'AK Parti MİT olayını avantaja çevirebilir'

14 Şubat 2012 Salı 00:02

Michigan Üniversitesi’nden Prof. Mohammed Ayoob, Radikal Gazetesine verdiği röportaj'da AK Parti'nin 'MİT krizini' muhalefete karşı avantaja çevirebileceğini söylüyor.

'AK Parti MİT olayını avantaja çevirebilir'

'AK Parti MİT olayını muhalefete karşı avantaja çevirebilir'

Türkiye'de yargının yasalardan çok siyasi ve kişisel değişim yaratmak için harekete geçtiğini tespit eden Mohammed Ayoob, AK Parti'nin 'MİT krizini' muhalefete karşı avantaja çevirebileceğini söylüyor.

NEDEN
Prof. Mohammed Ayoob, Michigan Üniversitesi’nden bir uluslararası ilişkiler uzmanı. Ama herhangi biri değil. Ortadoğu’yu ve özellikle Türkiye’yi yakından takip eden, Batı basınına bu konuda derinlikli analiz makaleleri yazan bir akademisyen. Birkaç ay önce, Guardian gazetesine, özetle “Washington, Türkiye’nin Ortadoğu’da bir lider güç olduğunu kabullenmeli” diyen makalesi burada da ses getirmişti, hatırlayacaksınız. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün MİT kriziyle ilgili yaptığı “Etrafımızda olan olaylara bakıp, büyük resmi görmeliyiz” açıklamasından sonra Ayoob’la konuşmaya karar verdim. Hem Suriye meselesini hem de Türkiye’nin son birkaç gündür yaşadığı fırtınanın dışarıdan nasıl göründüğünü anlamak için.

ezgi-250.jpgTürkiye’nin Suriye politikasındaki değişimle ilgili makaleler yazdınız. Niye oldu bu değişim size göre?
Türkiye’nin Suriye politikası son birkaç yılda çok temelden değişti, dönüştü. Sebebi büyük ölçüde Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun komşularla sıfır sorun doktriniydi. Bu doktrin sonucunda Suriye-Türkiye ilişkileri fevkalade gelişti. Fakat maalesef Esad rejiminin son bir yıl içerisindeki tutumu, yani demokratik hareketlenmeyi şiddetle bastırmaya çalışması bu doktrinde değişiklik yapılmasına neden oldu.
Halbuki Ankara, Suriye’yle ilişkilerine büyük yatırım yapmıştı. Doğal olarak. Çünkü işbirliği iki ülkenin de ihtiyacı olan şeydi. Özellikle ticarette. Ama son tahlilde Başbakan, Esad’ın son dönemdeki tutumunun tahammül sınırlarını aştığına karar verdi. Bu kararın ardında bir mantık var.

Nedir o?
İki temel sebep diyeyim. Birincisi; AK Parti’nin Türkiye’deki meşruiyeti, demokrasi puanına dayanıyor. Yani eğer reel politik sebeplerle, komşudaki bir anti-demokratik hareketi destekler görünürse, kendi ülkesindeki imajını negatif yönde etkileyecekti.
İkinci sebep de şu: Türkiye, Esad rejiminin kaçınılmaz biçimde düşeceğine kanaat getirdi. Suriye’yle stratejik ve ekonomik ilişkilerin önemine dayanarak, Suriye halkının ve Esad’dan sonra gelecek hükümetin gözünde hâlâ bir partner olarak kalması gerekiyordu. O yüzden politikasını değiştirmek zorunda kaldı.

Bu değişimin ABD’den bağımsız, sadece bu iki sebebe dayandığını söyleyebilir misiniz?
Elbette, uluslararası siyasette hiçbir şey diğerinden bağımsız değildir. ABD’nin Türkiye’ye Suriye konusunda alacağı pozisyonla ilgili baskı uyguladığına eminim. Fakat şu andaki Türkiye hükümetinin doğasına ve bu hükümetin ABD’ye ayak direme konusundaki kapasitesine baktığımda Suriye politikasındaki değişimin ABD’yi memnun etmek için yapıldığını düşünmüyorum. Birincil sebep kesinlikle, iç siyasetteki meşruiyeti korumaktı.

