Miroğlu: Silah ve şiddet hiçbir şeyin sigortası değildir

12 Ocak 2012 Perşembe 23:43

Yıllardan beri Kürt siyaseti içerisinde ölüm dahil birçok konuyla yüzleşen Orhan Miroğlu çözüm için BDP’nin özerkleşmesi ve PKK’nin silahlara veda etmesi gerektiğini düşünüyor.

Miroğlu: Silah ve şiddet hiçbir şeyin sigortası değildir
1984 yılında başlayan PKK hareketini diğer Kürt isyanlarından ayırdığınızı vurguluyorsunuz bu ayrımın nedenleri neler?

PKK diğer Kürt hareketlerinden farklı olarak modern bir isyandır.

Dünyada örneklerini gördüğümüz modern isyanlara benzeyen bir isyandır. Diğer iki Kürt isyanı gibi lokal kalmamıştır. Aşiret ve eski sosyal ilişkilere hapsolmayarak tüm Kürt ulusuna mal olmuş bir isyan hareketidir. Ayrıca diğer isyanlar gibi kısa süreli değil bir süreklilik arz etmesi bakımından da ayrı tutulması gerekir. Bu da onu diğer isyanlardan farklı kılan en önemli özelliktir. Her ne kadar sonrasında lider kültü, başvurulan yöntemler, liderlerle kadrolar arasındaki hiyerarşik ilişki, değişime kapalılık gibi Stalinist ögeler taşıyor olsa da isyanın liderleri başlangıçta Marksizm gibi modern bir ideolojiye dayanarak yola çıktılar.

Lokal kalmış önceki Kürt isyanlarına bakacak olursak-Ağrı ve Şeyh Said isyanları-yine bu isyanlar da isyan kategorisi içerisinde değerlendirilebilirler. Onun dışındakilerin tümü Kemalist mantığa göre değerlendirildiğinde modernizme entegre olamamış bir bölgeye modern ilişkileri tepeden inme bir şekilde hakim kılmak için yapılan hareketler olarak görülebilir. PKK’nin en önemli özelliği bu sıkışıklığı kırabilmiş olmasıdır. Her ne kadar Suriye ve İran Kürtleriyle başarılı ilişkiler kuramamış olsa da Türkiye Kürtlerinin çok büyük bir kısmından destek alan bir isyan hareketi olduğu da açık.

PKK’nin Kürt hareketi içerisinde alternatifsiz kalması Kürt siyasetini hem belirli bir pencereden siyaset yapmaya zorlayan, hem de şiddet eylemleri ile Kürt siyasetini zora sokan bir duruma düşürüyor mu? Örneğin içerisinde bulunduğu söylenen TAK’ın direkt sivillere yönelen eylemlerinde de biz ana akım medyada sadece PKK’nin sivilleri hedef alan eyleme dahil olduğunu okuyoruz.

Son otuz-kırk yıl içinde, PKK’den başka, herhangi bir Kürt hareketi silahlı mücadeleye başvurmadı. PKK, 1984 yılında eylemlere başladığında silahlı mücadele yapan ilk Kürt hareketi olarak tarihe geçti. Bu bakımdan yaşanan olaylar da onu zora sokan ya da ona yapılan bir haksızlık değil. Dolayısıyla sivillere yönelen bu tip eylemlerde de birinci derecede suçlu olan PKK ve onun kadrolarıdır. Türkiye’de PKK’den başka bir Kürt hareketinin oluşmamış olmasının en önemli nedeni devletin, demokratik siyaset pratiği içerisinde mücadele vermeye çalışan tüm Kürt örgütlerine bu yolları kapalı tutmasındandır. 70 ve 80’li yıllar arasında bir çok Kürt hareketinin çeşitli nedenlere toplum ile olan bağları zayıfladı ve tasviye oldular. Örgütlü mücadele ile halkın bağlarının tekrar kurulmasında ise PKK’nin büyük bir rol oynadığını söyleyebiliriz. Ayrıca mevcut örgütlü Kürt siyaseti, şiddeti hem müzakere masasında kullanılabilecek bir koz olarak görüyor hem de başka bir yapının oluşmasının önünü kesiyor. Avrupa’da ise Kürt aydınları PKK’nin kuşatması altında kaldılar. Sonrasında, Bütün diyasporalar gibi PKK’den de ileri milliyetçi söylemler geliştirdiler. Dolayısıyla bu argümanlarla PKK dışında bir yapı oluşturmak, yazık ki olanaksız hale geldi. Öte yandan PKK’nin sivillere yönelttiği şiddet eylemleri Kürt meselesinin, Avrupa Birliği ülkeleri tarafından eleştirildi, ve Avrupa’da, bir halkın kurtuluş mücadelesine karşı duyulması muhtemel sempatiden geriye pek bir şey kalmadı. Avrupa’daki bu olumsuz algının oluşmasında PKK’nin, dünyanın en önemli barış adamlarından Olof Palme cinayetine adının karışmış olmasıyla da çok büyük ilgisi var. Olof Palme cinayetine adının karışmış olması PKK için Avrupa’da sonun başlangıcı oldu.

