Çözüm için tüm toplumsal katmanlar harekete geçmeli

23 Temmuz 2012 Pazartesi 12:11

İstanbul Kürt Enstitüsü Eski Başkanı Hasan Kaya: ''Sorunun çözümü için en başta sanatçılar, edipler, şairler, sivil aktivistler, cemaatler, herkes çaba sahibi olmalıdır. Barış ve Demokrasi Projesiyle bir yıl boyunca neden barışmamız gerektiğini, barışırsak ne kazanacağımızı işleyen bir seferberlikten söz ediyorum.''

Çözüm için tüm toplumsal katmanlar harekete geçmeli
DEMOKRATİKLEŞMEYE KARAR BİLE VERMEMİŞİZ!...

Kürtlerin hak sorunu Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olarak karşımızda duruyor. Lâkin akan kan durmuyor, ölen gençler ailelerinin evlerine kor alevler düşürüyor. Biz de bu hafta Kürtlerin hak sorunu ekseninde yapılanların yeterli olup olmadığını, sorunun nasıl ele alınması gerektiğini, neler yapılması gerektiğini Kürt Enstitüsü Eski Başkanı Araştırmacı Yazar Hasan Kaya’ya sorduk. Kaya sorunun şiddet ve günlük siyasî dile kurban verildiğini, insanların ölmeye devam ettiğini belirtiyor.


Türkiye’nin demokratik gelişim sürecinde sizce yeterli seviyenin yakalandığını düşünüyor musunuz?

Bırakalım demokratik gelişim sürecinde yeterli seviyeyi yakalamayı, sanırım daha demokratikleşmeye karar bile verememişiz. Dikkat ederseniz bir çok yasal düzenleme, yönetmelik ve benzeri değişiklikler dış dayatmalar sonucu gerçekleştirildi. Türkiye demokratik süreçte ilerledi diyebilmemiz için yeni bir Anayasa hazırlanması gerekirdi. On yıldır parça parça değiştirildi, ancak şu an bile bu konuda umut verici bir gelişme olarak görülmüyor. Gidişat kaygı verici. Çalışmalar göstermelik, zoraki ve yüzeysel. Bendeki izlenim ve hissiyat o. Yerel yönetimler yasası çıkacaktı sanırım olmadı. En başta demokratikleşmesi gereken düzenlemelerden biri siyasî partilerle ilgili yasalarda çağdaş seviyeyi yakalamaktır. Seçim ile ilgili hakeza. Yaşamın tüm alanlarında uygulanan tüzük, yönetmelik, teamül, yasa ve benzeri yazılı olan olmayan kural ve kaideler iki yüz yıllık nerdeyse.

Ama bir çok demokratik değişiklik yapıldığı söyleniyor…

Gerçekleşti, demokratikleşti denilen bir çok yasal düzenleme de sembolik ve yüzeysel. Köktenci değil. Örneğin Farklı Dil ve Yerel Lehçelerde Yayın ile ilgili yapılan yasal değişiklikler bildiğim kadarıyla TRT 6 kanalını hükümetlerin ve TRT yetkililerinin insafına bırakıyor. Hükümet değiştiğinde TRT’ye atanacak yeni idareciler bu yayını bile durdurabilirler. Bunun gibi onlarca örnek verilebilir. Elbette ki yasaların böyle çıkmasının temel bir sebebi talep sahibi kesimler dışında toplumun diğer kesimlerinin demokratik değişim ve dönüşüme kapalı hatta yer yer karşı olmalarıdır. Yaklaşık yüz yıldır insanlar farklı biçimlerde eğitildi. Topyekûn eğitimle toplum adeta dizayn edilmiş. Özellikle Kürt, Alevî ve benzeri konularda toplum önyargılı, bilinçsiz daha doğrusu resmî görüşe sahip.

Bu resmî görüşün değişmesi nasıl sağlanabilir?

