Can: Türkiye anayasa değil Devrim yapıyor

28 Nisan 2012 Cumartesi 11:44

Anayasa alanındaki çalışmaları ile bilinen Doç. Dr. Osman Can, Türkiye'de yaşanan sürecin sıradan bir süreç olmadığını söyledi.

Can: Türkiye anayasa değil Devrim yapıyor
SUNUŞTürkiye ilk kez sivil bir anayasa yapma sürecinin içinde… 1924 Anayasası dahil bütün anayasalar asker-bürokrat ikilisi tarafından yazıldı. Bunu tersine çevirmek için ilk kez 90’lı yıllarda toplumdan farklı sesler yükselmeye başladı.

Birçok siyasi parti ve sivil toplum örgütü, daha demokratik bir anayasa talebini ve çalışmasını dile getirdi ancak yeni bir anayasa yapılamadı.

1980 anayasasının 117 maddesi değişmesine rağmen ruhu değişmediği için hala hayatımızın yol haritasını o otoriter ve yasakçı anayasa belirliyor.

Geldiğimiz noktada Türkiye toplumunun büyük kesimi bu cendereden kurtulmak istiyor.

Bunun için de son 5-6 yıldır ciddi ve sert bir siyasal mücadele sürüyor. 12 Eylül 2010 referandumu bu açıdan bir dönüm noktası oldu. O sürecin önemli isimlerinden biri de dönemin Anayasa Raportörü Doç. Dr. Osman Can’dı.

Osman Can’la İstanbul Balmumcu’da eşi Gülnur Can’ın avukatlık bürosunda bir araya geldik ve yeni anayasa sürecini konuştuk...


Türkiye’nin yeni anayasası nasıl olmalı? Nasıl bir yeni anayasaya ihtiyaç var? 

 
Daha önceki eski anayasalarına bakmak lazım. Türkiye yeni bir anayasa istiyor ve bu gerçeği de göz önünde bulundurmak lazım. Türkiye yeni bir anayasa istiyorsa eskileri bırakmak istiyor. O halde eskiler olmayacak. Bu gurubun istisnası 1921 Anayasası. Çünkü 21 anayasası halkın temsilcilerinin katıldığı tek anayasa ve 24 madde. İçinde etnik ayırımcılık yoktu, içinde dinsel ayırımcılık yoktu, katı merkeziyetçi bir anlayış yoktu, Ademi merkeziyetçi bir yapıya sahipti. Böyle olması sebebiyle halkın daha yakın durabileceği bir anayasaydı. Nitekim şu ana kadar yapılan  anayasa çalışmalarına bakıldığında, bu anayasa çalışmaları 21 anayasası benzeri bir anayasa isteğini ortaya koyuyor. 
 
Eskilerinden arınmış yeni bir Türkiye anayasası olacağına inanıyor musun?
 
Buna inancım tamdır. Türkiye’nin aslında bir üst yapı kurumu olarak anayasası değişti. Yani eski yapılar yok artık. Üretim ilişkileri farklılaştı, toplumsal talepler farklılaştı. Artık toplum çoğulculaştı. Kimse toplumu kontrol edebilme imkânına sahip değil. Zemin ciddi bir şekilde kaydı. Daha önce yüzde 80 oranda kırsalda yaşayan bir toplum, şu an yüzde 85–86 kentlerde yaşayan bir topluma dönüştü. Üretim ilişkileri, dediğimiz gibi, ciddi bir şekilde farklılaşınca, dünya ile entegre olan bir topluma dönüşmeye başlayınca, siz eski ve kapalı 19. yüzyıla ait anlayışlarla biçimlenmiş bir anayasal düzeni, bir üst yapıyı ayakta tutamazsınız artık.  

Bu sürecin içindeyiz ama henüz yazılı hale gelmedi. Nasıl gidiyor? Başaracak mıyız?
 
Bu bir devrim sürecidir. Başladık… Tartışmasız bu süreçten umutluyum. Çünkü eski düzen yapılarının hem meşruiyeti bitti hem de bu düzen yapıları çok ciddi bir yargılama sureci içerisinde. Bu toplumun, bu insanların, yani millet dediğimiz üst kavram olarak nitelendirdiğimiz bu insanların, o eski düzeni artık geride bırakması gerekiyordu. Şu an üzerinde tartıştığımız şey bunun ana hatları ve sistem dengesini nasıl kuracağız ve kağıda nasıl dökeceğiz.


 
Herkesin merak ettiği ve kaygılandığı, bu süreci durdurabilecek veya sekteye uğratabilecek bir şey var mı?
 
Bir tanesi hemen söyleyeyim. Toplum bir bütün olarak çok ciddi bir şekilde değişmiş olsa da, içerisinde farklılıklar var. 
 