Bu karara reel politik açıdan bakınca, İran’la ilişkilerin tehlikeye girdiği söylenebilir mi?
Tabii. İran, Esad rejimine çok bel bağlamıştı. Öte yandan İran-Türkiye ilişkileri son birkaç yılda pek iyiydi. Önemli sebebi, Türkiye İran’ın nükleer programının ardındaki sebepleri son derece sofistike biçimde çözmüştü. Fakat şimdi, Suriye meselesi İran’la ilişkileri negatif etkileyecek. Bence Ankara, bu noktada artıları eksileri doğru bir teraziye koymalı. O da şu: Türkiye ne İran’ın ne de ABD’nin Suriye’ye bir politika dayatmasına izin vermeli. Çünkü aksi, Türkiye’nin milli çıkarlarının tehlikeye girmesi manasına gelir.

Yani ne olacak İran’la?
Bence hem Ankara’da hem de Tahran’da, Davutoğlu ve muadili Salihi arasında ortak bir anlayış mevcut: Türkiye-İran ilişkilerinin selameti feda edilemeyecek kadar önemlidir. Ortadoğu’nun batı ve doğu tarafında Türkiye ve İran iki büyük güçtür. Uzun vadede iki güç de bölgesel siyasetin gereklerini yapacak ve ayrı düşmeyecektir.

MİT muamması
MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la, Kürt meselesinde önemli rol oynayan emekli üç MİT’çinin şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrılmasının ardından Cumhurbaşkanı Gül, “Bölgemizde böyle bir hareketlilik varken bu olayları büyük resme bakarak yorumlamak gerek” mealinde sözler sarf etti. Ne demek sizce bu?
Şunu unutmamak lazım, Ortadoğu’daki birçok ülke muhaberat ülkesidir. Arap ülkeleri de temelde istihbarat servisleri tarafından yönetilir. Dolayısıyla istihbarat servisleri Ortadoğu’daki politikaların belirlenmesinde önemli bir aygıttır. Türkiye’deki sistem o derece olmasa da benzerlikler gösterir. Özellikle AK Parti hükümetinden önceki dönemde MİT derin devlet için çok önemliydi. Elbette AK Parti’den sonra da tamamen önemini yitirmedi. Çünkü bu, Türkiye dahil Ortadoğu ülkelerinin hepsinin ruhuna işlemiştir. Fakat burada MİT’le ilgili iddialara özel olarak eğilmek istiyorum. MİT’in PKK liderleriyle görüşmesi, sivil otoritenin, özellikle Başbakan’ın onayı ve bilgisi dışında yapılmış olamaz. Ki zaten bu doğrudur.

Ne doğrudur?
MİT’in PKK ile görüşmesi. Devlet ve örgüt arasındaki iletişim kanalları hep açık olmalıdır. Çünkü böyle durumlarda ‘dual-factor (ikili etken)’ politikası uygulanır. Yani bir koldan müzakere edersiniz sanki savaş yokmuşçasına, diğer koldan da sanki ortada hiç müzakere yokmuşçasına savaşırsınız. Bildiğim kadarıyla MİT içindeki bazı kişiler PKK ile iletişim halinde olmak üzere sivil otorite tarafından özellikle seçilmişti. Ben makalelerimde Türkiye’nin Kürt sorunu değil, Türkiye’nin Kürt muamması deyimini kullanıyorum. Demek istediğim, son derece karmaşık bir yapıdadır bu sorun.

MİT bu muammada önemli bir aygıtsa şimdi ne oluyor?
Dışarıdan bir göz olarak gördüklerimi aktarayım: Son birkaç yılda Türkiye’de büyük bir ‘yargısal aktivizm (judicial activism)’ yaşandığını görüyorum. Bunun hem negatif hem de pozitif boyutları oldu.

Yargısal aktivizmden kastınız tam olarak nedir?
Savcıların çeşitli kişileri sorgulama ve hemen ardından tutuklama süreçlerinin aşırı bir noktaya taşınmasını kastediyorum (Yargısal aktivizm: Yargı mensuplarının yasalardan çok, siyasi veya kişisel değişim yaratmak adına hareket etmesidir). MİT olayı bu sendromun son halkasıydı.

