Şeyh Said

29 Ekim 2011, 00:34
Şeyh Said

1865’te doğdu Şeyh Said. Babası, Şeyh Mahmud Fevzi’dir; dedesi, Şeyh Ali Septi Efendi. Şeyh Ali, Şeyh Halid-i Bağdadi hazretlerinin halifesidir. Bir ihtimal, kendileri de yörenin pek çok büyüğü gibi Kadiri dergâhından Şeyh Halid-i Bağdadî vesilesiyle Nakşibendî dergâhına geçmiştir. Aslen, Bismil ile Savur arasındaki Çılsütun Köyünden olan Şeyh Ali, Lice-Hani yörelerinde bir süre kaldıktan sonra Palu’nun Kelhasi Köyüne yerleşir. Talebeler yetiştirir. Halka irşadda bulunur. Çevrenin manevi hayatının öncüsü olur. Şeyh Ali’nin oğulları da babalarının yolunda manevi terbiyeyi alır, hem ilim öğrenir hem amel eder. İlim, zihinlerini açar. Amel, kalplerini aydınlatır. Medresede ders, onlara sistematik düşünme kabiliyeti verir. Halka irşad, onları toplum hakkında derin bir bilgiye ulaştırır. Şeyh Said’in babası Şeyh Mahmud, irşad vazifesiyle Hınıs’ın Kolhisar Köyüne yerleşir.

Şeyh Said, onun yedi oğlunun en büyüğüdür. “Medresede Şeriatı öğrenir, 12 ilmi tahsil eder. Tekkede tasavvufi bir hayat yaşayarak onun inceliğine, hikmetine, aşk ve şevkine vasıl olur. Bu şekilde kalp tezkiyesini, gönül tasfiyesini icra etmiş olur.” “Medrese hayatını yaşamış, ilmin ışığında gönül âlemine bakarak, bu âlemle de (müşahede edilen dünya ile de) meşgul olmuştur.” Böylece hem zihni hem kalp gözü açılmış ve pek çok gelişmeyi çevresindekilerden daha erken fark etmiştir.

Şeyhin ailesi de çevresi de âlimlerden oluşuyordu. Kardeşi Şeyh Bahaddin Hınıs Müftüsüydü. Amcası Şeyh Hasan, Palu Müftüsüydü, sonradan Çan nahiye müdürü olmuştu. Hanili Salih Bey, onun müridi ve dostuydu. Salih Bey, “ulum-u Arabiye, ulum-u diniye-i aliye’yi tahsil etmiş, kendi başına bazı fünunu öğrenmiş*”; “Arapça, Türkçe, Farsça, Kürtçe (Kurmanci ve Zazaki) biliyordu; biraz da Fransızca bilir. İngilizceyi de Ermeni bir muallimden biraz okumuştu.*”

Salih Bey; Ziya Gökalp, Diyarbakır’da iken onunla tanışıyordu ve onun çizgisini değiştirmesi üzerine onun hakkında hicviyeler de kaleme almıştı. İstanbul ve Ankara basınından haberdardı. Mehmet Akif ve arkadaşlarının çıkardıkları Sebilürreşad dergisini okuyor, böylece İstanbul’daki âlimlerin ve Müslüman aydınların Türkiye’deki değişimi nasıl gördüklerini öğreniyordu. Yıl 1924… Kasım ayından hemen sonrası Ankara’dan gelen haberler iyi değildi.

“Medreseler kapandı. Şer’iyye ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı. Gazetelerde bir kısım dinsiz yazarlar, dine hakaret etmeye, Peygamberimiz aleyhisselatu vesselama dil uzatmaya cüret ediyorlar.” Şeyh Said, bazı risaleler görmüştü: “Abdullah Cevdet; Musa mağrur iken, İsa meşhur iken, Muhammed emin iken bunlar bir din çıkarmışlar da bu kadar ukala bir din çıkaramazlar mı, diyordu.**” 

Bu küfrî sözler, Şeyhin ve arkadaşlarının canını sıkıyordu. “İzmit yazarlarından Kılıçzade Hakkı, Fahr-i Kainat Efendimiz hakkında itale-i lisanda (kötü sözde) bulunmuştur… (Açılan dava üzerine adam) önce para cezası almış, sonra Temyiz mahkemesince (Yargıtay) berat etmiştir.**” “Meşihat-ı İslamiye, kız mektebi yapılmış, piyano ve keman çalıp sabaha kadar orada eğleniyorlarmış.**” “Muş Mebusu İlya Sami (Atanmış milletvekili, seçilmiş değil) ve iki kişi ‘Reddiye’ diye bir kitap çıkarmışlar, müctehitlerin zaman-ı sabıkta halifelerin dalkavukluğunu yaptığını yazmış.**” “Fermasonluk haberleri alınıyordu.**”

Şeyh, bunları okudukça “Cibilliyet-i İslamiye’si ile mahzun oluyordu.**” Şeyhin görüş alışverişinde bulunduğu şahsiyetlerden biri de: müridi ve kayınbiraderi Cibranlı Albay Halit Bey’di. Halit Bey, Harbiye’yi bitirdikten sonra Ermeni ve Ruslara karşı zaferler kazanmış büyük bir komutandı. Erzurum’da Garnizon Komutanı iken, Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey’le birlikte Azadi örgütünü kurmuştu. Türkiye’de Lozan sonrasında başlayan değişimi, Yusuf Ziya Bey üzerinden de günü gününe takip ediyor; Cumhuriyet projesinin İslam için ve kimlikleriyle hakları İslam ve Şeriat üzerinden tarif olunan Kürtler için nereye varacağını iyi biliyordu. 

