Hayrettin Karaman'ın bu yazısına ve fetvasını dayanak kıldığı örneklemeye ilk sert eleştiriler, Müslüman Kürt yazarlardan geldi. Mihemed Jiyan, Yavuz Delal, Veysel Yenigül, Yakup Aslan, Müfid Yüksel ve ufkumuz.com yazarları buna dönük sert eleştirilerde bulundular.

Merkez Türk medyası bu konuyu hiç gündemine almazken, İslamcı Türk medyasından ise bazı yazarlar tepki gösterdi, ancak İslamcı Kürtlerin tepkilerini ve eleştirilerini hiç dikkate almadan ve yok kabul eden bir yaklaşımla konuyu ele aldılar.

Hayrettin Karaman, daha sonra yayınladığı üç yazısıyla da söz konusu fetvasını savunan ve gerekçelendiren açıklamalarda bulundu.

İslamcı Türk camia tarafından İslam Hukukunda otorite olarak kabul edilen Hayrettin  Karaman’ın bu fetvasına ilişkin, Kürdistan’da İslam Hukuku alanında İslami İlimlere vukufuyeti yönüyle ön plana çıkan, medreselerinde Kürdistan ilim havzasına onlarca alim yetiştirmiş Molla Süleyman Kurşun ile bu konuya dair bir görüşme gerçekleştirdik.

-Seyda, biliyorsunuz bundan bir süre önce Hayrettin Karaman “Bölünmeye Giden Yol Kapatılmalıdır” şeklinde bir yazı yazdı ve Kürtlerin statü taleplerini haram ilan etti. İslam Hukukuna hakim Kürdistanlı bir İslam alimi olmanız hasebiyle, bu konuda sizin görüşlerinizi almak istiyoruz.

SEYDA SÜLEYMAN KURŞUN: Bismillahirrahmanirrahim. Bilindiği gibi beşeri tarihin başlangıcından bu yana insanlık iki zümreye ayrıldı. Biri müstekbir, haktanımaz, vaziyet edebildikleri diğer insanları köleleştiren, kendi maslahatı gereği onlara her türlü eziyet baskı ve işkenceyi reva gören ve hiçbir mukaddes ilke sınırında durmayan zümredir. Bu zümre üç ayak üzerinde yaşamaktadır, bu ayakların her biri sürekli ilahi vahiyde farklı argümanlarla izah edilmektedir. Örneğin Firavunla ilgili Kasas süresinin 4. ayeti ve bunun gibi birçok ayet. Karun ile ilgili aynı Kasas suresinin 76. Ayetinden 84. Ayetine kadar olan kısım. Bel’am ile ilgili El-Bakara 159, 160, 174, 175. Ali İmran 77, 78. ayetleri. Ne var ki Cenabı Allah Firavun’u ve Karun’u değil belki Bel’am kıyafetli olanları A’raf sûresinin 175,176. Ayetlerinde köpeğe benzetmesi ve Cum’a suresinin 5. Ayetinde merkeb’e benzetmesi çok dikkat çekicidir. Zira onun tahrip gücü diğer iki arkadaşınınkinden çok daha fazladır. Diğer ikinci zümre ise haktan yana, Mevlasına karşı kulluk vazifesini gereği gibi ifaa etmek isteyen hürriyet ve adalet aşığı ezilip her türlü haktan mahrum bırakılanlardır. Cenabı Allah semavi kitaplarda durumlarını muhtelif tabirlerle dillendirip onlara kurtuluş çaresini göstermektedir. Örneğin A’raf suresinin 137. ayeti. Kasas sûresinin 5.ve 6. ayetleri. Yani Cenabı Allah burada bu mazlumların kurtuluşunu arzu edip onları bu yola teşvik etmektedir.  Ben, zalim sistemin nimetleri ile büyüyüp devşirilen iki kalemşör ile uğraşacak kadar vaktimi israf etmem. İkisine de hidayete gelme ve Kürtlerden özür dileme yolunu açık bırakmak istiyorum. Benim hitabım müstekbir çevre ve işbirlikçilerine yöneliktir. Başından beri bunun böyle anlaşılmasını istiyorum. Kürtler uzaktan bir aydınlık gördüklerinde hemen bu gibi “fetvalar” devreye sokuldu. Biz şu ana kadar bu fetvaların merci’ilerinin kim olduğunun ve neden verildiğini bildiğimiz için önemsemedik ve nazarı itibara almadık. Ancak bu demegojik “fetvaların” Kürdistan gençlerini korkunç bir şekilde negatif olarak duygulandırdığını ve hak dine karşı alerjilerini yükselttiğini gördük. Biz de hak dini ortadan kaldırmak için icat edilen bu batıl dine karşı bir muvahhide yaraşır şekilde bir duruş sergilemezsek, gerek Allah katında gerekse insanlık nezdinde mahcup kalırız. Dolayısıyla bu gibi “fetvaları” birden ele alıp hakkındaki şer’i hükmü ifade etmemiz zorunlu hale geldi.