En başta hükümetin, askerî ve sivil bürokrasinin bakışını değiştirip samimî, gönülden olması gerekir. Devlet ve hükümet dediğimiz aygıtlar sonuçta insanlardan oluşuyor. Bu insanlar her kimse; cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, Genel Kurmay yetkilileri, üniversiteler, cemaatler, bakanlık bürokratları, yani Tapu Kadastrodan tutalım belediye çalışanlarına kadar, eğitimciler v.s toplumu şekillendiren herkeste demokratik bir bilinç, kültür, davranış değişikliği olacaktır ki radikal değişim, zihniyet değişimi yaşansın. Antidemokratiklik trafikten tutalım komşuluk hak hukukuna, çevre ve doğa ile olan ilişkilere kadar yaşamın tüm alanlarında faşizan renk ve tonlarda devam ediyor. İddia ediyorum trafik kazalarının bu denli ölümlü sonuçlanması faşizanca araba kullanmaktan ileri geliyor. Başkasının hak ve hukukuna riayet etmeme, kaba güce tapınma, aşırı bencillik, insanın özüne saygı duymama v.s.

Türkiye’nin artık AB sürecine ihtiyacı olmadığı yolundaki görüşlere katılıyor musunuz?

Bu görüşlere katılmıyorum. Aşağılık kompleksine kapılmaya gerek yok, ama biz toplum olarak yüzleşmeyi pek bilmiyoruz. Kendimizi iyice tanımıyoruz. Kişiliğimizi çok pohpohluyoruz. Her şeyin iyisini biz biliriz, her şeyi biz icat etmişiz gibi safsatalar gereksiz. İnsanlığın mücadele ile, bedellerle kazandığı değer, tecrübe, bilgi, yasa, kural ve uygulamalardan yararlanmak çok doğaldır. Avrupa müktesebatı kolay oluşmadı. Yıllarca mezhep savaşları, sınıf savaşları, cinsiyet savaşları yaşandı. Fikir adamları, düşünürler, filozoflar, devlet ve siyaset adamları fikir savaşları yürüttüler. İki tane dünya savaşı oldu. Sonuçta bu kurallar bütünü ortaya çıktı. Toplumumuzun insanî, sınanmış kural ve tecrübeleri korunarak sözü edilen Avrupa’nın hak, hukuk, adalet, özgürlükle ilgili evrensel değerlerini ülkemizde uygulamasının hiçbir mahzuru olamaz.

Ankara kriterlerinin devreye girdiğini düşünüyor musunuz?

Doğrusu ben Ankara kriterlerinin sosyal, ekonomik, siyasal hayatımızı derin ve köklüce düzenleyebileceğine kani değilim. Ankara kriterlerinin ne anlama geldiğini tam bilmiyorum. Ama yanılsamalar içine girmemek lâzım. Gücün vehmine kapılmamak lâzım. En büyük güç ruhunu adaletten, tek kişi bile olsa insan soyundan gelen ferdin onur ve nefsini korumak ona değer vermek, ötekinin, zayıfın, azın, bizden olmayanın hakkını hukukunu, özgürlüğünü, varlığını kabul etmek, eşit görmektir. Dünyanın evrensel değerleri vardır. Bunlar ortaktır. Soyut, zorlama, toplumsal mühendislikle üretilmiş kurallar, ütopyalar ve klişe sloganlarla bir ülkeyi, bir medeniyeti maceraya sürüklemek geçmişte ülkelerin başına çok felâketler getirdi. Bu düşüncelerimden hiçbiri insanların, toplumların kendine özgüven duymalarına halel getirecek imaları dahi barındırmıyor.
Bir türlü bu konuda esasa girilmiyor. Elbette derece derece, sabırla, tedricen toplumsal olayların çözülmesi bir realitedir. Ama bu konu çok sıcak ve aciliyet gerektirir. Çünkü her gün insanlar rahmete kavuşuyor. Canlar gidiyor. Evlere ateş düşüyor. Anaların babaların kardeş ve diğer akrabalarının yüreği yanıyor. Deyim yerindeyse ülke baştan başa kan ağlıyor. Herkes yaralı. Acının değmediği kimse yok. Silâh, bomba, mayın sesleri eşiğimize kadar gelmiş. Bu konuda yapılan çözümlerin çoğu palyatif. Atılan adımlar teferruata dahildir. Sebebi şu; önemli olan ateşin söndürülmesidir. Ateş zorla söndürülemez, insanlar tek tek yok edilerek, ortadan kaldırılarak sorun çözülemez. Sorun konuşarak, toplumu bilgilendirerek, bilinçlendirerek, bu sorunun varlığını ve çözüm yollarını bilimsel olarak topluma anlatarak çözülür. Toplumun daha önce dizayn edilmiş düşüncelerini doğru temelde değiştirileceğine, daha fazla kışkırtılarak, manipüle edilerek, oya tahvil ederek, ırkçı partilerle yarışa girilerek asla sorun çözülemez.