Ankara’daki gelişmeyi, Kemalist ideoloji profesörlerinden Neşet Çağatay, “Türkiye’de Gerici Akımlar” adlı kitapçığında şöyle anlatıyordu: “1923 tarihi, Türk milletinin kaderi bakımından çok önemli bir dönüm noktasıdır. Bu tarihte monarşik idare bırakılıp Cumhuriyet rejimine geçilmiş… Bin yıldır kader ve kültür birliği yapılan İslam dairesinden ayrılıp Batı kültür ve medeniyet dairesine girilmiştir. Bu, bir milletin tüm bir silkinişi ile bin yıllık bir geçmişi bırakıp kendisine yepyeni bir hayat yolu çizmesidir ki böyle bir örneğe tarih boyunca ender rastlanır.” Lozan’da İslam üzerinden bir Türklük tarifi yapılmıştı; Müslüman olanlar Türk; gayri Müslimler azınlık diye kabul edilmişti. Mustafa Kamal ve İnönü; antlaşmanın en mühim kavramlarından “Türk” kavramını tamamen kendilerince yorumluyorlardı. Ziya Gökalp ve hocası Moiz Kohen (Munis Tekinalp)’in “Türk” tarifini sürece uydurarak, ‘Türk’ü “Göklerden (haşa) ilham almayan, geçmişe (dine) sırtını dönmüş, modern akıl ve bilimi kendisine mürşit edinmiş, medeniyetin ışığını çağdaş Garp’te arayan ve böyle bir Türk olmaktan mutluluk duyan her kişidir” kalıbında tanımlıyorlardı. Türkiye’yi bu yöndeki tektip bir vatandaş üretimi için dizayn edeceklerdi. 

Müslüman Türk’e dinini unut, Müslüman Kürde de hem dinini hem Kürtlüğünü unut ve şablonumuzun içine gel diyeceklerdi. Bunu ne Müslüman Türk ne de Müslüman Kürd kabul edebilirdi. Laik devrimler, henüz Diyarbakır yöresinde pratik hayatta izlenmiyordu. Ama “hükümetin muğayir şer’-i şerif harekâtı*” belli olmuştu. Şeyh Said ve arkadaşları bu durumdan derin bir te’sir altında kalıyorlar*, duyduklarını Müslüman halkla paylaşıyorlardı.

Şeyh Said; Şeyh Halid’in medrese-tekke ve mirliği birleştiren hareketinin en belirgin temsilcilerindendi. O da, Şeyh Ubeydullah-ı Nehri gibi “mir” değildi ama mes’uliyet hissi, onu toplumun hem manevi hem dünyevi rehberi yapmıştı. Ortada bir kötülük vardı. Şeyh Said, o kötülüğe diliyle ve eliyle karşı koymamak için gözlerini kapatamaz, kulaklarına pamuk tıkayamaz, şuurumu bastırayım, hislerimi saklayayım diye toplumun dışına çıkamazdı, inzivaya çekilemezdi. Onun akidesi ve gördüğü terbiye bunu kabul etmezdi. “Medreselerin kapatılması emri verilince her tarafta su-i tesir yaptı, dinlerini öğretmek men olunca teessür başladı… Dini teessür, bir cinnet-i muvakkate hâlini almıştı. Ahali intihar edercesine ileri atılıyordu*” “Dinimiz uğruna birkaçımız ölelim, Diyarbekir’i ele geçirelim*” sesleri duyuluyordu.

Şeyh; âlimlere, şeyhlere mektuplar yolladı. Onlara “hükümetin getirdiği dinsizliğe, kuvvetle karşı koymayı**” teklif etti. Kimi cevap vermedi. Çan Şeyhlerinden Şeyh Eyyüb ise “Millet yeni muhacirlikten dönmüş, cihan harbinde yıpranmışız, hükümete karşı hükümet lazımdır,… Ben cephede alay komutanlığı yapmışım, hükümetin de milletin de gücünü biliyorum***” diye cevap vermiş; imkân ile mesuliyet arasında bağlantı kurmuştu. Bunda kuşkusuz, şehir merkezlerindeki medreselerin kapatılması ve ancak büyük merkezlerdeki bazı memurların açıktan içki içmeleri dışında inkılâpların etkisinin yöremize ulaşmamasının da etkisi vardı.

Öyle ki o günlerde özellikle Genç (Darahini) ve çevresinde idare neredeyse tamamen çoğu şeyh evladı olan kadıların elindeydi. Geleneksel çizgideki âlim ve şeyhler, kadı gibiydiler. Ancak vaka vuku bulduğunda hüküm veriyorlardı. Hâlbuki Şeyh-i Piran, mesuliyet sahibi bir emir hassasiyetiyle, aldığı haberlerin nereye varacağını ve Meclis’te alınan kararların Müslüman toplumun hayatı üzerinde nasıl bir netice doğuracağını hesaplıyor; irade-i cüziye sahibi olduğunu unutmuyor**, önderi olduğu toplumun başına gelecek manevi felakette kendisinde sorumluluk buluyor; meselenin imkân-mesuliyet sınırını aştığını düşünüyor ve tehlikeye karşı tedbir öneriyordu: Bir araya gelelim, istişare edelim, hükümete çağrıda bulunalım, olmazsa karşı koyalım.