PKK’nin silahlı eyleme başvurmasında devletin uyguladığı baskıcı anlayışın ve politik mücadelenin kanallarını kapatmış olmasının en önemli neden olduğunu söyleyebilir miyiz? PKK silah kullanmaya itilmiş bir hareket midir?

Silaha itilmiş bir durum var tabi ki ancak itilmiş dahi olsa, şunu görmek gerekir ki, PKK demokratik zemine rağmen bir silahlı mücadele ön görüyordu. 1976 - 79 yılları arasında Kürdistan’da gayet açık demokratik kanallar ve demokratik bir zemin vardı ve bir çok Kürt grubu bu kanalları zaten kullanıyordu ancak sorun şu ki, PKK bu kanallara rağmen silahlı mücadele öngörüyordu.Demokratik mücadelenin işe yaramaz ve reformist bir mücadele anlayışı olduğunu savunuyordu PKK’liler. Bu dönemde birçok belediye başkanlıkları ve yerel yönetim seçimlerini kazanmış Kürt siyasetçileri vardı. Bir gün devletin arşivleri açıldığında göreceğiz ki politik olarak güçlenen Kürt siyasetinden devlet korktu ve bu hareketi terörize etme yolunu seçti. Ancak yine de kanaatimce devlet tüm bu politik kanalları açık tutsa dahi PKK tahayyülünü ettiği kurtuluş modelindeki şiddete başvurmaktan çekinmeyecekti. Bu soruya bağlı olarak şu da sorulabilir, şayet şiddete başvurmamış olsaydı halktan bu kadar bir teveccüh bulabilir miydi? Bence bulamazdı. Devlet burada baskı uygulamalarıyla büyük bir planlama yaptı. Diyarbakır Cezaevi bu planlamanın en büyük ayaklarından biri.

Buradan çıkan insanlar soluğu Bekaa’da aldılar. Tüm bunları bir araya getirdiğimizde şunu söyleyebiliriz; PKK devletin uygulamaları ile değil kendi kuruluş mantığına göre basit bir siyasi değerlendirmeyle silahlı mücadeleyi benimsedi. PKK’liler şuna inanıyorlardı: “Kürdistan bir sömürgedir, ve sömürgeye karşı savaş ancak silahlı mücadele ile mümkündür”

Kitapta Mandela ile Öcalan’ın önderlik ettiği hareketler karşılaştırılıyor. Ancak bir çok siyasetçi silahlı mücadele veriyor olmaları bakımından PKK ile IRA’nın daha çok benzerlikler taşıdığı kanaatinde. Mandela ile Öcalan’ın seçilmiş olmasının nedeni nedir?

İki lider arasında benzerlik ve benzemezlikler üzerinden bir analiz yapmak yerine Güney Afrika’daki kurtuluş hareketi ile PKK arasındaki benzeyen ve benzemeyen yönleri bilmenin çok öğretici olduğunu düşünüyorum. PKK’nin devlet tarafından ve yine devlete karşı, ‘özerkliği’ önemli oranda engellenmiş bir hareket olduğunu düşünüyorum. Türkiyeli aydınlar yürüttükleri tartışmalarda, neden Kürtler’in ve dolayısıyla Türkiye’nin bir Garry Adams’ı olmadığını ya da Öcalan’ın neden Mandela’ya benzemediğini sıklıkla yinelerler, ancak bu tartışmanın içini doldurmazlar işte okuyucu bu kitapta bu konuda yapılmış analizler bulacak.

