Altan Tan: “Şeyh Said kıyamı bozulan 'İttifak'a başkaldırıdır.“

04 Temmuz 2012 Çarşamba 23:40

BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan, Şeyh Said kıyamının; “23 Nisan 1920’de Hacı Bayram Camii’nde kılınan Cuma namazından sonra tekbirlerle, salavatlarla, dualarla mevlit okunarak açılan meclis ittifakının Kemalistler tarafından bozulmasına” yönelik bir başkaldırı olduğunu söyledi.

Altan Tan: 'Şeyh Said kıyamı bozulan 'İttifak'a başkaldırıdır.'
Şeyh Said’in idam edilişinin yıldönümü anmaları sürerken BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan, Cumhuriyetin ilk döneminde kurulan ittifak, bunun bozulması ve sonrasındaki gelişmeler ile bugünkü AKP hükümetinin politikalarını tarihsel perspektifle Beroj’a anlattı.

 

“Şeyh Said kıyamının, Kemalistlerin Kürtleri yok sayan politikasına karşı bir savunma” olduğunu belirten Tan, kanla bastırılan bu kıyamın ardından tasfiyeler, tevkifler, Örfi İdareler ve İstiklal Mahkemeleri sürecinin bugünlere geldiğini söyledi. Altan Tan, sıkıştıklarında “Kürt realitesini tanıyoruz” denildiğini ancak olması gereken hakkın çok azını geç bir zamanda ve “haram ederek” tanındığını belirtti. “Suç dinde değil kendine Müslüman’ım diyen sahtekarlardadır” diyen Tan, dünyaya “Kendi halkını öldürme”“Halka rağmen bir şey yapılmaz” diyerek demokrasi dersi veren Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Erdoğan’ın 6 aydır göz göre göre gerçekleşen bir katliamın ne olduğunu hala izah edemediğini söyledi.

 

Hayrettin Karaman'ın “Kundakçı” fetvasıyla ilgili olarak, “Erdoğan’ın Şeyhülislamı'nın dili ‘Kürtçe meşrudur’ demeye varmadı” diyen Tan, TC İçişleri bakanı hakkında da "İçişleri Bakanı teferruattır, muhatap almak bizi küçültür" dedi.

 

Altan Tan Beroj'a şunları söyledi:

 

İlk Meclis ittifakla mevlit okunarak açıldı

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920’de Hacı Bayram Camii’nde kılınan Cuma namazından sonra tekbirlerle, salavatlarla, dualarla mevlit okunarak açıldı. Milletin iradesi; Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla, Farsıyla, Sünni’siyle, Alevi’siyle ve diğer bütün kavimlerin,  Çerkezlerden tutun Gürcülere, Boşnaklara kadar kim yaşıyorsa bu memlekette ittifakıyla, iradesi ile memleketi yabancıların işgalinden kurtarmaktı. O tarih itibariyle Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar, Yunanlar ve Ruslar 1. Dünya Savaşı’nda gelmişlerdi. Ve yine geri çekilmelerine rağmen Artvin, Kars yöresinde belli bir hakimiyetleri vardı. Memleketi kurtarmak ve tekrar din birliği-İslam üzerinden yeni bir rejim kurmaktı. Tabi dünyanın yeni şartlarına göre yeni rejim derken İslami esaslar üzerinde tekrar devam etmekti.

 

Kemalistler ittifakı bozdu ve 63 milletvekilini devre dışı bıraktı

 

Ancak bu ittifak Kemalistler tarafından 1 Nisan 1923’te bozuldu. Meclis’te Mustafa Kemal’e açıktan muhalefet eden 63 milletvekilli vardır. Bunlar, içerisinde liderleri Trabzon Milletvekilli Ali Şükrü Bey, Mehmet Akif Ersoy olan insanlardı. Kesin sayısını bilmiyorum ama önemli sayıda Kürt milletvekilleri de vardı. 27 Mart 1923 günü Kemalistler, Trabzon Milletvekilli Ali Şükrü Bey Mustafa Kemal’in Muhafız Alayı Kumandanı olan Topal Osman ve çetesine öldürttüldü. Beş gün sonra Meclis feshedildi: 1 Nisan 1923. Kemalistler yeni bir seçim kararı aldılar. Ve yapılan bu ikinci Büyük Millet Meclisi seçimlerinde 63 İslamcı, dindar, Müslüman milletvekilini Meclis’in dışına bıraktılar. Ki bunların arasında İstiklal Marşı’nın şairi Mehmet Akif Ersoy da vardır. Mehmet Akif Ersoy’u bile İkinci Meclis’e sokmadılar. Yapılan bütün seçimler emri vaki ile oldu. Seçim de yok aslında, bir tayin. Yani vali olarak tayin ettikleri kişileri Ankara’da topladılar. Lozan Antlaşması’nı imzaladılar, arkasından Cumhuriyeti ilan ettiler, sonra Hilafeti kaldırdılar ve ondan sonra 1924 Anayasası’nı ilana çıkardılar. Ve oraya da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı; “vatandaş”ı tarif ederken de “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes Türk mutlak olunur” ibaresini koydular. Yani dolayısıyla dini olarak da, etnik olarak da 23 Nisan 1920’deki ittifak, anlaşma bozuldu.