Bu durum İstiklal Mahkemesi önündeki ifadesine şöyle yansıyordu: “Risale yazıp şeriat ahkâmını tasrih ederek kanunları da şeriata mutabık bir şekilde talep etmek istedik, Meclis-i Mebusan’a göndermek istedim.” “Evvala bu fikri kitabetle halletmek için gidip münakaşa-i ilmiye yapayım dedim ve bazı rüfeka bulmak istiyordum, fakat kader-i ilahi beni Piran’a sürükledi. Piran vakası çıktı, önünü alamadık.” “İmam Şeriat ahkâmını icra etmezse dedim, bu şer’an isyanın cevazına delildir. Vakta ki (bu vaka) vuku buldu, işte Şeriat (isyan) vaciptir” diyor.”

Kıyam Başlıyor

1924’teki Nasturi (Asuri-Suryani Hırstiyanları) olaylarını soruşturmakla görevli Divan-ı Harp, Binbaşı Kasım gibi muhbirlerin Azadi örgütünün faaliyetleriyle ilgili raporlarını değerlendirmek üzere Bitlis’e gelmiş, Eylül-Ekim aylarında eski Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey; 20 Aralık’ta da Cibranlı Albay Halit Bey tutuklanmıştı. Halit Beyin tutuklanmasından sonra Şeyh’in de ifadesi isteniyordu.

Şeyh, yaşlı ve rahatsız olduğunu belirterek Bitlis’e gitmedi; Hınıs’ta ifade verdi ama kıyam hazırlıklarına da devam etti. Şeyh Eyyüb’ün (Çan şeyhi) vefatından sonra Çan’a gitti; ardından Genç vilayetine geçti. O günün tanıklarının verdiği bilgiye*** göre, Genç Valisi, durumu hükümete rapor etmek için onunla görüşmek istedi. Şeyh Said, görüşmeyi vilayette değil, valinin evinde olması, valinin hanımının karşılarına çıkmaması ve valinin başına takke koyması şartıyla kabul etti. Şeyh, kıyam hazırlıklarını validen sakladı, ardından Piran’a kardeşi Şeyh Abdurrahim’in yanına gitti.

Hınıs’tan Çan’a, Çan’dan Çapakçur (Bingöl), Genç ve nihayetinde Piran’a uzanan seyahat sırasında Çapakçur Kaymakamı Çan Şeyhi Şeyh Mustafa, Şeyh İbrahim (eniştesi) ve Şeyh Şerif gibi mühim âlimlerin görüşlerini aldı. Şeyhin oğlu Şeyh Ali Rıza, bu gelişmelerden bir süre önce Halep üzerinden İstanbul’a gitmiş; Seyyid Abdulkadir gibi büyüklerle görüşmüş ve oradan dönüp muhtemelen 10 Şubat 1925’te babasıyla bir araya gelmiş; ona İstanbul ve Ankara’daki gelişmeleri aktarmıştı. Ali Rıza, kesin olarak kıyamdan yanaydı.

13 Şubat 1925’te Şeyh Said ve yanındaki takriben üç yüz kişi Piran’da Şeyh Abdurrahim’in evindedir. Hükümet; Teğmen Mustafa’nın komutasındaki küçük bir jandarma birliğini Piran’da, Şeyh Said’in yanında olup askerlik işlemleriyle ilgili aranan birkaç kişiyi sözde yakalamak için görevlendirir. Şeyh, onları teslim etmez ve durumu idare etmeye çalışır. Teğmen Mustafa direnir, Şeyh Abdurrahim ve arkadaşları onlara silahla karşılık verir. 

Dönemi anlatan bir tanığın ifadesiyle “Hükümet neyi doğuracağını bildiği bir hamileye düşük yaptırır.***”
(firavun'un, Musa'nın zuhuru korkusu ile: bebekleri katlettiği, düşürdüğü gibi)
Bu hadise olmasaydı (kıyam) “Kitabeten hitabeten belki bir sene sonra olurdu, belki altı ay sonra olurdu yahut olmazdı**”.
Şeyh Abdurrahim, muhtemelen 25–26 yaşındadır; yiğittir, samimidir ancak ya Şeyhin uzun yolculuğundan habersizdir ya da heyecanına yenik düşer ve Şeyhi program dışına çıkarır. O olaydan sonra da itaatin olduğu her noktada zafer vuku bulacak, heyecana yenik düşme veya başka nedenlerle itaatsizlik durumunda ise zarar edilecektir.

Şeyh, derhal komutanlarını tayin eder. Bütün cephe komutanları Şeyh ve âlimlerden oluşur; yardımcılıklarına ise ağalar ve iyi savaşçılar (agitler) verilir. Kıyam boyunca, şeyhler ve âlimler hakkıyla itaat eder ancak ağalar ve ahali yer yer denetim dışına çıkar, bildiği gibi davranır. Piran Hadisesinden sonra, Şeyh Said ve yanındakiler, yol boyunca katılanlarla birlikte Darahini’ye doğru hareket ettiler; şehir 16 Şubat’ta ele geçirildi, şehrin valisiyle küçük askeri birlik esir alındı.