Sonuçları ne olur?
AK Parti bunu avantaja çevirebilir. Muhalefet, mütemadiyen AK Parti’yi eleştiriyordu, “Sen muhaliflerini itibarsızlaştırmak için yargıyı kullanıyorsun” diye. Şimdi ne oldu? Savcılar, AK Parti hükümetini itibarsızlaştırdı. Demek ki, yargısal aktivizmin aktörleri, AK Parti’nin enstrümanı yahut onun yarattığı kişiler değil. AK Parti muhalefete bunu bu örnekle anlatma fırsatı yakalamış oldu.

Kimin enstrümanı peki?
Anahtar soru bu elbette. Ama cevabı son derece spekülatif olur. Bir ihtimal, savcılar kendi başlarına böyle hareket ediyor olabilir.
İkinci ihtimal, derin devlete hizmet ediyor olabilirler. Ya da her şeye rağmen, bazılarının söylediği gibi AK Parti’ye yakın olabilirler.

Böyle durumlarda üretilen teorilerin temelinde ‘dış mihraklar’ vardır. MİT krizini de İran ve Suriye’ye bağlayanlar oldu. Uzak ihtimal mi?
MİT krizini bilemem ama Suriye, Türkiye’ye karşı Kürt kartını kullanmayı denedi. Denedi ama bunun kendisine zarar verdiğini gördü. İran bu konuyu belli bir noktanın ötesine taşımaz çünkü yaratacakları hasar bumerang olarak onlara geri döner.

Türkiye Suriye’de Batı’nın kirli işlerini yapmaz
Her gün bir başka Batılı gazetede, Türkiye’nin Suriye’de olup bitene acilen müdahale etmesi gerektiği yazılıyor. Savaşa mı çekiliyoruz?
Batı bu konuda Türkiye’ye baskı yapıyor çünkü kendisi bir müdahalede bulunamıyor. Özellikle de Libya’da olanlardan sonra. Batı kamuoyunda yeni bir Libya yaratmayın diye ciddi muhalefet var. O yüzden Türkiye’nin üstüne geliniyor. Ayrıca Arap dünyasında Suriye’nin yeri ve önemi çok daha büyüktür, Batı’dan gelecek bir müdahale karşısında onları da bulur. Libya’yla ilgili BM’de geçirdiklerine benzer kararları da geçiremediler, Rusya ve Çin’in veto etmesi sebebiyle.
O nedenle Batı için en uygun çözüm; Suriye’ye komşu ülkelerden bir müdahale yapılması. İşte tam bu noktada Türkiye’nin büyük devlet olup olmadığı anlaşılacak. Esad rejimine karşı tavır değişikliği doğru karardı. Fakat şu anda Suriye’ye karşı doğrudan bir ihtilaf haline girmemeli. Hele de bu ihtilaf Batı tarafından destekleniyor algısı yaratırsa. Ciddi bir siyasi basiret göstermek zorunda Türkiye.

Gösterir mi? 
Bence bunun için Ankara ve Şam arasındaki iletişim kanallarının yeniden açılması gerekiyor. Türk askerlerinin Suriye’ye girmesi tam bir felaket olur. Uzak ihtimal olarak görüyorum. Elbette bir ihtimal daha var… O da, Esad rejimi muhaliflerine silah yardımı yapmak. Bu konuda Türkiye’nin ne yaptığını bilemiyorum. Bence bir noktaya kadar muhaliflere destek verecektir. Fakat yine çok dikkatli olması gerek. Orada bir sınır var. Suriyeli mültecilere sığınma ve yardım sağlamak başka şey, muhaliflere silah veya hayati malzemeler sağlamak ayrı şey. Sonuç olarak ben Türkiye’nin Batı’nın kirli işlerini üstlenmeyecek kadar aklıselim sahibi olduğunu düşünüyorum. Özellikle Davutoğlu buna izin vermeyecek bir bilgeliğe sahip.

Röportaj:
Ezgi Başaran/ Radikal

Yorum Gönder