 

En büyük itirazı Şeyh Said ve arkadaşları yaptı

 

Buna önemli bir kesim itiraz etti. Ama bu itirazlar sistematik bir şekilde olmadı. Mustafa Kemal ve arkadaşları bunların büyük bir kısmı tevkif ettirdi. Büyük bir kısmı idam edildi. Önemli bir kısmı için İstiklal Mahkemeleri çalıştı. Bu uygulamalara en büyük başkaldırı 1925 yılında Şeyh Said ve arkadaşları tarafından yapıldı. İşte Şeyh Said kıyamı bu yönden çok önemlidir. Kemalist, laikçi, ulus devlete, kitlesel olarak bir başkaldırı ve tepki hareketidir. Bunu Nakşibendi şeyhlerinin önderliğinde Kürt halkı Kurmanc’ı ve Zaza’sıyla gerçekleştirdi. Ve o tarihten sonra Kemalistlerin Kürt meselesine bakışları değişmedi. Ve o tarihten sonra kıyama katılan bütün köyler yakıldı. İnsanların önemli bir kısmı öldürüldü. Büyük bir kısmı tevkif edildi, hapishanelere konuldu. Önemli bir kısmı da sürgün edildi. Uzunca bir müddet Kürdistan’da devlet terörü estirildi ve sıkıyönetim şartları yani eski tabiri ile “örfi idare” şartlarıyla yönetildi. Umumi Müfettişlik yani Olağanüstü Hal gibi bir valilik teşkil edildi. Bu uygulamalar uzunca bir müddet devam etti. Yani hem İslam dinini toplum hayatının dışına itmek, İslam inancını toplumdan kazımak, hem de Kürt milletini topyekün yok etmek. Bu siyaset çok yakın zamana kadar devam etti. Kürtlerin sürekli olarak kıyamları, başkaldırıları, örgütler, partiler, aydınlar, yazarlar, şairler vasıtasıyla sürekli başkaldırmalarını devam etti. Dünyanın değişmesi, artık kapalı rejimlerin devam edememesi, Sovyetler Birliği’nin dağılması gibi bir çok önemli nedenlerden sonra 1990’larda Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Süleyman Demirel’in dönemin de “Biz artık Kürt realitesini tanıyoruz” demek zorunda kaldı.

 

Hakkı gecikmeli ve ‘haram ederek’ verme politikası uygulanıyor

 

Ama o tarihten sonra yine bu meseleyi çözmemek için, uzatmak için, Kürt halkını bu sefer daha modern yollarla asimile edebilmek amacıyla bu çizgilerini devam ettiler. Bugün de halen bu çizgilerini devam ettiriyorlar. İşte çok sıkıştıkları zaman “Kürt realitesini tanıyoruz” diyorlar. “Kürtçe kurs açabilirsiniz” diyorlar, çok sıkıştıklarında TRT 6 açıyorlar, en son da çok sıkıştılar, bütün dünya da sıkıştırdığı zaman, Irak’ta Kürdistan kurulduğu zaman burada da “Siz de artık Kürtçe seçmeli ders haftada 2 saat alabilirsiniz” dediler. Siyasetleri şudur: Mümkün olduğu kadar Kürtlere çok az bir şey vermek. Yani mecbur kaldıkları zaman vermeleri gerekenin, tanımaları gereken hakların çok azını tanımak. Bu çok az olanı mümkün olduğu kadar çok geç hayata geçirmek. Hayata geçirdiklerini de içini boşaltarak vermek, yani halk tabiriyle “haram ederek” vermek. Dolaysıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin bu politikası halen devam ediyor. Bugün de elinde geldiği kadar çok az hak tanıma durumunda kalıyor. Ve bu şekilde içini boşaltarak verdiği için de anlamsızlaştırıyor.