Ben  sürekli olarak şunu söylüyorum: Ya Kürt milletinin insanlığını tartışın ya da Kürt milletinin insanlığını tartışmıyorsanız ve onu da dünyadaki her millet gibi insan cinsinden kabul ediyorsanız; dünyadaki milletler hangi haklarsa sahip ise, Kürtler de bir millet olmanın getirdiği haklara sahiptir. Bununla ilgili bir tartışma olamaz herhalde. Bu Kur’an vahyinde de böyledir, fıtratta da böyledir, tarih ilminde de böyledir, fizik ilminde de böyledir. Yani Allah yeryüzünün kanunlarını koyduğu zaman, hiçbir millete bir ayrıcalık tanımamış ve herhangi bir milleti bundan istisna etmemiştir.  Bu her yönden böyledir, bütün insanları eşit yaratmıştır. Kimseyi üstün kılmadığı gibi, kimseyi alt tabaka olarak ta yaratmamıştır.

Bizim problemimiz ise, yapılan bir fetvaya cevap vermekten daha çok güçsüz olmamız ile alakalı. İyi fırsatı ve münasip ortamı yakaladığımızda bu fetvanın ne kadar anlamsız olduğunu daha iyi anlarsınız.

Bu konu uzun uzadıya, derinlemesine konuşulması ve değerlendirilmesi gereken bir konudur.   Bu “fetvalar” şer’i değil, tamamen siyasi ve Allah’tan zerre kadar korkusu olan bir kimseden südur etmesi mümkün olmayan türdendir. Dolayısıyla ne Allahın indinde makbuldür, ne alim ve bilgin insanların yanında geçerlidir ve ne de insan fıtratının kabul edebileceği bir şeydir.

-Bu konu tartışılıyor ve nasıl bir kaygıdan ve zeminden hareketle ortaya atıldığı tartışılıyor. Siz buna “İslami değil, siyasidir” diyorsunuz. Peki sizce serdedilen görüşlerin İslama dayandırılmasının nedeni ne? Yani kendi görüşü olarak açıklamamasının nedeni nedir?

SEYDA SÜLEYMAN KURŞUN: Bunun gibi bir “fetvayı” daha önce Bel’am b. Baura vermişti. O Bel’am ki; Musa aleyhisselam ve kavmi Kudüs’e girmek istediği zaman Cebabire reisi  onun yanına gitti. Bel’am o zaman büyük bir alim ve halk tarafından veli olarak görülen bir zattı.  Allah onunla ilgili diyor ki: “Eğer isteseydik onu da İsa gibi kendi katımıza yükseltirdik.”

