Sen inanmazsan savaşamazlar

Sen inanmazsan savaşamazlar

İrfan Aktan

09 Ağustos 2015, 00:03
AKP, savaşın meşru zeminini oluşturduğunu zannettiği anda çemberi daha da genişletecek ve “savaş hukuku” çok daha keskin olarak devreye sokulacak. Aslında savaş henüz başlamadı. Esas savaş, toplumun geneli savaşın gerekliliğine inandırıldığı anda başlayacak.

Makam için çocuklarınızı bombalar mısınız? Yoksa “çocuklarınız” arasında ayrım yapacağınıza, makamları kendinize haram mı edersiniz? Cevabını 8 Mart’ta Mardin’de konuşan Başbakan Ahmet Davutoğlu’ndan dinleyelim: “Gözyaşıyla bana sarılan bir şehit annesinin gözyaşlarını bağrımda hissettiğimde de Diyarbakır anneleri olarak son dönemde kahramanca bir mücadeleye çıkan çocukları dağa çıkarılmış annelerin ağladığını gördüğümde de aynı acıyı hissettim. 
O çocuklar bizim çocuklarımız, hepsi bizim çocuklarımız. Emin olunuz ki eğer onların arasında bir an ayrım gözetirsek, bu makamlar bize haram olsun.”Davutoğlu, bu konuşmasından üç ay sonra da (6 Mayıs) Ağrı’da PKK militanlarını kastederek şöyle diyordu: “Gençlerimizi, o güzel çocuklarımızı, dağda değil, dünyanın en gelişmiş üniversitelerinde görmek istiyoruz.

Huzur ve demokrasi bombası


Ve nihayet 7 Haziran sonrası makamı riske giren Davutoğlu, 1 Ağustos’ta mecburi mütebessim yüzüne şahin bakışlar yerleştirmiş olarak kameraların karşısında, 8 Mart-6 Mayıs’taki Davutoğlu’na yanıt veriyor: “Ben bu operasyonun adına ‘huzur ve demokrasi operasyonu’ diyorum. Bundan sonra da sınırımızda askerimize sıkılan bir kurşunun bedeli o kurşunu sıkanların tümünün tasfiyesiyle sonuçlanacaktır. Sizler ve bizler gerektiğinde bu vatan, bu vatanın birliği, bu milletin huzuru, gelecek nesillerin geleceğinin parlak olması için 
evlatlarımızı da kendimizi de feda etmeye hazırız.

Davutoğlu 24 Temmuz itibariyle Kürt meselesine dair daha önce söylediği her şeyi “sıfırlarken”, mevcut sürecin varacağı neticeyi, çözümden dönüşün maliyetini öngörmüştü: “Yarıya kadar gelindiği hissine kapıldığınız zamandır. İnsan o zamana kadar geriye dönmeyi düşünür, çünkü yol daha yakındır. Ama yarıyı geçmişse artık geriye dönüş hem daha uzun, hem daha risklidir, daha maliyetlidir. Hissediyorsunuz ki, ben nehrin yarısını geçtim. Ondan sonra geri dönmeyi mi yoksa karşıya çıkmayı mı düşünürsünüz? Artık ne olursa olsun karşı kıyıya varmaya çalışırsınız… Şu anda süreçten geriye dönmenin getireceği büyük hayal kırıklıkları olacaktır, bunun maliyeti, örgüt için de çok fazla. Çünkü barış umudu doğmuş durumda. Burada, Allah muhafaza, provokasyonlara karşı uyanık olmak lazım. Bunu değiştirecek tek şey, çok büyük bir provokatif tutum. O yüzden Bahçeli’nin söylemi tehlikeli.” (25 Mart 2013- 
Geri dönülmez noktaya geldik)

Sen inanmazsan, savaşamazlar!


Davutoğlu’nun bu sözlerinin analiz edilecek yanı yok. AKP’lilerin dünüyle bugünü kıyaslandığında, savaşa varılan yolun nasıl döşendiği görülebilir. 7 Haziran sonrasında girişilen savaşın sebebi, evlatların neden fedai kılındığı herkesin malûmu. Fakat iktidar, savaşa güçlü bir gerekçe bulmak için kendi hakikatini tesisle uğraşıyor. Toplumu savaşa ikna etmek için, daha önce söyledikleri her şeyi savaş borazanlarının sesiyle bastırmaya, unutturmaya çalışıyor.


Klasik ajitatif söylemler iktidar medyası tarafından insanlığa dair ne varsa bir kenara bırakılarak yaygınlaştırılıyor. Ölülerin üzerinde tepinen “troller”, medyadaki habis kalemler vardiya usulü çalışıyor.


Sahada muhabir bulunduran Kürt medyasına yönelik açık bir karartma başlatıldı: Çok sayıda web sitesi, ajans kapatıldı. Twitter’da suç teşkil etmediği, ama hakikatleri naklettiği için çok sayıda hesabın kapatılması için düğmeye basıldı. Bunun henüz başlangıç olduğunu hepimiz biliyoruz. AKP, savaşın meşru zeminini oluşturduğunu zannettiği anda çemberi daha da genişletecek ve “savaş hukuku” çok daha keskin olarak devreye sokulacak. KCK operasyonları sırasında nasıl bir söylem üretildiyse aynısı tekrarlanacak. Dolayısıyla aslında savaş henüz başlamadı. Esas savaş, toplumun geneli savaşın gerekliliğine inandırıldığı anda başlayacak. 24 Temmuz’da ilk adımı atılan strateji, 1980’lerden bu yana herhangi bir iktidarın kamuoyunu ikna etmekte en çok zorlandığı ilk savaş özelliği de taşıyor. O yüzden, savaşın önündeki en büyük engel, savaşın gerekliliğine, bunun için edilen yalanlara, algı operasyonlarına inanmamaktır. Siz inanmazsanız, savaşamazlar!