Darahini, geçici başkent ilan edildi; valiliğe de Modan aşireti reisi: Fakih Hasan atandı. Çapakçur (Bingöl) cephesi komutanı Şeyh Şerif’ti; bu cephe Elazığ’a kadar uzanacaktı. Muş Cephesi Komutanı: Şeyh Abdullah ê Melekan’dı; Erzurum’da bu cepheye aitti. Maden cephesi komutanı: Şeyh Abdurrahim’di. Şeyh Abdurrahim, Siverek’e kadar uzanacak, orada Şeyh Eyyüb’ün kuvvetleriyle birleşecekti. Diyarbakır cephesi komutanlığını ise Şeyh bizzat kendi üzerine almıştı.

İstiklal Mahkemeleri Kuruluyor

Şeyh ve komutanlarının hareketi ilk kez 16 Şubat’ta Ankara basınına yansıdı. Haberin yankısı, büyük oldu. İnönü’nün tedbir almakta yetersiz gördüğü Başbakan Fethi Okyar, 2 Mart’ta Meclis’ten güven oyu alamadı, bir gün sonra da onun yerine sertlik yanlısı İnönü geçti. İnönü hükümeti, atanmış Meclis’te 4 Mart’ta, güvenoyunu aldı. Aynı gün, “Takrir-i Sükûn Kanunu” kabul edildi. Kanun, tek kelimeyle cinayetlere resmi bir kılıf hazırlıyordu. 

Buna göre kıyam bölgesine bakmak üzere ve kıyam bölgesi dışındaki ilgilileri yargılamak üzere Ankara’da olmak üzere iki İstiklal Mahkemesi kuruluyordu. Şark İstiklal Mahkemesi’nin reisi Denizli Mebusu Mazhar Müfit (Kansu), savcısı Karasi Mebusu Ahmet Süreyya (Örgeevren), üyeleri Urfa Mebusu Ali Saib (Ursavaş) ve Kırşehir Mebusu Lütfi Müfit (Özdeş), yedek üyesi ise Bozok Mebusu Avni (Doğan)dı. Ankara İstiklal Mahkemesi’nin reisi Afyonkarahisar Mebusu ‘Kel’ lakaplı Ali (Çetinkaya), savcısı Denizli Mebusu Necip Ali(Küçüka), üyeleri Gaziantep Mebusu ‘Kılıç’ Ali, Rize mebusu ‘Bakkal’ Ali (Zırh) ve yedek üyesi Aydın Mebusu Reşit Galipti.

İstiklal Mahkemelerinin verdikleri idam kararları temyiz edilmeden ve Meclis onayına sunulmadan derhal infaz edilecekti. Bu, hükümetin bölgedeki durumu “savaş” hâli gibi görmesi anlamına geliyordu. Ama bir farkla, çünkü yaşanan savaşsa esirlerin idam edilmemesi gerekiyordu. Fakat esirlerle ilgili hükümler, Libya’da İtalya’ya direnenler için geçerli olmadığı gibi Şeyh Said ve arkadaşları için de geçerli olmayacaktı. Bundan mıdır bilinmez; Türkiye Cumhuriyeti isyan sonrasında faşist İtalya’nın ceza yasasını virgülüne bile dokunmadan Türkçeye çevirdi ve adına da “Türk Ceza Yasası” dedi.

5 Mart’ta Mustafa Kamal’in çağrısıyla seferberlik ilanı yapıldı ki bu ikinci seferberlik ilanıydı. Çünkü daha önce Fethi Okyar, Çukurova yöresinde seferberlik hükümlerine tabi olanları silah altına almış ve kıyam bölgesine sevk etmişti. Şark İstiklâl Mahkemesi o kadar gaddar idi ki halk, hâlâ o mahkemeyi Şark Mahkemesi değil; Şank (idam) Mahkemesi diye anar. Pek çok yaşlı onun gerçek adının da böyle olduğunu sanır.

Hükümet, Dış Destek Aldı

Hükümet, içeride “Bu Kürtçü bir ayaklanmadır” diyerek Türk halkının desteğini almaya çalışırken dışarıda “Bu modern inkılâbımıza karşı gerici bir kalkışmadır” diyerek destek arıyordu. İngiltere, hükümetin Musul’a doğru asker yığmadığından emin olunca harekâtında serbest bıraktı; Fransa, Türkiye-Suriye sınırındaki demiryolunu hükümet ordusunun hizmetine verdi. Rusya da, Türkiye’ye desteğini bildirdi. Özellikle Fransa’nın desteği çok önemliydi. Ayaklanmanın akışını değiştiren, Suriye-Türkiye sınırındaki ve Fransa denetiminde olan demiryolu oldu.

Hükümet, Şeyh Eyyüb liderliğindeki Siverek aşiretlerinin karşı koyuşu yüzünden, Urfa-Diyarbakır hattında yapamadığı asker sevkıyatını bu demiryolunu kullanarak Mardin üzerinden yaptı. Aynı şekilde uçak yakıtı trenlerle Mardin’e taşınıyordu. Bu durum, Türkiye’nin değişik yörelerinden yüz binlerce askerin bir anda kıyam bölgesine sevk edilebilmesine yol açtı ve kıyamın bir bölgeye sıkışmasına neden oldu. Eğer bu askeri sevkıyat yapılamasaydı kıyam Irak, Suriye, İran sınırını bulacak, böylece hükümet için kontrolü imkânsız hâle gelecekti.