Farklılıkların koordineli bir şekilde anayasal sisteme yansıtılması lazım… Bu farklılıkları anayasal düzene, üst yapıya aktarmanız gerekiyor. Bu şu demektir, Kürt sorununuz vardır ve Kürt sorununun temelinde yatan Kürt kimliğini eski anayasal düzen kriminalize ederdi. İşte bu kriminalizasyonun sona ermesi lazım. Bu farklılıkların tümünün yeni anayasal düzene aktarılması gerekiyor. Bir anayasal düzen tartışması yaparken, Kürt meselesinin çözümü konusunda herhangi bir perspektifiniz yoksa bu önümüzdeki dönemde ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkacak. Bu stabilizasyonu bozabilir, Stabilizasyon bozulduğu zaman üst yapı olarak nitelendirdiğimiz şeyin meşruiyeti ciddi bir şekilde sorgulanır hale gelir. Bu birinci nokta.  
 
İkinci nokta, yeni anayasal düzene doğru gidince çeşitli gerekçelerle eski anayasal düzen unsurlarının devamlılığı sağlanılabilir. Örneğin; Ordunun yapısı demokratikleştirilmez, yargının yapısı demokratikleştirilmiş gibi olursa katı merkeziyetçi üniter yapı devam ettirilir. Bunlar devam ettirilirse, o zaman yeni anayasa yapamamış oluruz.
 
Üçüncüsü ise şu, uluslararası aktörler. Türkiye kendi toplumsal dengesini bire bir yansıtan, kendi toplumsal barışını mümkün hale getiren bir anayasal düzeni sağladığı zaman, Türkiye kendi bölgesinde çok daha farklı bir aktör haline gelecek. Ekonomik olarak çok ciddi bir aktör haline gelecek. Bunun aynı zamanda uluslararası kontekste farklı dengelerle oynama anlamına geleceğini de söyleyebiliriz. Bu nedenle, Türkiye’nin yeni anayasal düzenini yeni anayasal çalışmasının buradan doğan ihtiyaçlar nedeniyle engellenmesi isteği doğabilir. Bazı uluslararası aktörler ve bazı farklı politik aktörler böyle bir ihtiyaç duyabilir. Böyle bir ihtiyaç nedeniyle farklı operasyonlar gerçekleşebilir. Bunlar da önümüzdeki dönemde anayasal düzen açısından risk yaratabilir. Ama bunların başarılı olup olmaması, Türkiye’deki aktörlerin kimseyi dışarıda bırakmayıp bütün toplumu kucaklayan bir anayasa çalışması sürecinde ısrar etmeleriyle başa çıkabilir. 

Halkın sürece katılımına gelelim… Bunu her fırsatta dile getiriyor ve önemsiyorsun. Peki, gerçekten halk sürece katıldı mı? Ve halkın talepleri değerlendirmeye alınacak mı bu süreçte? Halk bu sürecin neresinde olacak?
 
Halkın taleplerinin alınması konusunda ben Türkiye’de pek fazla bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Peyderpey yapılan, başka yerlerde de ortaya çıkan anayasa çalışmalarına baktığımız zaman hepsi artık aynı, birbirini tekrarlayan şeyler. Çünkü toplum nasıl bir yeni anayasa istediğini çok net olarak ortaya koymuş. Etnisiteye referans yapılmayacak… Yani Türk ya da Kürt ya da şu bu vesaire denmeyecek. İnsan merkezli olarak gidecek ve toplumsal talepler üzerine yükselecek. 
 
İkinci olarak, herhangi bir ideoloji dayatması olmayacak. 
Üçüncü olarak, bu anayasa toplumun kendine ait olan kararını değiştirebilmesine engel olmayacak. Yani değiştirilemez maddelere çok fazla sıcak bakmıyor toplum. 
Dördüncü olarak, uzun ve detaylı bir anayasa değil, temel organları düzenleyen ve belirleyen ama onun dışındaki kararları toplumsal, ekonomik, siyasal süreçlere bırakan bir anayasa istiyor. Özgürlükleri garanti eden, özgürlüklere tehdit olmayan, özgürlüklerin önünü açan bir yeni anayasal düzen istiyor.
Şimdi bunlar zaten çok değil, bunlar okundu, bunlar şimdi meclisin önüne geldi. Uzlaşma Komisyonu üyelerinin içinde bulunduğu anayasa çalışmalarının sonuçları da aynı. Şimdi tüm bu sonuçlar geldi, oturup yapacaklar. 

Halkın talepleri tam olarak yansıyacak mı?
 