Melik ona, mülkün yarısı benim yarısı da senin deyince, Bel’am dedi ki: “Kızlarınızı süsleyin ve Musa’nın askerlerinin içine sokun. Birisi ile yoldan çıktıkları zaman, onları yenmiş sayılırsınız. Eğer günaha girerlerse yenileceklerdir.” Bu şekilde Musa’nın askerleri onlara kandı  ve Allah taun (kolera) hastalığını Musa’nın askerlerinin üstüne saldı, askerler hasta düştü ve bu şekilde Kudüs’e giremediler.  Bu durum Davud aleyhisselam zamanına kadar böyle devam etti.  Musa’dan uzun bir müddet sonra bir ordu düzenlendi ve İsrailoğulları ancak Kudüs’e girebildi. İşte bu fetva ile İsrailoğullarının Kudüs’e girmesi engellenmiş oldu. Aynısını yahudi hahamı Ebu Amirê fasık; Umeyye ebi ibn. Salt çıkarmıştı. O haham ki Roma İmparatorluğu, Mekke Müşrikleri ve Medine Yahudilerini  Resulullah’a karşı birleştirip İslam’ı topyekün ortadan kaldırmaya çalıştı. İşte bu onun “fetvasıdır”,  bu din aliminin fetvası değildir. Bu İslam Hukukunu bilen,  hakikatı kabul eden ve Allah’ın adaletine dayanan bir alimin “fetvası” değildir.  Dolayısıyla bu gibi “fetvalar”  fetva olarak kabul edilemez.  Çünkü tarihimizde bu tür “fetva”larla Şeyh Said asılmıştır, Bediüzzaman gibi alimler bu tür “fetva”larla bir hapisten ötekine girmiş ve ömrü zindanlarda geçmiştir. Bir kaç kere zehirlenmiş ve öldürülmek istenmiştir. Seyyid Kutup ve Abdulkadir Udeh yine bu tür “fetva” ile asılmış, İmam Hüseyn böyle bir “fetva” ile Kerbela çölünde şehid edilmiş ve başı sokak sokak gezdirilmiştir. Said ibni Cübeyr bu fetva ile öldürülmüş, binlerce müslümanın ve  doğru yolda giden insanların katledilmelerinin dayanağı yine bu tür “fetvalar” olmuştur.  

-Seyda, Kürtlerin statü taleplerini ümmetin parçalanmasına yol açacağı gerekçesiyle haram sayıyorlar. Buna ilişkin ne söyleyeceksiniz?

SEYDA SÜLEYMAN KURŞUN: Ümmeti parçalayanlar Kürtler değil, şu an başta bulunan zalim sistemlerdir. Önceden Afrika, Kafkasya, Yemen, Balkanlar ve Avusturya’ya  kadar Osmanlıya bağlıydı. Herkes kopunca iyi de, bir tek Kürtler mi kopunca kötü oluyor? Bu nasıl bir adalet anlayışıdır? Biz mi ümmeti parçaladık? Biz mi ümmetin parçalanmasından sorumluyuz?Ortadoğuda ve bütün yeryüzünde oluşturulmuş ve kurulmuş devletler-yapılanmalar ilahi vahyin emri ile mi oluşturulmuştur ki parçalanması haram olsun? Bu sınırlar ve bayraklar iki kişinin kararıyla oluşturulmamış mıdır? Bu sınırları belirleyen iki kişi değil midir? Sykes-Picot planı dedikleri planın neticesinde çizilmiştir bu sınırlar. Eğer iddia ettiğiniz gibi müslüman iseniz, neden bu planı ve parsellemeyi kutsuyorsunuz?  Mesela Türkiye’nin kurulması, Türkiye Cumhuriyeti için kullandıkları “vatan” tabiri İslami bir tabir değildir. Neden? Çünkü bu devletin dışında yaşayan müslümanlar var. Bu Türklüğe göre de değil, çünkü bu toprakların dışında da yaşayan Türkler var. Bu Fransa’nın ve İngiltere’nin isteğine göre şekillenmiş bir sınırdır. Emperyalist devletler çıkarları için böyle uygun görmüş ve sınırları böyle çizmişlerdir. Bu durum neden müslümanlık iddiasında bulunan insanlar tarafından kutsanıyor ve ilahi emir gibi algılanıyor?

-Tekrar fetvaya dönecek olursak, bu fetvanın dayanağı ve gerekçesi Kur’an ve sünnette var mıdır?