Türkiye, isyan sırasında ilk kez kendi hava kuvvetlerini aktif olarak kullandı, böylece hava kuvvetleri daha kuruluş aşamasında bizzat içeride, halkın bir bölümüne karşı kullanılmış oldu. Bu, “Ortadoğu orduları” denen ve neredeyse bütün savaşlarını içeride veren orduların rolü için bir örnekti. Daha önce İngilizler, Irak Kürdistanı’nda Şeyh Mahmut Berzenci kuvvetlerine karşı uçak kullanmışlardı ve yıllar sonra Saddam’ın hava kuvvetleri yüz binlerce Müslüman Kürdü ve Şiiyi katledecek, ama Amerika’ya karşı bir tek kurşun sıkamayacaktı.

Şeyh Said kıyamı sırasında hızla uçak alımına yönelen hükümet, Almanya, İtalya ve Fransa’dan yaptığı alımlarla uçak sayısını 85’e çıkardı. Pilotlar, genellikle Almanlar tarafından eğitildi ve kıyam eden ahali üzerine bombalar yağdırdı. 

Şeyh Said kıyamı, İslam dünyasında pek çok yönüyle bir ilkti. Batılılaşma projelerine karşı ilk kurşunu Şeyh Said ve arkadaşları sıkıyorlardı. Onlardan önceki bütün karşı çıkışlar, sadece protesto biçimindeydi. Bunun için Batı, bütün imkânlarıyla Kemalist hükümetin arkasında durdu. Ona, Müslüman halkın üzerine yağdırmak üzere kurşunlar, bombalar verdi. Şu bir hakikat ki bu kıyamda kurşun yerli; kurşun veren ise Rus veya Batılıydı.

Kıyam Hızla Yayıldı

Tasarlanan zamandan önce başlayan kıyam, yine tasarlanan zamandan önce genişledi. Genç (Darahini), Elazığ, Ergani, Siverek il merkezleri ele geçirildi. Diyarbakır, Şeyh Said’in planladığından çok daha erken kuşatıldı. Şeyh Said ve askerlerinin Diyarbakır öncesinde, şehir ele geçirme sorunu yoktu. Şehirlerde asayişi sağlama sorunu vardı. Şehirlerdeki istihbarat şebekeleri çökertilmemişti. Belki Seferberlik Tetkik Kuruluna yüklenen işlev o günlerde o istihbarat şebekeleri tarafından işletiliyordu. O şebekeler, kıyamı yanlış yönlendirip halkı ona karşı isyan ettirme, en azından kıyama güveni azaltma operasyonu yürütüyordu; böylece devletin görünen kuvvetlerinin yapamadığını gizli (derin) kuvvetlerle gerçekleştiriyordu.

İstihbarat elemanları, Şeyh Said’in askerleri arasına karışıp önce Darahini’de, sonra Elazığ’da yağma yapmış ve zayıf insanları yağma yapmaya sevk etmişti. Darahini’deki yağma denetim altına alınmış ancak devletin çok daha örgütlü olduğu Elazığ’da hem çok yağma olmuş hem de yağma hadisesi abartılarak aktarılmış; bu yüzden kıyam âlimlerine gönüllü olarak şehirlerini teslim eden çoğunluğu Türk, Elazığ halkı Şeyh Said’in askerlerine karşı hükümetin tarafına geçmiş ve şehri hükümete vermişti. Elazığ’da şehir meydanında hemen darağaçları kurulmuş ve idamlar gerçekleştirilmişti. Bu çok ağır bir darbe oldu. Denebilir ki kıyamın hedefine ulaşmamasında en çok bu olay, sonra Diyarbakır’a yönelik başarısız harekât etkili olmuştu.

*Hanili Salih Beyin mahkemedeki ifadesinden
**Şeyh Said’in mahkemedeki ifadesinden
***Dava Dergisi, 1991 Haziran-Temmuz özel Şeyh Said sayısı
    


Kıyamdan geriye, bunca olayın yanı sıra Şeyh Said’in son sözleri ve Hanili Salih Bey’in ünlü gazeli kaldı.

Şeyh Said, darağacına doğru giderken bir gazetecinin kendisine uzattığı deftere son söz olarak, Mekke’de şehid edilen Hz. Hubeyb(ra) idam ipine giderken okuduğu dizeleri yazar: “Bu dünyadaki hayatımın sonu geldi. Şu basit ağaç dallarına asmanıza perva etmem. Kurban edildiğimden dolayı pişmanlık duymuyorum. Muhakkak ki yolum, Allah yoludur.”

Ayrıca Şeyhin ailesi de ulaştıkları kaynaklardan şu sözleri aktarırlar:
“Dünyadaki hayatımın sonuna geldim. Milletim için kendimi kurban ettiğimden dolayı pişmanlık duymuyorum. Yeter ki torunlarımız, düşman önünde bizi mahcup etmesinler.”