Bu artık sivil toplumun çabasına kalmış bir şey. Dağdaki çobanla inşaattaki işçi arkadaşımız, anayasayla ilgili toplantılara katıldılar ve görüşlerini bildirdiler. Ama artık bunların etkin bir şekilde kamuoyuna taşınması ve parlamento üzerinde baskı aracına dönüştürülmesi gerekiyor.
Bunlar inşaattaki işçimizin veya dağdaki çobanımızın yapacağı şeyler değil.
 
Bu noktada sivil toplum örgütlerinin ve toplumun kanaat önderlerinin devreye girmesi gerekiyor. Kamuoyu üzerinden çalışma yapılması gerekiyor, sivil toplum olarak harekette bulunmamız gerekiyor, Ankara’yı etkilememiz gerekiyor. Onlara sürekli şu uyarıyı yapmalıyız: “Sizler halkın taleplerine göre bir anayasa yapmak üzere yükümlü olan insanlarsınız. Halkın taleplerini bir kenara bırakıp kendi parti politikalarınızı hayata geçirecek, kendi kırmızıçizgileriniz üzerinden bir pazarlık yapacak anayasa yetkisini kimse size vermedi. Sizin yapacağınız şey halkın taleplerine asistanlık yapmaktır. Halkı bir kenara itip kendi bildiklerinizi anayasa haline getirmek değildir."
 
Meclisteki Uzlaşma Komisyonunun çalışması ile ilgili beni ciddi düşündüren şöyle bir durum var. Sende yakın zamanda komisyonun kullandığı talep tasnif listesini gördün. 23 bölümden oluşan bu liste 1961 ve 1982 anayasalarının çerçevesini kullanıyor. Eğer buysa kullanacağımız çerçeve, o zaman senin bahsettiğin kalıpların dışına pek çıkamayacağız gibi duruyor.
 
Toplum yeni anayasa derken eskisini reddediyor, eskisini bir kenara atıyor. Şimdi toplumun taleplerini getirip yine eski iskelet içerisinde bir yerlere yerleştirirsek eski anayasal düzen devam eder. Orda yaptıkları tasnif çok tehlikeli, çok yanlış bir tasniftir. Ve böyle bir tasnifi büyük bir ihtimalle nasıl olsa ezberlemişlerdir. Önlerinde bir tane 82 anayasası vardır, “Ne olacak canım doğruca alalım, içindeki ifadeleri değiştir, veririz”


 
Oysa ideoloji iskeletle başlıyor. Tasnifte1982’nin veya 1961’in bir kopyası ise veya ondan ilham almışsanız eğer, baştan kaybetmişiniz demektir. Baştan toplumun taleplerini sıfırlamışsınız demektir. Sadece bir maske takmışsınız ve toplumu "bakın özgürlükse özgürlük yazıverdik buraya, adaletse adalet yazıverdik şuraya, bak ne güzel şeyler yazdık" diyerek kandırmaya çalışacaksınız. Ama böyle bir hatayı yapmamaları gerekiyor, bu ölümcül bir hatadır. Ve bu ölümcül hatayı yaptıkları zaman buna karşı biz sessiz kalmayacağız.
 
Senin önerin nedir bu konuda? Nasıl bir iskelet kullanılması gerekiyor veya hiç iskelet kullanılmamalı mı? 
 
Bir iskelet şart… Bir iradeyi ortaya çıkartmanız lazım, dolayısıyla bir sisteme ihtiyacınız var. Ama bu sistemi nasıl kuracaksınız? Bu sistemi şöyle kuracaksınız: Bir, bir ülkede yetkileri hem dikey hem yatay olarak ayıracaksınız. İki tane daha sorumuz vardır. Yatay olarak ayırdığımız zaman ayırıp ayırmayacağımıza karar vereceğiz. Yani katı üniter bir yapı ile mi devam edeceğiz, yoksa ademi merkeziyetçi bir yapıyla mı?
Ademi merkeziyetçi bir yapıyı bütün toplum istiyorsa eğer, zaten o zaman kurduğumuz tasnif bunu bir başlık olarak yapmış olacak. Toplum ademi merkeziyetçiliği istiyor, o halde bir kere merkez ve geneli şöyle karşı karşıya getireceksiniz. Bunun kurallarını nasıl koyacağımızı da ondan sonra tartışmaya başlayacağız.
 