SEYDA SÜLEYMAN KURŞUN:  “Hiç şüphe yok Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.”(Nisa. 58). Allah Kur’an’da adaletten bahsettiği zaman, “insanlar arasında”  “insanlar için” diyor, “müslümanlar arasında”  “müslümanlar için” demiyor.  Yani insan, insan olduğu için adaleti ve hürriyeti hak ediyor. Ey Müslümanım diye geçinenler! Ben Bu mübarek ayetin muhtevasındaki adalete dayanarak size şu çağrıda bulunuyorum:

Gelin bu sınırları kaldırın, mevcut bayrakları indirin varolan sistemleri yıkın. İslam dünyası olarak bir araya gelip hilafet makamını yeniden oluşturalım. Tevhid bayrağı altına girelim her memleketten temsilcilerin çağrılmasıyla ehlilhal vel akd denen şura meclisini kuralım. Arabistan, Türkistan, Kurdistan, İran, Pakistan, Afganistan adlı ister vilayet ister eyalet ister federasyon ister konfederasyon ve ister cumhuriyetler halinde, bu hilafet merkezine bağlanalım. Zaten Kürtler bu konuda mücehhez ve hazırdırlar. Şayet Kürtler kabul etmezlerse, sizlerle birlikte onlara karşı mücadele etmeye söz veriyorum.

Yok eğer herkes kendi halinde devletini, sınırını, bayrağını kutsayıp egemen olduğu coğrafyadan bir çakıl taşı vermeyiz diyorsa, kusura bakmayın Kürtler de bu gibi değersiz ve sahte fetvalara takılıp kalmaz ve kıyamete kadar insafa gelmenizi beklemez. Neye mâl olursa olsun başının çaresine bakacaklardır.

Basit bir matematik kuralından gidecek olursak, 2x2=4 sonucunun dışında bir sonuca varabilir miyiz? Allah Kur’an’da diyor ki: “Ey insanlar ben sizi bir erkek ve bir kadından yarattım ve sizleri tanışasınız diye ulus ulus ve kabile kabile kıldım.”Cenabı Allah burada kesin bir ifade ile herhangi bir kavmi veya kabileyi istisna etmeden her kavmin ve her kabilenin kavmi ve kabilevi statüsüne kavuşma hakkına sahip olduğunu vurgulamaktadır. Sizde bunu herkese bunu mübah sayıp yalnız haram kılıyorsunuz. Dünyadaki bütün milletler ulus olsun, ama Kürtler ulus olmasın, böyle bir şey olabilir mi yani? Allah’ın adaleti böyle bir şeyi kabul eder mi? İnsanlık duygusuna sahip hiçkimse böyle bir şeyi kabul etmez, yani gayrimüslim biri dahi bu ayeti okuduğu zaman ve anlamını bildiği zaman, izah ettiğimiz şekilde kabul edecektir. Çünkü Kürtler de tarihi, medeniyeti , dili, kültürü, örf-adeti olan ve ismi yüzyıllarca insanlık tarafından anılmış bir millettir.  Yani “Bütün milletler ulustur, ama Kürtler ulus değildir” şeklindeki bir belirlemenin ilahi adalet ve ilahi vahiy ile bir alakası düşünülemez.

Böyle bir tahrifata yeltenenler cezalarını Allah’ın katında göreceklerdir.  Allah’ın yüzlerce ayetinde ve Peygamberin yüzlerce hadisinde dikkat çekilen bir husustur bu Hakikati çarpıtmanın hükmü öyle basit değildir; Kur’an-ı Kerim’in açık ifadeleriyle hakikati bilerek çarpıtanlar, Allah’ın ve tüm mahlûkatın lanetine müstehak olur, deniliyor. Bu Allah’ın ayetinden sonra ben ne diyebilirim ki?

-Seyda, bir de Seddüz-Zerai konusu var. Hayrettin Karaman Seddüz-Zerai hükmüyle “fetva” veriyor ve Kürtlerin statü taleplerini Seddüz-Zerai kapsamında değerlendiriyor. Buna ilişkin neler söylenebilir?