Ayrıca son otuz yıllık savaşın bütün sorumluluğunu Öcalan’a ve Kürt hareketine yıkmasının da adil olmadığını düşünüyorum. PKK hangi koşullarda kurulmuş olursa olsun devlet Kürt hareketinin ve PKK’nin tüm davranışlarını yakından izlemiş ve provoke etmiştir. Provoke ederken de insanların ölümleri ya da katliama uğraması bu türden insani maliyetler devletin çok umrunda olmamıştır. Bu bakımdan Mandela ve Öcalan kıyaslamasını yapmış olmamda haklı olanın da hakkını teslim etmek gibi bir amacım da var. Öcalan ve örgütünün değişime açık bir hale gelmesi ya da getirilmesi için Güney Afrika modelini bilmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sadece PKK dışında insanlar okusun diye değil PKK’nin politik zihniyetini paylaşan insanlar da belki bu şiddet döneminde değişimin kaçınılmaz olduğunu görebilirler ve tıpkı Mandela’nın kendisi gibi Öcalan’da değişimin önünde direnen ve belirli bir statüko sergileyen güçlere karşı bir politik hattı savunabilir umuduyla hareket ediyorum. Bu olmaz ise PKK’nin mevcut anlayışını her iki toplum için de felaketi getirmeye aday bir anlayış olarak görüyorum.

Öcalan bir röportajında Türkiye’deki siyaseti kastederek “Sizin önderlik sorununuz var. Ben örgüte fikirlerimi, gerekirse tüm örgütü de karşıma alarak, benimsetebiliyorum ama sizin böyle bir önderiniz yok.” diyor. Bu PKK’nin barış istediği dönemlerde de önümüze çıkan bir engel olarak durmadı mı çoğu kez?

Aslında bahsi geçen yıllarda PKK’nin içerisinde ciddi bir tartışma başlamıştı. PKK’nin önünde iki seçenek vardı; silahlı mücadeleyi sonlandırıp siyasal kanallardan bu mücadeleyi yürütmek ya da silahlı mücadeleyi devam ettirmek. Ancak barış niyetlerinin devlette bir karşılığı olmadı ne yazık ki. Barış anlayışına uygun tek siyasetçi Turgut Özal idi. Onun da arkasında bugün Erdoğan’ın sahip olduğu siyasi desteğin onda biri bile yoktu. Özal’da devlet geleneğini tanımadığı için hayatından oldu diye düşünüyorum. Tanısaydı zaten tek başına böyle bir girişimde bulunmazdı. “Kürtlerle federasyonu bile konuşuruz” gibi bugün bile seslendirilmeyen bir söyleme kadar varıyordu söyledikleri. Öcalan Türkiye’ye getirildikten sonra bile böyle bir lider bunalımı Türkiye tarafında yaşandı. Bunu artık biliyoruz, İmralı süreci bugün Ergenekon’dan tutuklu bazı üst rütbeli subaylarca yönetildi. Ve Öcalan da, sorunu askerle çözeceğine inandı. AKP’nin seçimlerden üç defa galip gelmesi de Öcalan’ın fikirlerinin değişmesine yetmedi. PKK, AKP’yi sorunu çözmek konusunda bir muhatap olarak görmedi. Buna karşın AKP’de BDP’yi muhatabı olarak değil, siyasi bir rakip olarak gördü. BU rekabet hala sertleşerek sürmekte..Kürt siyaseti AKP’nin iktidardan uzaklaşması üzerine kurulan bir amaca yöneldi.. Bunu yapıyor olması ise bölgede kendisine rakip olan tek partinin AKP olmasıyla ilişkilidir. CHP ve MHP’nin bölgede BDP’ye alternatif oluşturabilmesi olanaklı değil, sadece AKP ve BDP yarışıyorlar.