Hanili Salih Bey ise son söz olarak kendisine ait şu ünlü gazeli söyler:

Gerçi enzar-ı ehibbadan dahi dûr olmuşuz.
Rahmeti mevlaya yaklaşmakla mesrur olmuşuz.
Hak yolunda müflis u hane-harab olduksa da,
Bu harabiyetle biz manada ma’mur olmuşuz.

Ehli hakkız, korkmayız idamdan berdardan,
Çünkü te’yidi ilahi ile mensur olmuşuz.
Hakimi Mübtil yedinden madrubin olduksa da,
Emri Hakla şarrı gara hakkını ifaya memur olmuşuz.

Kul bize zulmen mucazat etse de perva etmeyiz,
Şüphemiz yoktur ki, indillahta me’cur olmuşuz.
Salih’im, ehl-i salahım. Dine can kıldım feda,
Lütfü hakla taşnegan-ı ab-ı Kevser olmuşuz.

Aradan 85 yıl geçti; kıyam şehidleri hala rahmetle anılıyor; Kasım gibi hainlere ise lanet okunuyor.

Allah ü Teala’nın rahmeti Kıyam şehidlerinin ve Allah yolunda can veren bütün şehidlerin üzerine olsun. Amin!

*Hanili Salih Beyin mahkemedeki ifadesinden
**Şeyh Said’in mahkemedeki ifadesinden
***Dava Dergisi, 1991 Haziran-Temmuz özel Şeyh Said sayısı


ÖZET     
                                             

Şeyh Said 1865 yılında Erzurum'un ilçesi Hınıs'a bağlı Kolhisar Köyü'nde dünyaya geldi. Babasının adı Şeyh Mahmut Fevzi'dir. Şeyh Said'in ailesi köklü ve büyük ailelerdendir. Ailesi daha Osmanlı Padişahı 4. Murat döneminde, düşman saldırılarıyla karşılaşır. Sultan 1639'da Şeyh Said'in dedesi Seyyid Haşim'i katleder. 1639'da Kürdistan'ın, Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla iki parçaya ayrılır. Olabilir ki Seyyid Haşim de bu duruma karşı çıktığı için şehit edilmiştir.
Şeyh Said'in dedeleri şu silsileyle geliyor: Mele Haydar, Mele Kasım, Şeyh Ali Septi Amedi, Şeyh Mahmut Fevzi. Şeyh Mahmut Fevzi Palu'dan Hınıs'a gidip Hınıs'ın köyü Kolhisar'ı satın alır ve orada yerleşir. Şeyh Mehmûd Fevzi'nin yedi oğlu olur. Bunlar; Şeyh Said, Şeyh Bahaddin, Şeyh Diyaeddin, Şeyh Necmeddin, Şeyh Tahir, Şeyh Mehdi ve Şeyh Abdurrahim'dir.
Babasının ölümünden sonra bu büyük ailenin bütün sorumluluğu Şeyh Said'in üzerine kalır. Şeyh Said'in ailesi çok zengindi. Sürüleri vardı ve bu sürülerini Erzurum'dan ta Halep'e, Musul'a, Şam'a kadar götürüyordu. Şeyh Said bu arada hem ticaret yapıyor hem de gittiği yerlerde insanlarla ilişki geliştiriyordu. Bundan dolayı onu tanıyanlar ve sevenler çoktu. Kürdistan'da bir çok insan onun etkisinde kalıyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir çok Kürt yerinden yurdundan göç ettirilir. Bu dönemlerde Osmanlı, onu ve ailesini de sürmek isterler ama dönemin kaymakamını Şeyh Said tehdit eder ve ondan çekindikleri için Ona ve ailesine karışamazlar.

Şeyh Said'in Din Eğitimi
Şeyh Said ilim öğrenmek için medreseye başlar. Muş, Malazgirt, Hınıs ve Palu'da eğitimini tamamlar. Şeyh Said bilinçli ve akıllı bir insandı. Köy köy gezip İslami ve ulusal mücadele bilincini insanlara vermeye çalışır. Kürdistan Teali Cemiyeti'ne üye olur. Osmanlı'nın yıkılıp Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber Cumhuriyetin kurucuları gerçek yüzlerini göstererek İslam ve Kürt karşıtlığına dayalı politikalarını gün yüzüne çıkarırlar. Bu da Şeyh Said'in çabalarını artırır. O, bu durumda artık yerinde duramazdı. Gün çalışma günüydü.
Rêxistina Azadî, 1921'de Kürdistan Teali Cemiyeti'nin kapatılması üzerine açılır. Cemiyetin başkanı Cibranlı Albay Halit Bey idi. O, Şeyh Said'in kayın biraderiydi. Cibranlı Halit, ikinci Abdulhamit'in açtığı Aşiret Mektepleri'nde okumuştu ve iyi bir askerdi. Bu cemiyete daha sonra Hacı Musa Bey, Cibranlı Halit Bey, Hasenanlı Halit ve başkaları da katıldılar. Bitlis mebusu Yusuf Ziya 1923 yılının yaz mevsimi sonunda Şeyh Sait ile görüştü ve görüşmede bir Kürt ayaklanması örgütlemek ve bu amaçla örgütlenmeye hız vermek istediklerini belirtirler. Şeyh Sait Kürdistan'da büyük bir etkiye sahip olduğu için Rêxistina Azadî'ye davet edilir.
Rêxistina Azadi'ye üye olduktan sonra çalışmalarını daha bir ilerletir. Köy köy gezer, tanıdığı ve sevdiği insanlara mektup göndererek mücadele bilicini insanlara ulaştırmaya çalışır.