SEYDA SÜLEYMAN KURŞUN:  Allah insana hitap ediyor ve diyor ki: “Kainatın yerini ve göğünü sizin emrinize amade kıldık ve hizmetinize verdik.” Yani burada vurgulanan şey, insanın başka bir varlığın veya insanın boyunduruğuna girip ona köle olması değildir. Kısaca Allah kainatı insanın emrine vermiştir. Peki bu her kes için böyledir de, sıra Kürtlere gelince mi böyle değildir? Yani böyle bir görüş kimin mantığında ve iz’anında kendine yer bulabilir?

Sedduz-Zerai’nin anlamı nedir?  Yani, şerre ve harama yol açan yolları önlemek. Olumsuzluk ve kötülüklere giden yolları kapatmak ve o vasıtaları ortadan kaldırmak. Bu konu şeriatın bir esasıdır.

Dikkatinizi çekerim! Kur’an-ı Kerimin müfessirleri ve usûlcüler diyor ki: Seddüz Zerai’nin kaynağı Hud süresinin 113. Ayetidir:Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım da göremezsiniz.” Yani, cenabı Allah “zulüm etmeyin” demiyor ancak “zulüm edenlere azıcık bile temayül etmeyin” diyor. Zira zalimlere temayül etmek ve onlarla iç içe olmak zulme götüren bir yoldur ve dolasıyla onu da kapatmak gerekir. Asıl olarak ehli-insaf kişilerin Seddüz-Zerai den söz ederken daha çok bu ayetin içeriğine odaklanmaları lazım.

Günümüzde Kürtlerin topraklarını işgal eden sistemler ve yapılar, Allah’ın şeriatını tamamıyle ortadan kaldırmış, fuhuş yuvalarını kurup yasal güvence altına almış, insanın aklını boşa çıkaran ve onları uyuşturan müesseseleri kendi elleriyle kurmuş, hırsızlığa ve mal güvenliğine karşı ceza ve yaptırımları çok basite almak suretiyle mal emniyetini yok etmiştir. Bunlar her türlü şerrin kaynağı ve her türlü kötülüğün mastarıdır. Aslında mühim olan Sedduz-Zerrai’yi uygulayarak bu şerr güçleri susturup etkisiz hale getirmek gerekir. Bunu görmezden gelmek 5 duyu organını inkar etmek kadar mukabere ve safsatadır.

Ve bu sistemlerin bazıları 85 sene ve bazıları daha az  60 sene ve bazıları 40 seneden beri devam edegelmektedir. Herzaman Kürtlere karşı kaplan kesilen işbirlikçiler bu sistemler ile ilgili bir şey söyleyememiştir. Ki bu düzenler her türlü şerre yol açan düzenlerdir. Herşeyden önemlisi Seddüz-Zerainin burda konuşulması ve uygulanması gerekir.

Laik sistemlere uşaklık etmiş, bu güne kadar onlar hakkında bir şey söylememiş ve bir fetva vermemişlerdir. Demin zikrettiğim gibi, bu sistemler bütün şerrlere yol açıyor ve bütün şerrleri uyguluyor. Allah’ın bizleri yapmaktan nehyettiği ve Şeytanın hoşnut olduğu bütün şerrler bu sistemler tarafından yapılıyor ve uygulanıyor, acaba neden bir gün çıkıp bu sistemlere karşı bir fetva vermiyorlar?

Konu Kürtler olunca; Küfür, azap ve cehennemle ilgili bütün ayetleri onlara yüklüyorlar ve onları ayetlerin altında ezmeye çalışıyorlar. Şimdi bütün dinler, gönderilen vahiyler ve peygamberlerden amaç Mekasiduşşeria diye bilinen beş esasın korunmasıdır.

1-Din ve inancın korunması,

2-Canın ve yaşamın korunması,

3-Malın korunması ve savunulması,

4-Namusun korunması,

5-Aklın korunması.