Şu an itibariyle BDP’nin politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

BDP’nin bir yol ayrımında olduğunu düşünüyorum. BDP, KCK sistemiyle politika yapamaz hale getirildi. PKK herşeyden önce BDP’nin siyaset tarzına ve heterojen yapısına güven duymuyor. O daha saf ve homojen bir anlayış ile kitlenin yönetilmesini istiyor. Bu da KCK modelinin kendisidir. Sorun sadece devletin operasyon yapmasında değil, Devlet herhangi bir operasyon yapmasa bile ortada ciddi bir sorun var. Sorun bugün Türkiye’nin legal kabul ettiği siyasi hareket-BDPile KCK arasında yaşanıyor. Türkiye toplumunun BDP ile ilgili kaygıları bir hayli azalmıştır. BDP’nin Kürtleri kısmen, belli oranlarda temsil eden bir oluşum olduğunu Türk toplumu anlamakta çok fazla zorlanmıyor. Siz bunun karşısına KCK’yi çıkardığınız da Türk toplumu bunu anlamak ve kabul etmek zorunda değil. Bu bir kenara Kürt toplumu da bunu anlamıyor zaten. KCK’nin kuruluş amacını anlayabiliyorum ama bunu zaman ve tarih dışı bir oluşum olarak niteliyorum. Bu örgütlenme modeli ile ne Kürt siyasetinin temsili ve ilerletilebilmesi ne de Türk toplumu ile sağlıklı ve modern ilişkiler kurulabilir. Aslında herşey çok basit bir yöntemle çözülebilir. Kürt siyasi hayatıyla ilgili tüm kararların BDP Parti Meclisi’nde tartışıldığı ve alındığı bir model ve anlayış gerekiyor. Bu bakımdan umut, BDP’nin KCK’leşmesinde değil, KCK’nin BDP’leşmesindedir. Kürt siyasetinin bu yolla özerkleşmesidir.

Kürt siyasetinin en önemli sorunu sizce bu mudur?

Türkiye’deki Kürt hareketinin en önemli sorunu özerklik sorunudur. İstediği siyasi-kültürel özerliği, kendisi özerk olmasa nasıl talep edebilir, talep etse bile nasıl elde edebilir? Şiddete ve miadını doldurmuş olan her anlayışa karşı özerk bir Kürt hareketi..Şiddet var olduğu sürece Kürtlerin ve Türkiye’nin, sorunu çözebilecek bir referandum ya da başka bir yolu deneyebileceği kanısında değilim. 2004 yılında PKK’ye tekrar silahlı mücadele kararı aldırılmamış olsaydı sorun bu noktaya gelmezdi..

Karar alındı mı aldırıldı mı?

Karar aldırıldı diyorum çünkü kongreye tanıklık eden ve katılan bir çok kişi, aynı şeyi söylüyorlar. İmralı’dan gelen avukatlardan birinin yapacağı konuşma öncesinde liderlerden bir çoğu savaşın sürmemesi yönünde tavır koyuyor ancak aynı kişiler konuşma sonrasında çıkıp özeleştiri veriyorlar. Öncesinde bir komutan İmralı’da Öcalana gidiyor ve şöyle söylüyor: “Devlet sizi bu yoğunlukta bir savaşla ciddiye almaz, savaşı sertleştirmeniz gerekli” İmralı’da Öcalan ile ilişki içerisinde bulunan devlet görevlilerinin savaş yanlısı tutumu da burada belirleyici olmuş görünüyor. Bu yüzden PKK ne IRA’ya ne de Mandela’nın hareketine benzemiyor. Onlar özerkliklerinden bu kadar şey kaybetmemişlerdi.

KCK tutuklamaları ve Öcalan’ın 6 ayı aşan tecriti bu süreçlerin hepsini zora sokmuyor mu? Yani devletin barış konusundaki yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devlet sorunu erteliyor ve demokratik zeminden giderek uzaklaşıyor. Bunun AKP’ye de bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Özellikle Ortadoğu’da bu büyüklükte alt-üst oluşlar yaşanıyorken kendi Kürt sorununu halletmemiş ve hala bu sorunla meşgul olan bir AKP’nin dünyanın ona biçtiği rolleri üstlenebilmesinin olanaksız olduğunu düşünüyorum. AKP, Silvan eylemine kadar sürdürdüğü en üst düzeyde diyalog ve müzakere sürecinin kesintiye uğratıldığını ve aldatıldığını söylüyor.

Aynı şeyi muzakereleri ses tapeleri çıkana kadar yalanlayan Başbakanın sözleri dolayısıyla PKK’de düşünüyor olamaz mı?

Düşünüyordur. Silvan olayının askerlerle gerillalar arasındaki rutin bir karşılaşma ve çatışma olmadığını, Eruh ve Şemdinli baskınları kadar önemli ve süreci başka bir hatta taşıyan yeni bir başlangıç olduğunu yazmıştım.. İlerleyen süreç de bana yanılmadığımı gösterdi.