İkinci olarak; yasama, yürütme ve yargı denilen hadiseyi bir birinden ayıracaksınız. Nasıl yapacaksınız? İskeleti buradan itibaren kurabilirsiniz. Ama buradan itibaren kurduğunuz zaman da, toplumun özgürlük beklentisi nedir ve nasıldır? Bunu bir anayasa metni içerisinde nereye koyacağınız önemli. Bunu başa koyarsanız farklı, sona koyarsanız farklı… 1924’te sonlardadır bu, 1961 ve 1982 de başa yazılmış. Yani önce bir başlangıç vardır, sonra cumhuriyetin temel ilkeleri, sonra da temel haklar başlıyor. Bu şunu gösteriyor, iskeleti istediğiniz gibi kurduktan sonra temel hakları başa çekip "işte bakın ne kadar özgürlükçüyüz" deme sahtekarlığını mümkün hale getiriyorsunuz. Bu nedenle 61 ve 82 bu sahtekârlığa prim veren anayasalardır. O yüzden bu dediğim, yatay ve dikey ayırımını yetki dağılımını baştan itibaren düzgün bir şekilde kurduğunuz zaman, temel hakları sona koysanız da çok önemli değildir. Ama başa konsa sembolik olarak çok önemlidir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası özgürlükle başlıyor mesajını vermiş olursunuz. 
 
Anayasa çalışmalarının sivil tarafında, bireysel taleplerin ortaya çıkmasında aktif olarak çalışan birisin. Ama Osman Can'ın kişisel talepleri neler, birey olarak ne istiyor, ne talep ediyor bu anayasadan? Kişisel olarak senin için çok önemli olan ve yeni anayasada bir birey olarak görmek istediklerin neler? 
 
Anayasa, bir toplumda bir arada yaşamanın çerçevesi ise eğer, ben sivil çalışmaların içerisinde bulunan bir insan olarak, benim de kişisel talebim budur deme imkanını bulamıyorum. Bu çok anlamlı olmaz. 
Şu an toplumda ortalama olarak ortaya çıkmış olan anayasa talebi benim artık kişisel talebim oldu. Ama bu, ben değil artik toplum vardır demek değil. Anayasa sonuçta toplum olarak bir arada yaşamanın çerçevesi ise eğer, toplumun üzerinde uzlaştırıcılığı sizin için güvence sağlayacak şeydir.
 
Bütün tartışmaların ve çalışmaların hep sivil tarafındasın. Akademik olarak da çalışmalarına devam ediyorsun. Olayın siyaset tarafına geçmeyi düşündün mü hiç?

 
Hayır düşünmedim. Bir kere Ankara şehir olarak cazip gelmiyor. İstanbul’u bırakıp Ankara’da olmak cazip gelmiyor. Ankara’da işin içindesiniz, ama devlet mekanındasın. Fakat ben daha büyük bir şeye geçtim. Anakara’nın dışına çıkarak, bütün Türkiye’nin Ankara’yı biçimlendirmesine destek verdim.
Yani Anakara’yı kuşatmaya başladık. Bütün yaptığımız bu çalışma kuşatma hareketiydi, önemli ölçüde de başarılı olduk. Halkın Ankara’ya egemen olması çalışmalarının içerisindeydik. Tabi işin şaka yanı bir tarafa, Ankaradayken bu anayasa çalışmaları düşünce olarak vardı, ama başarılı olmamız pek mümkün değildi. İstanbul ve Anadolu’yla bu mümkün hale geldi. O yüzden Ankara’ya dönmek gibi bir düşüncem yok. 
 
Ne değişirse Ankara’ya dönmeyi düşünebilirsin? Mesela, hayal ettiğimiz gibi yeni bir anayasamız olsa, döner misin?
 
Hayır, gerek yok. Çünkü artık o zaman Türkiye’de insanlar siyasetlerini demokratik bir şekilde yapabilecekler. Bize düşen de işimizle uğraşmak, akademisyenliğimizi yapmak, balık tutmak, yürüyüş yapmak, dünyayı dolaşmak. Siyasette misyon kazanmak için değil, çocuklarımın bu ülkede rahat yaşamasını sağlamak için anayasa ile uğraşıyorum…
 
Peki, 12 Haziran seçimlerinde herhangi bir partiden milletvekili adaylık teklif geldi mi? 

 
Baştan itibaren, yani 2010’un ortalarında yavaş yavaş bir seçim aşamasına doğru giderken, siyasete kapılarımı kapattığımı deklare etmiştim. Baştan itibaren kapattım. 
 
Osman Can'ı toplum yoğun sivil çalışmalarından, yazılarından, televizyondan, röportajlarından biliyor. Osman Can'ın hayatı sadece bu çerçevede mi dönüyor? Bunlar dışında kendine ait vakti var mı ve ne yapıyor veya ne yapmak istiyor?
 
Kendime ait zamanım çok az maalesef. Gezmek, keşfetmek, dinlenmek elbette ben de istiyorum. Bu nedenle politik bir sorumluluğu, topluma karşı sorumluluğu düşünmeden sadece kendine sorumlu olmayı çok özlemişim.  (Hürhaber)

Yorum Gönder