Söz konusu sistemler, bu beş temelin de korunmasını olanaksız hale getirmiş ve onları kendi elleriyle ortadan kaldırmıştır. Acaba bu beş temelin korunması her kes için olması gereken bir durum iken, söz konusu Kürtlerin dini, canı, malı, namusu ve aklı olunca mı geçersiz oluyor? Kürtlere yapılan nedir? Enfal’de 182 bin, Halepçe’de 5 bin insan ölmüş ve 20 bin insan yaralı kurtulmuş. Şu an da Halepçe’nin yarısı atılan o kimyasaldan muzdarip ve hastalıklıdır. Peki Kürtlerin canı, malı, namusu ve aklı da korunmalı değil miydi? O zaman Bel’am tipli kimseler neredeydi! Koçgiri, Zilan, Dersim, 1925 Şeyh Said Ayaklanması, Sason hadisesi, Motkan Hadisesinde katliamlar yapıldığı zaman ve Kürtlerin canı, malı, namusu ve bütün kutsal değerleri ayaklar altına alındığı zaman neden bir şey söylenmedi? Yani Kürtler hürriyet isteyince ve Allah’ın adaletinin kendileri için de tatbik edilmesini talep edince, neden Sedduz-Zerai söz konusu oluyor? Deniliyor ki, birisi sana bir haksızlık yaptığı zaman sizin de ona aynı şekilde haksızlıkla karşılık vermeniz gerekmiyor, doğru. Kürdistanın her yerinde Türk, Arap, Fars ve Ruslar tarafından dünyada eşine ve benzerine rastlanmayan trajediler gerçekleştirildi; toprakları da işgal edildi. Bu dram ve trajedilerde Kürtler soykırımdan geçirildi, mukaddesatları ayaklar altında çiğnendi ve her tülü haktan yoksun hale getirildi. Kürt ve Kürdistan kelimeleri telaffuz edilemez hale geldi. Hiçbir zaman bunca dramatik hadiselere rağmen, karşı tarafımızdan bizden katlettikleri kadarı öldürelim, topraklarımızı işgal ettikleri gibi topraklarını işgal edelim ve her kötülüğe kötülükle karşılık verelim, demediler.  Kürtlerin talepleri kısaca ve net olarak şudur: Dünya bize de bir statü versin ve bizim de insan olmaktan gelen hürriyetimizi kabul etsin. Bize hak-hukuk yönünden bir güvence verilsin ki bu gibi toplu katliamlar bir daha tekrarlanmasın. Kerkük Kürdistan’ın bir şehridir. Kerkük Kürdistanın kalbidir. Nüfusun çoğunluğunu Kürtler oluşturmaktadır. Yani Kerkük merkezi Irak hükümetine bağlandığı zaman, çok normal ve meşru bir şeydir, ama Kürdistana ilhak ettiği zaman ve Kürdistan’ın bir şehri kabul edildiği zaman bütün küfür, azap ve cehennem ayetleri bombardımanı başlıyor ve Seddüz-Zerai o zaman söz konusu oluyor.

Şimdi dünyada hiç kimsenin şahit olmadığı bu çifte standart neden Kürtlere uygulanıyor acaba? Mekasiduş-Şerianın, yani şeriatın bu beş temel unsurunun biz Kürtler için de söz konusu olması ve tatbik edilmesi gerekmez mi? Özvatanımızda yaşama hakkımız tanınsın ve bize bir statü verilsin diyorlar. Kürtler, yüzyıllardır bu topraklarda yaşıyor ve dışarıdan gelmiş değiller. Kürtler diyor ki, Orta-Asya’dan atların sırtında gelip toprağımızı işgal eden ve bizlere köle muamelesi yapanlar bizi rahat bıraksın artık. Üzerimizde uyguladıkları şerr uygulamalarını sona erdirsinler. Onlar bizden yüzbinlerce kişi öldürdüğü ve topraklarımızı işgal ettiği için, biz de onlardan milyonlarcasını öldürceğiz demiyorlar.