Ciddî bir çözüm arayışının olduğunu nasıl anlarız?

Hükümet büyük bir riske girmelidir. Kürtlerin varlığı resmen tanınmalıdır. Resmî görüş, inkâr sona ermelidir. “Barış ve Demokrasi Projesi” yaşama geçirilerek siyasî düşüncelerinden dolayı dağda, bayırda, cezaevinde, ülke dışında yaşayan herkes Barış ve Demokrasi inşasına katılmalıdır. Bunun için, her tarafın mağdurlarını ikna etmek hükümetin ve tüm örgütlü yapıların vazifesi olmalıdır. Şiddet ve silâh; üzerinde uzlaşılacak bir heyetin gözetimi veya denetiminde terk edilmelidir.
Şiddet siyaseti taraflarca terk edildikten sonra, zaten resmî görüş ve inkâr politikasının terk edileceği de resmen belgelerle taahhüt edildikten sonra ne yapılacaksa artık bilimsel, ilgili, bilgili kurullarla çalışılacaktır. Örneğin, ülkenin her bölgesinde tam ve eksiksizi demokrasi sağlanmalıdır. Yerel idareler yasası tam demokratikleşmelidir. Her bölge kendi valisini, yerel idarecilerini seçebilmelidir. Eğitim ve benzeri alanlarda uygulamalar özgün olmalıdır. Alfabe yasağı ve yanlış zihniyeti olmamalıdır. Kürt dili, edebiyatı, müziği, folkloru ile ilgili konservatuar, bölüm, merkez, okul v.s açılmalıdır. Bunlar hemen akla gelenler. Ama bunlar sadece teferruattır. Huzur ve barış olduğunda bunlar gibi binlerce konu çözüme kavuşturulur. Yeter ki hükümet kendi gidişi pahasına büyük riski göze alıp kardeş kanını durduracak radikal çözüme yönelsin.

İki kesim açısından da sorunun demokratik haklar değil de “Kürtler” vurgusuyla ele alınması gidişatını nasıl etkiliyor?

Aslında ortada yüz yıllık, kangrenleşmiş devasa bir “dâvâ” duruyor. Ama sanki iki taraf da günlük politikalarla, alan kazanma, güç kazanma temelli yaklaşıyor. Böyle olunca da teferruatlar devreye giriyor. Falanca milletvekili böyle dedi, falanca yazar şunu söyledi, falanca olay oldu v.s. Topluma da haliyle bir yanılsama yaşatılıyor. Halkın bilinci, bakışı manşetler üzerinden oluşturuluyor. İki taraf da halkla ilişkiler çalışması yapıyor gibi. Herkes kendi tabanını genişletmeye veya kaybetmemeye çalışıyor. Böyle olunca da “Altında kalanın canı çıkıyor.” Günahtır yazıktır. Yüz yıl daha bu şekilde sürse tekrar başa döneceğiz ve olan güzelim insanlarımıza olacaktır. Bu durum insanı kahrediyor. Eleme gark ediyor. Adımız gibi bildiğimiz bir şeye tanıklık ediyoruz, sesimiz çıkmıyor, her şey heder ediliyor.

Bölge açısından düşünüldüğünde şiddete dayalı siyasetin hâlâ sürdüğü bir gerçek. Şiddet kullanılmadan hak elde etmek mümkün değil mi?

Her tarafta tamtamlar çalınıyor. Tellâllar herkesi ölmeye ve öldürmeye dâvet ediyor. Her ölüm yeni ölümlere dâvetiye çıkarıyor. Sağduyu kaybolmuş, ortalık toz duman. Tabi görünmez rantlar, ince siyasî hesaplar, bölgesel ve uluslar arası güçlerin açık ve kapalı politik manevraları meseleyi daha da içinden çıkılmaz duruma getiriyor. Herkes bir kurtarıcı bekliyor. Eskiden bu tür kavgaları bir kadın durdururdu. Kavga meydanına gelir ve beyaz başörtüsünü yere atardı. Ve kavga dururdu. Bu efsanelerde kaldı artık. Bırakalım ateşi söndürmeyi bu kavganın bu kadar sürmesi resmen mahalli ve genel seçimlere endekslenmiş. Bu kadar barbarca ve canice bir şey olabilir mi? Gencecik insanlar can veriyor, kör, sakat kalıyor. Ama tüm siyasî partiler oy hesabına yönelik dil oluşturuyorlar.