Kürdistan'da büyük bir kıyam hazırlığına başlarlar.
Cemiyetin üyeleri kendi aralarında hepsinin bildiği bir şifre diliyle iletişim kuruyorlardı. Bu şifrelerle yaptıkları görüşmelerden birinde şifre yanlış anlaşılır ve ayaklanma hazırlığı Mustafa Kemal tarafından duyulur ve Rêxistina Azadî'nin başkanı Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya 1924 yılının Ekim ayında tutuklanırlar. Bu olay üzerine başkanlık görevi Şeyh Said'e kalır.

Şeyh Said'din hanımıyla son konuşması 
Şeyh Said hazırlığını yapar ve evden çıkacağı zaman hanımı ona şöyle der:
- 'Sen bizi kime bırakıp gidiyorsun'. Bu soru karşısında Şeyh Said tarihi cevabını şöyle verir:
- ''Eğer ben ve bu bastonum yalnız da kalsak ben yine bu kafirlere karşı çıkacağım. Ne ben Hz. Hüseyin'den daha değerliyim ne de benim ailem onun ailesinden daha kıymetlidir. Eğer ben bu kafirlere karşı çıkmazsam zebaniler sarığımdan tutup beni cehenneme atarlar, siz o zaman bana yardım edebilecek misiniz? Onlar bana demezler mi; ''Ey Said Allah o kadar mal mülk verdi sana. Sen Allah için ne yaptın? Bunlar Allah'ın emirlerini ayaklar altına almışlar.
Evet ben cihada başladım ve korkanlar, cihat edemeyecekler, hastalar gelmesinler. Bu yol korkakların yolu değildir!''
ALLAH Û EKBER, ALLAH Û EKBER, 
ALLAH Û EKBER WE LÎLLAHÎL HEMD
Hz. Hüseyin de nerede şehit düşeceğini bilmiyordu. Ama onlar için her şeyden önemlisi Rablerine olan sevgiydi.
Bu arada Türk Hükümeti yetkilileri Şeyh Sait'e haber gönderip ifadesini almak istediklerini bildirdiler. Şeyh Sait ifade vermeye gitmeyip 27 Aralık günü Hınıs'tan ayrılıp Çapakçur'a doğru yola çıktı. 4 Ocak 1925 günü Şeyh Sait ve çok sayıda Kürt ileri geleni Kırkan köyünde bir toplantı yaptılar. Bu toplantıda Şeyh Said'in fetvası şuydu: ''Bizler ve Türkleri bağlayan sadece din kalmıştı, Türk Hükümeti dini de kaldırdı ve artık bizi birbirimize bağlayan hiçbir şey kalmadı.''
Bu toplantıda alınan birinci karar şuydu: Şeyh Said; Amed, Ergani, Lice, Farqin, Darahini, ve Hani'nin ileri gelenleriyle görüşecek. Ardından Çevlik'e gelecekler ve orda kıyama başlanılacak.
Şeyh Sait 12 Ocak'ta Çapakçur'da, 15 Ocak'ta Daraheni'de, 21 Ocak'ta Lice'de ve 25 Ocak'ta Hani'de idi. Şeyh Sait buralarda halk ile ve bazı Kürt önderleri ile toplantılar yaptı. Şeyh Sait Piran'da kardeşi Abdurrahim'in evinde iken, Türk askerleri evi basıp, Şeyh Abdurrahim'e sığınmış bazı Kürtleri almak istediler. Şeyh Abdurrahim, kendisine sığınmış bu insanları, Şeyh Sait orada iken vermeyi reddettiğinden, askerler bu kişilere saldırdılar. Bunun neticesi olarak askerler ile Kürtler arasında çatışma çıktı. Böyle bir provokasyon sonucu, hareket beklenmedik bir şekilde, planlanmış zamandan önce, 8 Şubat 1925'de başladı.