-Kürtler, haksızlığa haksızlıkla cevap vermek istemiyorlar. Sadece geçmişte yaşanan katliamlar tekrarlanmasın diyorlar. Bu hakikat neden görmezlikten geliniyor acaba?

SEYDA SÜLEYMAN KURŞUN: Aslına bakılırsa bu mustekbir ve işbirlikçileri Kürtlerin başından geçen bunca dramları görmezlikten gelip Seddüz Zerai’yi yalnız Kürtlerin üzerinde uygulamaları demegojiye dayanır bunu biraz açacak olursak: Demegoji diğer bir adıyla muğalata mantık biliminde şöyle tanımlanır: Biri duvarda atın resmini görür ve başka birine bu resmin kişnediğini ispat etmeye çalışır ve kıyas kurmaya başlar: Bu duvardaki attır her at kişner, dolayısıyla bu da kişner. Bu Allah’ı tanımazlar da Seddüz Zerai’yi Kürtler üzerinde verdiğimiz misalde olduğu gibi uygulamaya çalışıp hemen kıyas kurmaya yönelirler. Kötülüğe yol açan her kapı kapatılmalıdır, Kürtlerin bağımsız olmaları kötülüğe yol açar dolayısıyla bu kapı kapatılmalıdır. Aslında Seddüz Zerai’yi tanımlarken şöyle düşünmek gerekir: Bu mevcut sistemler bugünkü haliyle Kürtlerin üzerinde hegemonya kurdukları için Kürtlerin arasında her türlü drama yol açıyorlar. Dolayısıyla bu şerr güçlerin Kürtlerin üzerinden defedilip bloke edilmeli. Bakınız ben Enfal dramı ile ilgili Bağdat’ta oluşturulan mahkemeyi bir sene boyunca televizyonlardan canlı olarak izledim. Canlı şahitlerin: Erkeklerin savaş alanında kimyasal silahlar ile yok edildiğini geri kalan erkekleri kadın ve çocuklarıyla beraber, Suud ve Ürdün sınırına yakın Ragıp çölünde çok ağır şartlarda kamplarda tutulduğunu, genç erkeklerin ayrı zindanlara tıkanıp çoğunu öldürdükten sonra kuduz köpeklerinin önüne attıklarını, köpeklerin açıkça bu cesetleri parçaladığını uzun uzun belgelerle ifade ettiler. Ayrıca Saddami subayların kadın kamplarına gelip güzel Kürt kızlarını aralarından seçip gecenin geç saatlerine kadar .... muamele yaptığını müşahede ettiklerini söylediler. Ve bir çok Kürt kızını Mısırlılara sattığını bildirdiler. Mahkeme esnasında bu gibi ifadelerin mahkeme salonunu yankılandırdığı zaman mahkeme heyeti başta olmak üzere avukatlar, sanıkların bile hüngür hüngür ağladıklarını gördüm. Bütün bunlardan sonra söylenecek söz çoktur, takdiri okurlara bırakıyorum. Aslında bu konu çok uzun uzadıya konuşulması ve üzerinde durulması gereken bir konudur ve ben söz konusu “fetva”yı muhatab aldığım için bunları söylemiyorum. Ben dünyada Kürtlere karşı oluşan genel geçer bir kanaatten ve buna karşı hiçbir şey söylenmemesinden dolayı bunları söylüyorum. Benim muhatabım Kürtlere karşı kirli kampanya yürüten bütün iddia sahipleridir. Yoksa laik sistemin uşaklığını yapan ve onların istediği gibi “fetva” çıkartan bir şahıs olamaz… Bunun net olarak anlaşılmasını istiyorum.

-Şimdi seyda, bu iddia da bulunanlar da bu sınırların meşru olmadığını söylüyor. Ama yeterince parçalanan ümmetin daha fazla parçalanarak zayıf düşmemesi adına böyle bir fetvayı verdiklerini söylüyorlar.