Kürt sorununun çözümünü bir kişiye bağlamanın riskli ve toplumu küçümseyen bir durum olduğunu düşünüyor musunuz?

Elbette insanlık tarihi büyük lider ve şahsiyetlerin rolünden bahseder. Önemleri her zaman olmuştur. Ama günümüzde demokratikleşen toplumlarda, fertler hayatın her alanında varlıklarını hissettirirler. Bu sorunun çözümü için en başta sanatçılar, edipler, şairler, sivil aktivistler, cemaatler, herkes çaba sahibi olmalıdır. Bilemiyorum acaba peş peşe üç hutbede bu kardeş kavgasına vurgu yapılsa, kardeş olduğumuz vurgulanıp Kürt kardeşlerimizin tüm hakları yasal güvenceye kavuşmalı, bunun Kürt olmayana hiçbir zararı olmaz dense durum nasıl olur acaba?

KCK meselesinde insanların kafası çok karışık. Bir tarafta KCK PKK’ın üst kuruluşu olarak gösteriliyor ve yapılan gözaltlıların haksız olduğu söyleniyor. Öbür taraftan tutuklular abartılarak yüzlerce, binlerce insan tutuklu deniyor. Bir bilgi kirliliği ve hukuk üzerinden yürümeyen bir gidişat olduğunu düşünüyor musunuz?

Bilemiyorum, basından takip edebildiğim kadarıyla KCK operasyonları böyle devam ederse BDP’ye oy verenlerin hemen hemen hepsi cezaevi sürecinden geçip birer profesyonel siyasetçi olacaklar. Bu da sanırım 3-4 milyon insana tekabül eder. Yani bu gidişle 5-6 yıl zarfında binlerce insan tutuklanacak demektir. Çünkü BDP tutuklanan yöneticileri yerine hemen yenilerini atıyor. Ayda 300-500 kişinin gözaltına alındığının ve çoğunun tutuklandığını okumaktayız. Nereye varacak. Derin derin düşünüyorum, ama ne maksatla yapıldığını asla anlayabilmiş değilim. Hani meşhur bir lâftır tekrar edilir, gerçi ben pek inandırıcı bulmuyorum; derler Diyarbakır Cezaevi PKK’yı ortaya çıkardı. İşin özü değil de, işin özü Kürt inkârı ve resmî görüştür de sanırım baskılarla bir yere varılamayacağını belirtmek için bunu derler. KCK dâvâları da bu sözü hatırlatır. Mehmet Ağar bile PKK’yı düzlüğe dâvet etti, bilemiyorum sanki şu an insanlara dağ yolu gösteriliyor. Çözüm çok çok ileriye öteleniyor gibime geliyor.

Ergenekon ve KCK sanıklarının serbest bırakılması tartışmalarına bakış açısınız nasıl? Kim için devlet kadroları el değiştirdi artık rehin tutulmalarına gerek yok deniyor. Bu insanlar suç işlemeden hukuk dışı olarak rehin mi tutuluyorlar?

İşin hukukî boyutunda uzman değilim. Genel geçer bilgiler doğrultusunda yargının bağımsız ve adil olması gerektiğini, tutuklamanın cezaya dönüşmemesi gerektiğini, yeterli deliller olmadan tutuklama kararı verilmemesi gerektiği gibi şeyler söyleyebilirim. Ayrıca hukuk rakibi dize getirecek bir aygıt değildir gibi temel prensipleri sayabilirim ama, bence işin siyasî boyutu daha önem arz ediyor.

Dâvâların siyasî olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Hem Ergenekon hem de PKK-KCK dâvâları sonuçta “Siyasî” dâvâlardır.Bu konuda ise benim bakışım nettir. Herkes birbirini affetmelidir. “Laik” “dindar”ı, Kürt devleti, devlet Kürd’ü, Ülkücü Solcuyu, Solcu Ülkücüyü bilmem başka kimleri saysam. Yani tüm dâvâlılar. Peki nasıl ve mümkün mü. Elbette çok zor adeta imkânsız gibi, ama sadece gibi. Yani imkânsız değil. Tarih boyunca en azılı düşmanlar bile barışmış. Başka yolu yok. Bu barışın gayreti elbette herkesten olmalıdır; ama asıl vazife devletin, hükümetindir. Bir de basını unutmamak lâzım. Tüm dinlerin ruhanî kesimlerini unutmamak lâzım. Büyük bir proje, Barış ve Demokrasi Projesiyle bir yıl boyunca neden barışacağımızı, barışırsak ne kazanacağımızı işleyen bir seferberlikten söz ediyorum. Biraz hayal gibi, ama güzel bir hayaldir. Kurt ile kuzunun birlikte dolaşması gibi zor, ama uğrunda mücadele etmeye değer bir düş.