İsyanın başlamasi ve yayılması
Kıyam 1925 yılının Şubat başında, Kürdistan'ın bütün bölgelerinde birden başladı.
Hasanan aşireti reisi Albay Halit Bey derhal Muş'u kuşattı. Cibran Aşireti'nden Hasan Bey, çarpışmalardan sonra Hınıs'ı, Şeyh Abdullah ise Varto'yu zaptettiler. Birkaç küçük çarpışmadan sonra Ergani ve Maden de zaptedildi. Şeyh Sait, 7000 kıyamcı ile birlikte Kiği, Eğil üstüne yürüdü. Hani, Lice ve Piran'ı zaptederek 14 Şubat günü Darahini'yi tamamen ele geçirdi ve buraya Modan'lı Feqi Hesen'i vali olarak tayin etti. Darahini, Kürdistan'ın geçiçi başkenti ilan edildi. Toplanan vergiler ve tutsak alınanlar Darahini'ye gönderilmeye başlandı. Çapakçur da ele geçirildikten sonra, bütün Harput ele geçirildi. Kısa bir süre sonra da çevre aşiretlerden yardımcı kuvvetler alınarak derhal Amed üstüne yüründü.
Hükümet endişeye kapılarak derhal Sarıkamış'taki 9., Erzurum'daki 8., Amed'deki 7. tümenleri ve Mardin´deki 1., Urfa'daki 14.Süvari alaylarını, Van'daki 1. Süvari tümenini ve hudut birliklerini harekete geçirdiler.
Silvan, Beşiri bölgeleri Türk Hükümetinden alındı ve sonra kuzeye, Palu istikametine yönelinerek Malazgirt, Piran, Bulanık ele geçirildi. Daha sonra kıyamcılar; Malatya vilayeti istikametinde ilerleyip, Pötürge'yi de kurtararak Çemişgezek'i aldılar. Öte yandan da Siverek istikametinde ilerlediler.
Kıyam güçleri hemen ardından, Amed'e doğru ilerleyerek, hem kuzeyden hem de güneyden taarruza geçtiler. Her iki taaruz da başarılı oldu ve Mardin kapısının yeraltı geçidinden şehre girildi. Sürpriz ile karşılaşan Türk Hükümet birlikleri kaçarak İç kaleye sığındılar. Kürtler orada bulunan silah ve cephane depolarını zaptederek, silahların bir kısmını orada çarpışan Kürtlere, diğerlerini ise dışarıya yolladılar.
Türk Hükümetinin askerleri Amed'in etrafında başarı elde edilmemişti, her taraf kıyamcılar tarafından kapatılmıştı bu durum karşısında çoğu zaman kaybetmişlerdi. Fransızlar, Türk Hükümeti askerlerine güneyden girebilmeleri için yol açmışlardı. Bundan dolayı yollar Mücahitlere kapatılmıştı. Bazı aşiretler hükümet askerlerinin yanına gittiler. Şeyh Said çaresizce geri çekildi. Hükümet onların her anından haberdardı. Şeyh Said ve arkadaşları İran'a çekilmeye karar verdiler.
Şeyh Sait'in kuvvetleri Genç'in kuzeyinde zor durumdaydılar. İran’a çekilmek için şiddetli çarpışmalar yaşayarak, Türk Hükümetinin birliklerinin cephesini yarıp Varto yakınlarına varabildiler. Bu olaydan sonra çeşitli kollar halinde ve çeşitli istikametlerden çok sayıda Türk Hükümeti kuvvetleri ilerleyip Şeyh Sait'i tekrar muhasara altına aldılar. Birçok kanlı çarpışmalardan sonra Şeyh Sait yeni bir taarruz yaparak Türk kuvvetlerinden kurtulmak istediyse de başarılı olamadı. 15 Nisan'da Şeyh Sait Bacanağı Binbaşı Kasım'ın ihbarı üzerine, Muş ve Varto arasındaki Abdurrahman Köprüsünde, büyük bir kısmı yaralı olan diğer liderlerle birlikte Türk Hükümetinin eline esir düştü ve hep beraber Amed'e gönderildiler.
Bu arada Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya asılmışlardı. Bu durum savaşçıların moralini bozmuştu.
Daha sonra anlaşıldı ki devlete ajanlık yapan kişi tam da yanlarındaydı. Bu kişi Şeyh Said'in bacanağı Kaso'ydu.
Şeyh Said'i arkadaşlarıyla beraber 5 Mayıs günü Amed'e getirirler. Yargılandıkları zaman karar zaten belliydi. 28 Haziran'da Şeyh Said ile beraber 46 arkadaşı idam edildi.

Şeyh said'din son sözleri
Asılacağı sırada bir kağıdın üzerine Arapça şöyle yazıyor: '' Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur. Muhakkak ki ölümüm Allah ve İslâm içindir."
İlmik boynuna geçirildikten sonra, Kürtçe söylediği son söz ise; "Şu anda fani hayata veda etmek üzereyim. Halkım için feda olduğuma pişman değilim. Yeter ki torunlarım düşmanlarıma karşı beni mahcup etmesinler."
Onların şehadeti yıllardır Kürtlerin maruz kaldığı zulmün katmerleşerek artmasına sebep oldu.

Kıyamda şehid sayısı
Bu kıyamın sonucunda 14 şehir, 700 köy, 9000'e yakın ev harabeye döndü. 50.000 kişi göç ettiriliyor, yaklaşık 7.500 kişi zindanlara atılıyor 660 kişi idam ediliyor. 80.000 müslüman kürt öldürülüyor.


Derleyen: Editör

Yorum Gönder

Toplam Yorum Sayısı 1

Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

ferdi devir 3 yıl önce yorumlandı

osmanlı devleti zamanında padişahlar imanlı muslumanlar idi bu osmanlının ismi turkiye cumhutiyeti oldugundan beri neden yavaş dınsizlige dogru gıdıyor bılıyormusununuz ataturkun musluman olan insanları idam ettiği için dinsiz bir adama göre dine bağlı hareket yapmak tabiki gericidir ama müslüman bir ulkenin gerici bi faaliyet olarak belirtilmesi çok yanlış tır dini bilmek ve uygulamak ilerlemenin tam kendisidir . dinini bilmeyen insan cahıldır geridir bilme yolunda adım atmalıdır ama adım attıgı zaman hainlerle değilde kendisi gibi düşünenlerle adımını atmalıdırki adımı yerini tutsun ve yerine gitsin ....//birbirimize hain olmadığımız muddetçe hiç bir zaman bileğimiz bukulmez allahın izniyle tabi//

Kişi beğendi.