 

Hakkı istemeyi bölücülük, düşmanlık olarak algılıyorlar

 

İşte bugün de AKP hükümetinin de takip ettiği siyaset, yine aynı Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın da takip ettiği siyaset aynı ve halen Kürt halkını eşit, insani, İslami, vicdani haklara sahip bir kardeş Müslüman halk olarak kabul etmiyorlar. Eşitliğe dayalı, Türklerin ne hakları varsa, Kürtlerin de sahip olacağı bir yeni ortaklığa yanaşmıyorlar. Ve böyle bir ortaklığı da bölücülük, ayrımcılık ve kendi iktidarlarına düşmanlık olarak algılıyorlar. Bu tamamen İslami olmayan yanlış faşizan bir zihniyettir.

 

Erdoğan’ın Şeyhülislamı’nın ‘Kürtçe meşrudur’ demeye dili varmadı

 

Mesela en son bu polemiklere Tayyib Erdoğan’ın Şeyhülislamı diyebileceğimiz Prof. Dr. Hayrettin Karaman da katıldı. Kendisine çok nazik, kibar iki tane mektup yazdım. O da dört cevap yazdı, fakat bu dört cevabın içinde Kürtçe anadilde eğitim İslamidir, helaldır, meşrudur diyemedi. Dili, ağzı buna gidemedi. Dolayısıyla işte bugün bu kesimin kendini İslam hukuku profesörü olarak takdim eden en ilerideki insanların bile zihniyeti maalesef budur. Kendilerini ümmetçi olarak takdim ediyorlar. Ama Türk İslamcılarıdırlar, milliyetçidirler ve Kürtlerin bu mağduriyetine karşı halen suskun durumdadırlar. Yani İslami meşru olan bir hakkı gasp eden, vermeyen ve doğruyu söylemeyen durumundadırlar. Buradan bir barış bir kardeşlik çıkmaz. Kürtler direnmeye devam eder, bedel ödemeye devam eder er veya geç bu haklarına da kavuşur.

 

Suç dinde değil kendine Müslüman’ım diyen sahtekarlardadır

 

Roboski meselesine bir turnusol kağıdı gibi oldu. Bütün dünyaya demokrasi dersi veren, “Kendi halkını öldürme”, “Halka rağmen bir şey yapılmaz” diyen Başbakan Recep Tayip Erdoğan 6 aydır göz göre göre gerçekleşen bir katliamın ne olduğunu hala izah edemedi dünyaya. Bu da aynı zihniyetin, aynı düşüncenin devamıdır. Buna karşı yapılacak olan yine hak ve hukuk mücadelesini devam ettirmektir. Ancak burada önemli bir ayrıntı vardır. Halk arasında çok önemli bir laf var: “Gavura kızıp oruç bozulmaz” bu da şöyle “Faşiste kızıp da Müslümanlıktan uzaklaşılmaz”. Bunun suçu İslamiyet’te değil, dinde değil, kendine Müslüman’ın diyen sahtekarlardadır. Onun için bana göre Kürt halkı dini hassasiyetlerini devam ettirmelidir. İslam hukuku içerisinde Müslüman Kürtler haklarını devam etmelidirler. İslam hukukunun dışındaki hiçbir yola da tenezzül etmemelidir. Fransız İhtilali’nden sonra dünyada moda olan klasik ulus devlet formatıdır. Ulus devlet nasyonalistlik yani milliyetçilik, ırkçılık, kavmiyetperestlik, başka halkları düşman görme gibi düşünceler sapmadır. Yine İslam hukuku içerisinde Müslüman Kürtler kendi meşru, insani, vicdani bütün haklarını savunmalıdır. Vicdan sahibi, insaf sahibi tek bir Müslüman Türk, tek bir Müslüman Arap, tek bir Müslüman Fars kaldığı sürece İslam kardeşliğinden vazgeçmemelidirler.

 

İçişleri Bakanı teferruattır, muhatap almak bizi küçültür

 

İçişleri Bakanı hakkında konuşmayı gereksiz görüyorum. Hiçbir zaman ğulamlarla, fedailerle, kahyalarla muhatap olunmaz. Muhatap ağanın kendisidir. Bu işin ağası Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dır. Etrafındaki teferruat insanları muhatap almak bizi küçültür. Onun için bizim muhatabımız başbakandır. 

Röportaj: Cesim İlhan - Beroj.com

Yorum Gönder