Eylemin yapıldığı gün Diyarbakır’da Demokratik Özerklik ilan edilmesi de ayrıca bunun planlı ve programlı bir eylem olduğunun göstergesidir. Hükümet muhataplarında görmek istediği güvenin Silvan’la beraber yok olduğuna inandı..Silvan saldırısı, AKP’yi önemli oranda geri çekilmeye zorlayan bir olay oldu ve bu olayla birlikte demokratik zeminden günden güne uzaklaşıldı. Dolayısıyla tekrar başa dönmek için, Öcalan’a yönelik tecritin de sona ermesi gerekir. Öcalan’ın bir biçimde konuşmasının sağlanması gerektiğini düşünüyorum.

Bir çok yönüyle konuyu irdeledikten sonra kitap çözüm olarak neyi öneriyor peki?

Kürtler arasında barış amaçlı ulusal bir konferansın gerekli olduğunu düşünüyorum. Tabii bunun için Öcalan’ın konuşabiliyor olması gerekli. Kürtlerin, Türklerle masaya oturmasında şiddet barındıran herhangi bir anlayışın yararlı olmayacağını düşünüyorum. Kürtler Türklerle müzakere masasına ancak tek bir ses olarak oturabilirler. Siyasi kanat ayrı, silahlı kanat ayrı, bu olmaz..Müzakere masasına oturacak grubun BDP olması ise en makulü ve en gerçekçi olanıdır. Tabii sadece BDP değil, Kürt sivil toplum örgütlerinin ve hatta silahsızlandırılacak olan hareketin merkez üssü olması dolayısıyla Güney Kürdistan’ın yönetiminde bulunan Celal Talabani ve Mesut Barzani’nin de süreçlere dahil edilmesi ve fikirlerinin dinlenmesini de çok önemli buluyorum. Silahsızlanmanın bir teknik mesele değil siyasi bir mesele olarak algılanmasının önemi büyüktür. Sorunun çözümünü, silahı elinde tutanlarla sınırlamamak gerekir. Sivillerin silah bırakmak konusunda silahı tutanların adına müzakere yürütebilecek güçte olması gerekmektedir. Çünkü silahsızlanma teknik bir mesele değil, siyasi bir meseledir. Bu bakımdan da BDP’ye ve diğer sivil toplum örgütlerine büyük görev düşmektedir. Silahları bırakmak kitapta da uzun uzadıya anlatıldığı gibi bir yenilgi ya da geri çekilme olarak algılanmamalıdır. Silahları bırakmak tarihi bir zorunluluk olarak kabul edilmelidir. Anlamamız gereken şu ki, Şiddet ve silah ne devlet ne de PKK ve Kürtler için bir sigorta değildir artık.

Röportaj: Cihan Keyif / TARAF

Yorum Gönder

Toplam Yorum Sayısı 1

Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

Rubar 5 yıl önce yorumlandı

Sayın Miroğlu doğru söylüyor. Dünya'nın hiçbir yerinde Yerel Özerklik için silahlı mücadele verilmez. Bağımsızlık için savaşıyorsanız o zaman siyasetinizi netleştiriniz demek gerek Leyla hanıma. Nitekim dün Kemal Burkay'da benzer tespitler yaptı: Kemal Burkay, şu anda PKK ve BDP'nin demokratik özerklik isteğini dile getirdiğini, bu durumda sınırlara, herhangi bir bayrağa gerek olmadığını kaydederek, "Resmi dil Türkçe olsun. Öyle ise bu kadar asgariye çekilmiş talepler için dağda silahlı güç bulundurmaya ne gerek var? Ölme ve öldürmeye ne gerek var? Biz bunu Kürt halkı olarak pek ala siyasal çalışmamızla barışçıl demokratik yöntemlerle yapabiliriz. Şu 2012 yılında dünya koşulları buna çok uygun. Arap baharı yaşandı. Görüyoruz ki kitlelerin mücadelesi önem kazanıyor. Üstelik bu haklı bir mücadele. Özgürlük talebi. Onun için diyorum ki silahlar Kürt halkının sigortası değildir hiçbir zaman olmadı. Hele bu aşamadan sonra hiç değildir. Böyle bir iddiayı son derece yanlış ve tehlikeli buluyorum" dedi.

0 Kişi beğendi.