Bunun yolu nereden geçer?

Adalet ve hakkın tecellisi olursa neden olmasın. Herkesin mağduriyeti giderilip, rızası alınırsa neden olmasın. Biraz safça olabilir, ama bunun yakın bir zamanda olabileceğini düşünüyorum bazen. Kanın sesi artık herkesi ürkütüyor. Bu topraklar kana doydu. Acılar defterlere sığmaz oldu. Ergenekoncunun da bir anası, bir oğlu, kirvesi, dünürü, gelini, kaynanası, torunu v.s vardır. PKK üyesinin de vardır. Her vefat eden asker ya komşumuz ya hısımımız ya akrabamız. Acıları ve silâhları uzaklaştırmanın tam zamanıdır. Lâkin dört tarafımız kaynamakta; Suriye, İran, Irak. Bu kadar ibret yetmez mi? Çözüm Demokrasi ve Barış Projesinde.

Faili meçhul cinayetlerle ilgili soruşturmanın gidişatını nasıl buluyorsunuz? Yakın zamanda bir gelişme olacağını düşünüyor musunuz?

Hem JİTEM’in, hem Hizbullah’ın hem de PKK’nın faili meçhulleri orada asılı duruyor. Hemen hemen hiçbiri çözülmedi. Bir şehir dolusu faili meçhul kurban. Aslında günahlarının sesi yerin dibinden evlerimizin eşiğine kadar gelmiş, ama bizde o sesi algılayacak hassasiyet yok maalesef. Çokça dağlandı yürekler, çok yetimler bırakıldı. Onların yakınlarından kimisi sorunları ve travmalarıyla başbaşa kaldılar. İntihar edeni oldu, psikopatlaşanı oldu, içe döneni, bu toprakları terk edeni oldu, içimizde acılarını sessizce saklayarak yaşayanı oldu. Ama insanoğlu nankördür. Hani derler ya giden kesesinden gider veya “Ağlarsa anam ağlar...” Hükümet bu konuya cidden, esaslı girmedi maalesef. Sebebini ben de bilmiyorum. Kaplumbağa hızıyla bir şeyler yapılıyor ama, ne kadar yeterli. Mecliste Faili Meçhulleri Araştırma Komisyonu var, bekleyip görmemiz lâzım.

Devletin yaptığı hatalar eleştirilirken BDP’li siyasetçilerin yeterince kendilerini de eleştirdiğini düşünüyor musunuz?

İki kutuplu dünyada iktidarlara karşı mücadele eden muhalif örgütler Kapitalist idareleri tüm kötülüklerin anası olarak görürlerdi. O nedenle kendi hata ve eksikliklerini yine düzene fatura ederlerdi. Sanırım bu anlayışın yansıması olabilir. Ya da mazlûmiyet psikolojisi. Yani mazlûmum, öyleyse hatam makbuldür. Kapalı örgütlerde dogmalar, katı düşünceler revaçta. Bunu bilmek lâzım. Eleştiri adı altında bir takım kalıplaşmış terapiler yapılır. Zaten mekanizma eleştirinin önünü kapatıyor. Belli bir bedel gerektirdiği için dışarıdan eleştirenler de olmamış uzun süre. Sadece fikir ayrılığından dolayı çok insan ölümle cezalandırıldı. Lâkin illegal yapıların Danıştayı, Yargıtayı vessairesi yok. Üç beş kişi karar verdi mi her şey olur biter. Kararlarını geri almak istediklerinde, sonradan istenirse kuru kuru bir özürle geçiştirirler. Eleştirilenler düşman kategorisinde ele alınıp ölüm cezaları bile uygulanmış, nasıl eleştiri olsun. Bir çok kişi ve çevre de tolere edip eleştirmiyor. Genelde dünyada muhalif mazlûm kategorisinde sayılan örgütlere müsamaha var. Daha çok merkezi otoriteler, devletler, hükümetler eleştiri odağındadır.

 (Yeni Asya)

Yorum Gönder