Sözde mezarlık


Ortadoğu yeni bir vahşetin gri arenası haline geldi. Dünyaya yeni gelmiş bebekleri analarının memelerinden koparıp ateşe atmaya yeminli bir güruh, IŞİD adı altında kan ve vahşet saçarak ilerlemeye çalışıyor. Uluslararası güçler kâr-zarar hesapları yapıyor; yayılmacı emelleri olanlar ellerindeki kanı gizlemek değil, dehşetin silahı yapmak üzere sahnede boy gösteriyor.


Türkiye’de ise düşman bellenenleri “tasfiye” etmek üzere her türlü hilekârlığa başvuran, samanlıktaki iğneyi bulup savaşlarına gerekçe uyduran devlet, ölülerin bile dirilmesinden korkar hale geliyor. IŞİD’e karşı savaşırken hayatını kaybeden 
YPG’lilerin cenazelerini günlerdir yaz sıcağında bekleten devlet daha önce öldürdüğü PKK militanlarının mezarlıklarını da “güvenlik” çemberine alıyor.

“Bölücü Terör Örgütü’ne ait sözde mezarlıkların etrafında bulunan müştemilatın yıkılması ve sözde mezarlıkların yakınında bulunan teröristlerin etkisiz hale getirmek maksadıyla icra edilecek operasyonlar esnasında vatandaşların zarar görmesini önlemek ve bölgede güvenlik güçlerimize hareket serbesti sağlamak için sözde mezarlıkların yer aldığı Bestler-Dereler, İncebel Dağları, Faraşin Bölgesi, Altın Dağları ve Cudi Dağı valiliğimizce 15 gün, mütakiben Bakanlar Kurulu Kararı ile 6 ay süre ile Geçici Askeri Güvenlik Bölgesi ilan edilmiştir.”

(
Şırnak Valiliği’nden flaş karar!)

Şırnak Valiliği’nin 30 Temmuz 2015 tarihli bu açıklamasını rutin bir haber olarak değil, tarihî bir belge olarak saklayalım. Aslında valiliğin “sözde mezarlık” tabiri yanlış değil. Zira oralarda vurulan gençlerin ruhunun bölgede nasıl canlı durduğunu gözlem yapma kabiliyeti olan herkes teslim eder.


Parantezin içindekiler


Diğer taraftan bu beyanat Kürtlere son derece önemli bir mesajı tekrar ediyor: Türkiye Cumhuriyeti devleti fabrika ayarlarına geri dönüyor. O fabrika ayarları ki, kurulumu 1930’larda yapılmıştı. 19 Eylül 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, Ağrı İsyanı’nın bastırılmasını bir mezar karikatürüyle okurlarına müjdelemişti. Mezar taşında şu cümle yazılıydı: “Muhayyel Kürdistan burada meftundur.” Üzerine sayısız makale yazılmış olan bu karikatürden başlayıp tüm Cumhuriyet tarihindeki uygulamaları özetlemek bu yazının sınırlarını aşar. Fakat bu karikatürün güncel versiyonu, 29 Temmuz 2015 tarihinde ajanslara şu başlıkla düştü: “
Bombalara şehitlerin isimleri yazıldı”.  28 Temmuz’da PKK yerleşkelerine yapılan operasyonda kullanılan bombaların üzerine hayatını kaybetmiş olan askerlerin isimleri sıralanmış ve en altına da “Ne mutlu Türküm diyene” yazılmıştı. Meali; 1930’ların ruhunu yeniden diriltmeye çalışan bu devletin sınırları içinde kendine Türküm dediğin sürece “mutlu” olabilirsin! Oysa Türkün mutluluğunun da muktedirin yanında durup durmamasına bağlı olduğunu biliyoruz.

Hafızanın gücüne yaslanmayı sürdürerek bitirelim. 18 Mart 2013. Davutoğlu konuşuyor: “Makro düzeyde politikayla, ortak akılla, yüzyılın parantezini kapatmak… Çözüm süreci ile birlikte sadece Türkiye’deki bir meseleyi değil, bütün bir coğrafyayı kucaklamak, sömürge ulus-devlet dönemi tahribatlarını büyük değişim süreci içinde, büyük restorasyonla çözmek… Yüz yıl önce çizilmiş suni sınırlara tabi olmamak kararlılığındayız.

(
Davutoğlu rüzgârı ve restorasyon)

Erdoğan ve Davutoğlu, “parantezi” kapatmadı, parantez onları kapattı. Şimdi geçmiş yüzyılın parantezini açık tutmak için klasik başetme yöntemlerini tekrar tedavüle sokuyorlar, ama o parantezi er veya geç barış isteyenler kapatacak. Savaşı, ölümü vaat edenler ise tüm hülyalarıyla beraber eski parantezin içinde hapsolup kalacaklar.


ZETE HABER



Yorum Gönder