SEYDA SÜLEYMAN KURŞUN: Şimdi ben bir köyde ilahi vahyin emirlerini getirip o köyü müstakil bir yapı haline getirebilirim, gücüm buna yetebilir. Başka birinin gücü bir şehre yeter, birinin gücü de bir bölgeye, birinin gücü bir coğrafyada bir kavim üzerinden bunu gerçekleştirmeye yetebilir.  Bu, neden parçalanmak olsun? Kimden parçalanmaktır? Laik bir sistemden ki şeriatın hükümlerini tamamiyle ortadan kaldırmıştır. Şayet bir ayrılık ve kopuş söz konusu ise böyle bir sistemden ve düzenden olacaktır.  Şimdi yüzlerce Türk genci var ki Kürtler kadar severim onları, çünkü adil ve haksızlığa karşı olan insanlardır. Ben ayrılmak istediğim zaman da onlardan ayrılmış olmuyorum. Eğer kopuş söz konusu ise, bu zalim ve faşist bir sistemden oluyor. Ayrıca biz Kürtler olarak doğrudan bir devlet kuracağız ve ayrılacağız  da demiyoruz. Biz diyoruz ki, her kes için hak olan can, mal, namus ve akıl emniyeti Kürtler için de söz konusu olmalı ve Kürtlerin de haklarını koruyabileceği bir statüleri olmalı. Onlara kendi kaderlerini tayin etme hakkı tanınmalı. Bu süreçten sonra, Kürtler isterse eyalet, isterse federasyon, isterse de devlet olurlar. Bu tercihi yapacak olan Kürtlerdir, Kürtlerin dışında hiçkimse bu tercihi yapmaya hakkına sahip değildir.. Belki Kürtler devlet olmayı istemeyecek. Sizler neden Kürtler için sürekli bölücü, ayrılıkçı, parçalayan vs. yakıştırmalarında bulunuyor ve sürekli şerre götüren rüyalar görüyorsunuz? Yani ayrılma hakkını Kürtlere verin, bu hakk bir kere Kürtlerin elinde olsun. Ondan sonra  Kürtler hürriyetlerini nasıl gerçekleştiriyorlarsa gerçekleştirsinler, bu onların bileceği bir şeydir. Haklarını nasıl savunabiliyorlarsa, o şekilde savunsunlar. Bakın 1990’dan beri Güney Kürdistan yarı bağımsızlığına ulaşmışlardır. O günden bu yana komşularına veya hiçbir müslümana karşı herhangi bir kötülüğe yol açmadı bilakis insan hakları ve özgürlüğün beşiği oldu. Bugün Kürdistana arap muhacirleri kendi yöneticilerinin şerrinden Kürdistana sığınmış bulunmaktadır. Kürtlerin acımasız düşmanları bile Kerkük Xanıqin Tılafer ve Musul’un büyük bir kısmının Kürdistana ilhak edilmesini istiyorlar. Daha önce Kürdistan halkına çok kötü rüya görmek isteyenler bile Kürdistan da korunabilmektedir. Anlaşılan o ki Kürtlerin istedikleri statüye kavuşmaları. Hiçbir olumsuzluğa yol açmaz belki herkes için büyük hayır getirir. Böylece bu gibi demegojik fetvaların anlamsızlığı herkesin gözü önüne serilmiş olur. Biz bütün dünya için suküneti ve huzuru istiyoruz. Savaş istemiyoruz, kavga istemiyoruz ve dövüş istemiyoruz. Bizim arzumuz huzur ve adaletin bütün dünyaya egemen olmasıdır. Bütün dünya halkları için kardeşlik istiyoruz. Fakat herkesin hakkının tanındığı bir kardeşlik. Her kesin kendi kaderini kendisinin belirlediği bir kardeşlik. Kimsenin kimseye efendi ve köle olmadığı, her kesin eşit olduğu bir kardeşlik. Kimsenin hakkının gaspedilmediği ve yenilmediği bir kardeşlik. Her kesin hakkına kavuştuğu bir barış, kardeşlik ve huzur ortamı istiyoruz.

Dinlerini zalimlerin çıkarları için vasıta yapanları da Allah ıslah etsin diyoruz…

Cesim İLHAN/ beroj.com

Yorum Gönder